Nihat Genç: Tarihin En Renkli Ve En Yeni Atlısı:Futbol
Tarih: 05.04.2005 Saat: 18:53 Gönderen: karakutu
|
|
Tüm tarih içinde verilebilecek en yüksek paralar bir sporcuya ödeniyor.
Yüzbinkişilik stadlar, TV başında iki
milyara yakın izleyiciyle tüm tarih içinde
futbol, yeryüzü kültürünün en büyük katılımını sağlıyor. Sporun ve müsabakanın
tarihi şüphesiz çok eski.
İstanbul'da binyıl yaşayan Bizans'ta, bugünkü
Sultanahmet Meydanı'nda
Maviler ve Yeşiller arasında bitmeyen çekişme,
imparatorluğun son yüzyılında "siyasete" dönüştü, spor, sağ-sol gibi,
imparatorluk halkını keskin bir siyasi bıçakla ikiye ayırdı.
Müsabakanın izaha (eleştiriye) muhtaç olması,
maç sonrası tüm taraftar ve spor
yazarlarına yorucu işler doğurtuyor, TV'ler günde üç-dört saat, gazeteler hergün
4-5 sayfasını bu taşkın romantiklerin sloganlarla süslü futbol yazılarına
ayırmak zorunda kalıyor.
Gündelik
hayatın tüm dedikodusu, insanların
birbirleriyle nerdeyse tüm sözlü alışverişlerini belirleyici duruma geliyor.
Birbirlerini acımasızca yerin dibine batıran yazarlar, hakeme, oyuna,
futbolculara, antrenörlere itirazlarını hafta boyu sürdürüyor.
Dik kafalı
isyankarlar mı bu taşkın romantikler, yoksa, yeni bir hastalığı mı
bulaştırıyorlar?
Gittikçe kravatları daha süslü ve renkli, konuşmaları gittikçe
cazgırlaşıyor, komik giysili hokkabazlara dönüşürken, fena halde
öfkeleniyorlar.
Tüm zamanlarında bıkmadan usanmadan "futbol" konuşuyorlar.
Söz ustalıklarıyla bir atı mı şaha kaldırmak istiyorlar, yoksa, angaryadan beyin
tartaklaması bir muhabbet mi? Gürültülü patırtılı bu muhteşem
kargaşanın büyük
mutluluğunu anlamamız lazım. Yakıcı güneş ya da kar yağmur altında, kan-ter
içinde bir topun peşinde koşan futbolcuları modern tarihin en büyük savaşçıları
yapan şey nedir? Hangi kaba arzularımızı, hangi sanat
tutkumuzu, hangi ilahi
sevinçlerimizi saklıyorlar? Bir stadyum dolusu rengarenk bayraklı gençlerin
topluca şarkı söylemesi, kalabalıkların birden istilacı bir düşman güruhuna
dönüşmesinin altında neler yatıyor?
Tabiattan
kopup, topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar, bulundukları
şehri, alanı, tepeyi, arazileri, düşmana karşı savunmak zorundaydılar. Tüm eski
şehir yapılarında kalelerin dik, yüksek, aşılmaz surlarla çevrelendiğini,
korunma güvenlik
sağladığı, bilinen tarih içinde, tüm savaşların kalelerin
savunulması - ele geçirilmesi olduğunu biliyoruz.
Artık bazı "ideolojik" bilgilerimizi de değiştirme zamanı geldi. Sosyal
bilimciler bir halkı, bir milleti oluşturan-kaynaştıran
temel değerlerin dil,
din, ortak tarih, ortak heyecanlar olduğunu iddia ederse de, eksiktir bu tanım.
Daha da geriye, "aynı kale savunması", "aynı istilaya karşı koyma, yani, aynı
kale içinde yaşayan insanların biriktirdiği korkular
heyecanlardır toplulukları
halklaştırıp birarada tutan.
Aynı kaleyi savunma dürtüsü, dil, din, mezhep, renk gibi ortak değerlerin daha
ötesinde olduğunu bugün futbol sayesinde öğreniyoruz, mesela, yabancı, çok uzak
bir
ülkenin futbolcusu, bizimle aynı kaleyi savunduğu için hemen benimsenip,
birlik-bizden duygusunun içine girebiliyor. Yabancıyı hızla bizleştiren bu
kültürden tüm sert uluslar korkmalı. En iyi örnek Revivo'dur, o bir yahudidir,
ama artık
bizdendir, çünkü bizim kalemizi savunuyor. Futbolun renkleri yeni bir
kan bağı, yeni bir akrabalık oluşturuyor.
Toplulukların vahşi taşkınlık, ateşli tutkular, büyük korku ve büyük sevinç
anlarında yaşadıkları ortak heyecanlarla
oluşturdukları bizdenlik duygusu, dil,
din gibi ideolojik değerlerin ötesinde, yepyeni bir dünya kuruyor. Şehrin
gururu, namusu için istilaya karşı koyabilecek kahramanlara her zaman
ihtiyacımız var. Küreselleşen yeni dünyanın kapılarını
futbolun değerleri ardına
kadar açıyor!
Ancak kalelerimizi artık top, tüfek, bomba, mancınıkla korumuyoruz, zarif ayak
oyunu, mis kokulu ara paslar, narin çalımlarla ve üniforma yerine sarı, kırmızı,
lacivert, pırıl pırıl
rengarenk formalarla. Kılıç ve baltaların kaybolup, yerini
içi hava dolu zıplayan bir topun alması (ilkel kılıç, baltaların, döner
bıçaklarının kaybolduğunu tam da söyleyemeyiz) çok şeyin değişmekte olduğunu
gösteriyor. Ancak sahada
dökülen kan, aynı kan, aynı korku, kale aynı kaledir.
Kalenin özgürlüğü bayraklar, aynı bayraklardır. Ve çoktandır şehirler kalelerini
turizme açarken, kalelerin namusunu, stadyumlarına emanet etti...
Otuzbin-ellibin insanın
bir stadyum içinde topluca şarkı söylemesi insanoğlunun
zaferidir. Tarihin en büyük korosudur bu, yeryüzü tarihinin hiçbir döneminde
insan seslerinin fırtınasıyla göklerin sarsıldığı böyle büyük bir şölen, bir
bayram olmadı. Zevkin ve
şiddetin doruk noktaya çıktığı, hayvanca azgınlık ve
kudurmuşlukla çılgına dönen kitlelerin muhteşem bir koronun şarkıları-marşları
içinde aşklarını dile getirmesi, tarihin en büyük evrensel karnavalını her hafta
bizlere
yaşatıyor.
Her türlü çirkinliğin, psikolojik bozuklukların, şöhret için her yolu denemenin,
kirlenmişliğin şiirden tiyatroya zehirlediği sanat eserlerinin yerini artık,
canlı mı canlı bu Tanrısal coşku çoktan aldı! Seyri soluğumuzu
kesiyor.
Tanrı tarafından verilmiş erkek gücünün ve sertliğinin estetize edildiği ve
birlikte top çevireceğimiz rakip bir oyun arkadaşımızın varlığıyla, bu tören,
hepimizi kutsal bir aşkın göğüne çıkartıyor.
Dinler, ideolojiler,
devlet, sanat, baskıyla ve zulümle kurdukları iktidarlarını
kaybediyor. Spor, başta futbol, erkekliğin bütün sırrını yeniden stilize edip,
yepyeni bir tarih yazıyor. Kuralları koyulmuş ahlaki ve adil bir
dengeyi/kapışmayı yeniden yeryüzü
topraklarına taşıyor. Entellektüel, sanat
meraklısı, kadın, çocuk, ihtiyar, sağlıklı ve evrensel bir kuvvetle dolup
taşıyor! Sihriyle manyaklaşıyoruz.
Yaşadığımız dünya, siyaset, sanat kirlendikçe, siyaset ve sanat kapalı kapılar
ardına çekilip komplolora, büyük güçlerin eline geçip kalleşleştikçe, kitleler
gözleriyle takip ettikleri daha dobra daha "erkekçe" bir oyunun peşine düşüyor!
Hatta siyaset, sanat, iktisat çileden çıkarttıkça insanları, futbol daha
çocuksu, saf, meleksi ve çok daha dürüst, mertçe bir oyun sunuyor!
Bütün çağların bu en kirli çağında, bilincimizde-benliğimizde tarihin depoladığı
hangi zevkler, hangi arzular, hangi duygulardır, karmakarışık hayatın içinden
sıyırıp-kurtarıp futbol maçında yanyana getiren! Tribüne oturduğunuzda şehrin
başka yerinde göremeyeceğiniz dümdüz ve yemyeşil bir boşluk, yığınlar burada
neyi temize çeker?
Gençlerbirliği, ya da Tofaş gibi şehri temsil
etmeyen takımlar başarılı olsa da
taraftar bulamıyor. Ezeli rakip arayışının aynı şehirden çıkması (derby), en
sert taraftarlığın Göztepe-Karşıyaka, FB-GS gibi aynı sokaktan seçilmesi,
gündelik hayatımızda birebir
öfkeleneceğimiz-kızacağımız-övüneceğimiz insanların
burnumuzun dibinde olması, ruhumuzun en hoş arzusunu ortaya koyar, o,
konuşabilmek için "insan" arar. TV ve gazetelerin sanal dünyasından değil,
münzevi yalnızların hayal
dünyasından değil, canlı canlı sokağın içinden
görünen-tanınan kahramanlar ister! Hayatımızın en güzel sayfasıdır sokak!
Fatih, fetih duygusunu, bozguncu, yıkıcı neşesini, barbar, narasını duyuracağı
kadar yakın olmalıdır
rakip! Çok uzak bir diyarın takımını yenmek şüphesiz gurur
verir, yaşlanıp, sevinçlerimizi kaslarımızdan zihnimize taşıdığımızda daha da
zevk duyarız, ama gençlerin kaslarını tatmin etmez, genç insanlar, günbegün
görüştükleri sıcak
ilişkiler arasından seçer dövüşçüsünü! Gerçek heyecan
"annemizin ligindedir".
Futbol oyunu, duygularımızı tiyatro, sinema, kitap gibi akılla, hayalle
bağdaştırmayı sevmez ve daha sahici bir çatışma kurar. Ruh dünyamızı
ayaklandıran futbolcunun seri, zarif egzersizleri, topu anlık kararlarla hızla
yönlendirebilme ve karşı oyuncuyu geçebilme becerisi.
Maçın, tüm sanat ve gösteri dünyasını aşan gücü, orada hemen canlı canlı
gerçekleşmesi.
Heyecanın-gerilimin "sonuca" bağlı olması. Tarihi birkaç maç
dışında o hafta oynanan tüm maçlar hızla bayatlar, iki hafta sonra tamamen
unutulur, sonucu dışında iz bırakmaz.
Maçı kaçırmamak, dakik bir keskinlikle orda
hazır olmak, sonradan anlatılan
maçın, kaçırılan pozisyonun gerilimini üzerimize giymek zordur. Bir
gösteriye-hikayeye izleyenin katılması zordur.Futbol maçı olup biteni sert
bakışların ayrıntılarıyla göstermesiyle tüm izleyenleri şehvetle
içine alır. Çok
geçmeden sahadaki oyuncular gibi refleksler vermeye başlarız, oyuncuların
ayakları-kafaları tribünlerle büyük bir organ gibi birleşir, oyuncu-taraftar
büyük bir ruhun içinde bütünleşir!
Sanat eserini aşan sırrı,
"maçın henüz bitmemiş" olması, bitmiş olsa dahi,
rövanşı var, gelecek senesi var deyip, iddiayı-kapışmayı sonsuz bir geleceğe
uzatır. Birgün mutlaka karşılaşacak olmamız, gündelik hayatımızda bize
"genişlik" verir, intikam saatini
zihnimiz kollamaya başlar!
Geçmiş hikayelerin-tarihin heyecan verici büyüklüğü tartışılmaz, ancak artık
bizim uzağımızdadır, nostalji tadı verir. Bedenimizin coşması için olup bitene
girmesi gerekir. Yağmura tutulmak, çamuruna
gömülmek sahada destan yazılırken o
an tribünde bağırmak, tarihine şahid olmak, bizi şiddetli bir taraftar
yapıverir.
Modern insan herşeyi hızla tüketir, modern uygarlık bu iştahı yenilerle
"azdırmak" ister, yeni bir şarkı, yeni bir
mimarı, yeni bir şov, hergün yeni
birşey bulmak zorunda. Maç, uygarlığın arayıpta bulamadığı sonsuz sayıda "yeni"
sunar, maç, "bitmeyen yeni"dir sonsuz sayıda yenidir, her hafta tıka-basa yeni
heyecan sunar topluma. Toplumu
değiştirmek isteyen, siyaset, sanat, bilim
adamları bu hızlı yeniye ayak uyduramaz, çekingen, tereddütlü, içe dönük eski
adamlar gibi bu hızın karşısında "muhafazakar" tepki vermeye başlarlar! Oysa,
pet şişeleri gaz bombaları gibi,
bayraklar alevli mızraklar gibi ve gençlerin
bedenleri tribünlerde tutkunun aleviyle çoktan tutuşmaya başladı, onlar çoktan
takımları için ölmeye geldiler.
Futbol nükleden uzaktır! Sululuk, uyuşukluk, yalakalık, şımarıklık asla
kaldırmaz, affedilmez bir ciddilik ve gerginlik, din gibi, devlet gibi ordu
gibi. Çok ciddi ve sert bu yapılanmanın şakaya gelir tarafı yok. Sersem, budala,
kaba saba adamların işi hiç değil. İnsanoğlu heyecan ve coşkunun yüksek aleviyle
pişebilmek için çok soylu hünerler, çok soylu duygular arıyor, gladyatör tadında
sert zevkler kovalıyor! Siyaset, sanat ve meydanlar kitlelere kapatıldıkça,
insanoğlu kendiyle ve tarihle hesaplaşacak bir delik, bir boşluk bulup, fırlıyor
tarihin tekerleklerinin altına!
Taraftar, sert-tekmeci oyuncusunu da, top tekniği yüksek zarif oyuncusunu da çok
sever. Bu "delice" hayranlık tasavvufta da aynıdır. Tanrı sevgisi ya güzellik
(cemal) ya da öfke-gazabıyla
(celal) gerçekleşir. Tüm stadyum kahraman, savaşçı
oyuncusunu göklere çıkartır, eskiden Erzurum'da atılan slogandı, "bokuni yiyim",
"yaragini yiyim".. Maçın doruk heyecanında şuursuzlaşma yaşanır. Bilinç
bütünüyle kaybolup, bilinç
dışı tarih öncesi dürtüler ortaya fırlar.
Şuursuzlaşma halinde seyircilerin ve futbolcuların tüm davranışları
şempanzeleşir. Futbolcular, taraftarlar çığlıklarla hergün görüştükleri
arkadaşlarına tekmeler, küfürler savurur. Taraftar yaka paça
birbirine girer,
tribünler birbiri üstüne düşer, tel örgüler parçalanır. Aynı mahalleden, hatta
aynı aile içinden karşı takım taraftarıyla gözünü kırpmadan boğaz boğaza
çatışmaya girer. Üstelik dünyada nefes aldığı müddetçe bu
çatışmalardan ruh
varlığı hiç bir zaman allak bullak olmayacak, ben ne yaptım, demeyecektir.
Ruhlarımıza bu savaşçılığı öğreten nedir? Zincirlerimizi koparmak için bahane mi
arıyoruz. Aslında arzulanan, o orgazm-şuursuzlaşma
hali. Kimse kendine bu cinnet
halini yakıştırmaz, ama, çıplak insan işte budur. Dar kılıfından kurtulan
bedenimiz her yöne her şekilde saldırır. Şuursuzlaşma halinin hukuki bahanesi
hakemin kötü yönetimidir. Hakem, (Allah'ın
sıfatlarından biri de, "hakim"dir)
insanoğlunun yenilgisine bahane için icad ettiği şeytanın ta kendisi. Devletler
düşman, dinler şeytan, taraftar da kötü hakemlerin varlığı olmadan mutlu olamaz.
Mağlup bedenimizi ıstırabından
kurtarabilmek için tüm beceriksizlik ve
günahlarımızı yıkabileceğimiz bir hakem bulmak zorundayız. Aşkın güzelliği,
iyileri ve kötüleri hiçbir zaman ayırt edemeyişidir.
Oysa, şeytan da cinler de hakem de
asırların-dinlerin-devletlerin bahanesidir.
Taşkın ruhların manevi gerilimin uçsuz bucaksız heyecanını insan bedeni
kaldıramaz. Bu çırılçıplak sarhoşluktan daha güzel ne vardır dünyada?
Bedenimizden sıyrılıp fırlayan bu gürültülü kurt
adamın deliliklerini, cinlerle,
şeytanla, perilerle ilişkisi yoktur. Boş ve gülünç deliliklermiş gibi, boş ve
gülünç batıl inaçlarmış gibi bu bedeni kaç asırdır yargılıyoruz. Yeterince
ürkmedi mi insanoğlu, öfkesini ve sevincini yeterince panik
atak gibi
hastalıktan saymadı mı?
İnsan denen yaratık ruhunu çırılçıplak nerde ne zaman ortaya dökse, uygarlık,
dinler, devlet paniğe kapılır!
Bu kendinden geçme anında, tüm sporcuların müslüman, hristiyan, zenci,
beyaz
oluşundan uzaklaşıp tarih öncesi ortak insani bir vücut dili kullandığını
görürüz, işaret parmağıyla itiraz eden, şaşkınlığı, anlamadığını, tepkisini,
aynı el, kol, yüz işaretleriyle dile getiren futbolcu, gol kaçırınca
avuçiçleriyle
kafatasını örter, gol atınca dar gelen vücuduna yapışmış formasını
hırsla yırtarak çıkartmak ister, her faul yapanın, ben yapmadım diye ellerini
kaldırması. İsa'nın son akşam yemeğinde ihbarcı havarinin ondan bahsedilmediği
halde aynı
şekilde ellerini kaldırıp ben yapmadım demesinin aynısıdır.
Ve gol atan, başaran her gencin sevincini kucaklaşarak, sarılarak
gerçekleştirmesi, eski-yeni bütün dünyalıların mutluluk şeklidir. Yükselen
seslerle çığ gibi büyüyen bu
sevinç, hayatımızın geri kalan taraflarında bilmece
gibi saklanmıştır bizden.
Dünya çocuğu olmak! Yarattığı heyecanın büyük müjdesini sarılarak, birleşerek,
arkadaşlarıyla üst üste yıkılarak kutlamak! Sonsuz maviliklere
açılmış bembeyaz
bir yelkenli gibi, sarıldıkça birbirimize rüzgar doldurur içimizi.
Sarılmak, depresyon çağına girmiş, kitleden, topluluktan kopup, yalnızlaşan
bireylere gösterebileceğimiz en kahramanca duygumuzdur hala!
Heyecanlı
boğulmaklı sesiyle sevinçten ağlayan insanların kucaklaşma sahneleri, hergün
biraz daha tiksindiğimiz, iğrendiğimiz dünyanın çok ötelerinde aradığımız
Tanrısal bir sağlıktır. İnsanlığımızın, ruhumuzun aşırı uyarılmasına sebep
olan
gol sahneleri, doğuştan getirdiğimiz tüm niteliklerimizi çürütüp kokutan bu
dünyaya karşı, balların balı, sevgilinin, cennetin, hayalin, hayatın ta
kendisidir!
Şimdi lütfen bir de çocuklarımıza bahsettiğimiz sosyal, siyasi
hayatlara bakın,
kan dökücü, yokedici bir bıkkınlıkla intihara sürüklediğimiz kitleler, gol
sevincindeki bu sonsuz hoş duyguyu, bu her hafta tazelenen zafer coşkusunun
manevi hazzın uçuruşuna, uçurumuna fazlasıyla muhtaç, bırakın
delice koşsunlar
stadyumlara, kıskıvrak yakalasın, alev gibi tutuşan, tatlı seslerin en güzel
ışığı tempolu alkışları.
Totem etrafında dans eden ilkeller, uçsuz bucaksız bozkırda şaman büyücülerinin
törenleri, mayıs ağacı
etrafında baharı kutlayan kavimler, ateş üzerinden
baharın müjdesiyle atlayanlar, kutsal sayılan ağaç ya da dikilitaş etrafına
toplanmış kasabalılar, büyük şehirlerin meydanlarına sığmayan kitleler, kilise
ve camiilere doluşmuş inanmışlar,
Yunan tiyatrosu'ndan günümüze tüm seyir,
temaşa sanatlarını da içine alan, gösteri, müsabaka, bayram, tören, şenlik ve
kutlamaların hepsini bir araya toplayan, hepsini özetleyen evrensel bir
ortalamayla hepsinden birşeyler saklıyor
futbol maçı. Neşeli bir tempoyla
tarihin bir küçük tekrarı gibi.
Tarihin ve insanın derininde ve temelinde maddi, manevi, Tanrı, şeytan, savaş,
büyü, ayin, çatışma, kutsallık, kahramanlık, dans, koro, trans, eğlence, şamata
hepsinin bir potada elenip, en vurucu, en çarpıcı en etkileyici renkleri bir
futbol maçında buluşmuş olması, tüm kıtalarda insanoğlunun aynı coşkuyla yaktığı
dünyanın meşalesi haline getiriyor futbolu!
Sıkı bir romanın
etkileyici yönü "akıcı" oluşudur, dedektif romanları daha
keskinleşmiş bir merak duygusu içine sokar sizi, ancak hiçbir sanat eserinde
futbol maçındaki tedirgin edici gergin bekleyişi bulamazsınız. Karşı takıma
meydan okuma, alaya
alma, hor görme, küfretmeden sonra karşı takımdan yenilecek
golün hüsranı gerçekten yıkıcıdır. Ve ölümsüz kahramanlar gibi
marşlar-sloganlarla övdüğümüz oyuncuların tel tel dökülüşü "kahredicidir". Bu
denli acıklı bir manzaraya şahit
olmak en acayip arzularımızı dahi paramparça
yapıverir. Kanlı bir süpürge ruhumuzdaki tüm öfkeleri gözlerimizden,
şahdamarımızdan dışarı fırlatır, bir kemik parçası için birbirini parçalayan
köpeklerden beter bu ruh haline dünyada başka
hiçbir heyecan sokamaz.
Galibiyet için taraftar, çok yoğun bir transa topluca girilmesi, tören gereği
şart koşar. Maç başlar başlamaz trübinler alkış ve yoğun tezahüratla takımı "transa"
hazırlar. Oyuncular kötü oynandığında
"kendini veremedi" denir, yani, tezahürat
oyuncuyu, yorulmaz, yıkılmaz, bitmeyen bir enerji kütlesi yapmak zorunda.
Oyuncunun ve trübinlerin kendilerini tüm benlikleriyle maça vermesi için, trübin
coşturucuları homurdanarak, bağırarak,
küfrederk herkesi yoğun tezahüratın içine
sokar.
Trübinlerin büyücülüğüne artık herkes iman ediyor, zaten günümüzde Fatih Terim
gibi coşturucu konuşmalarla oyuncuyu transa sokabilen teknik adamların modası
gittikçe
büyüyor. Oyunculara soyunma odasında milli tarihin savaş sahnelerinden
ve makus tarihimizden örnekler veriliyor. Tıpkı bir milli savaş gibi. Kur'an'da
Yusuf, tasavvufta Mecnun, aşkta Ferhat ne ise, efsanenin oluşturulması için
Lefter,
Metin gibi isimler dinleştirilir. Macera tadı, oyun zevki, hızlı
tekmelerin serbest olduğu, her türlü puştluğun, tükürmenin, itme-kakmanın
meşrulaştığı bir arenaya dönüştürülür.
Maçın savaşa benzeyen en dobra tarafı, maçı, tüm
milli gelenek ve ilkel
törenlerden ayırdedici tarafı, maç sonucu bütün insanları mutlu kılmaz. Bazıları
stadyumu mutsuz terkeder. Bütün insanların mutluluğu imkansızdır, mağluplar
öldürücü bir alayla dışlanıp, aşağılanarak kovalanır,
maçta, alay ve küfür için
merhamet, sınır yoktur. Gücün ve zaferin tek sahibi olmak zorundasın. Yenilmez
bir şövalye, hiçbir kılıç darbesinden korkmayan bir gladyatör, tüm
gücü-enerjisini kanına, sinirlerine taşımış, adım atamayacak
kadar yorulmuş bir
savaşçı olmak zorundasınız..
Eski şaman törenleri, tarikat ayinleri gibi kendini paralamak, içinde ne varsa
ortaya dökülmenin ötesinde, aynen ilkel insan gibi, büyü yaparak dünyayı,
gerçeği, talihi
değiştirmek ister, tıpkı tasavvufta olduğu gibi, durmaksızın dua
edip, yalvararak, maçı kazanmak ister. Eskilerden hiçbir farkımız yoktur, "iyi
bir yaşam", "şansın bize güldüğü" bir hayat istiyorsak, hayatta olup bitenlerin
yerlerini mutlaka
ya dua, ya da büyüyle değiştirmek zorundayız!
Taraftar maç anında aceleci ve sabırsızdır, gol geciktikçe perişanlaşır,
aşıkların (taraftarın) ulaşmak istediği son nokta: gol'dur, gol aslında bütün
maçın görülmesi gereken
yüzüdür, maçı özetleyen gol'dür, geçmişe dönüp
baktığımızda, ya da hayatımızı özetlediğimizde orada seri goller görmek isteriz,
sevgilinin yüzü, evrendeki tüm güzelliklerin içimize doluşmasıdır, gol! Ve takım
oyunu, paslaşma, hatlar
arasında topun düzenli ve güvenli gidiş-gelişi, bek,
ortasaha ve forvetin birbiriyle sihirbazvari ilişkisi, "mükemmel bir uyum"
duygusu oluşturur, mükemmel uyum, hayatımıza güven, rahatlık getirir, bu yüzden
sıkı oyun becerisinin ötesinde
taraftar oyuncularından "arkadaşlık" ister!
Futbol maçı, rakip-sevgili çatışması üzerine kurulu, taraftar ikiye ayrılır,
manzara inceliğinde temaşa olarak görenler, kavga-savaş arenası olarak görenler,
bir taraf oyunun şiirsel
güzelliğinden tad alırken, diğer traf, parçalanma,
dağıtma, kol, kafa kırmadan! Rakip aynı zamanda sapıktır, yavşaktır, puşttur,
hakemle işbirliği içindedir, rakip, günahkarlar topluluğu, hainlerdir.
Futbol maçı, kale ağlarının
dişilik organına, golün-şutun erkeklik organına
benzetilmesiyle, düzme-düzülme, geçirme-koymanın cinsel heyecanını taklit
(sembolize) edip taşıdığı, bu yüzden hayata küsen erkeklere dahi canlılık,
iktidar verdiği iddia
edilebilir.
Dünyanın en büyük spor organizasyonu Amerika NBA liginde kale arkaları penis
şeklinde şişirilmiş yüzlerce balonla süslenir. Balonlar penis gibi sallanarak
rakip ürkütülmeye çalışılır, milyonlarca seyirci çoktan
alışmış bu görüntülere.
Şutu, ok, mızrak, gülle gibi azgın erkekliğin silahına benzetip, gol yemenin,
yenilmenin namus duygusuyla sıkı ilişkisini kurup, eski kan davaları gibi namusu
vazgeçilmez bir haysiyet olarak hayatın önüne koyup,
egonun-kişiliğin sert
tepkisinin bir çatışması, patlaması olarak anlamaya çalışabiliriz.
Ancak çok eksik bir tanım, sıkı bir düzeltme yapmak zorundayız. Bu kuramı
tersine çevirelim. Dişinin de zevk alması için, oyunun
kurallarını değiştirelim,
Azgın kızlardan kurulu bir takım, kale filesini küçültüp, her bir oyuncunun
eline, safaride kelebek avlayanın ağı gibi fileler, kızlar, topun kendi filesine
girmesi için ter dökse, kim filesine kapıp, içine alırsa, o zaman
gol olsa.
Dişinin galibiyeti içine almak ise, bu oyunun çoktan moda olup, dişileri mutlu
etmesi, yaygınlaşması, bir şekilde taklit edilmesi gerekirdi. Futbol çok daha
köklü, tarih öncesi dürtülerin oluşturduğu çok daha derin korkuların
sembolize
edildiği bir oyundur.
Ormandaki hayatımıza, ya da kale içinde hapsolduğumuz çok eski çağlarımıza geri
dönelim. Çıplak doğadaki kanlı çatışmanın bu denli başarıyla taklit edildiği
başka bir spor yoktur. Futbol,
tam anlamıyla tecavüz ve saldırı üzerine
kuruludur. Erkeğin erkeğe tecavüzü, yaşanabilecek en büyük korkudur. Erkeğin
diğer erkeğe saldırısı, yaşanabilecek en büyük kahramanlık, soyluluk.. Birlikte
korunma, müdafaa ve birlikte karşı
saldırı. Tecavüzü başarırsak toplumda prestij
kazanacağız, erkeklik gururumuzla özdeşleşmiş şehrin kahramanı olacağız.
Tecavüzden birlikte korunabilirsek, erkeklikle özdeşleşmiş vatanseverliğimiz
büyüyecek.Futbol, vahşi ve
disiplinsiz bu en temel korkularımızı estetize etmeyi
başarmış. Milyon çağdır insanların insanlara karşı saldırı ve tecavüzlerini
estetize ederek, kültür kıvamına sokmuştur. Ancak, tecavüz aynı tecavüz, saldırı
aynı saldırı, kaybedilen, aynı
erkeklik gururudur!
Ve bugün de insanoğlu tarihin en büyük tecavüzü ve tehdidi altındadır. Ancak bu
tecavüzü artık azgın canavarlar, üç başlı düşmanlar, rakip futbolcular değil,
siyasiler-ordular-dinler-polisler-işadamları
gerçekleştirmekte. Gün geçtikçe
namus, haysiyet, korunma duygularını sokaktan, siyasetten, sanattan bütünüyle
iptal edip, stadyumlara transfer ediyoruz. Artık bir namusumuz kalmışsa,
stadyumlarda korunacak, o da bir oyun içinde
olup bitecek.
Kötülerin, şeytanların, vahşi canavarların tecavüzünden kurtulmak istiyorsak,
hepimiz, hayatı bir kenara bırakıp, stadyumlara koşmalıyız. Çünkü namusumuzu
elimizden alanlar, başedemeyeceğimiz kadar
büyüktür. Bizim de mutlaka bir karşı
saldırı, bir galibiyete ihtiyacımız var..
Bakalım, tarihin bu yorulmaz avcısı, bu neşeli, sevimli erkeği, bu oyuna kaç
asır dayanabilecek! Kocaman tarihi ve evrenden tüm isteklerimizi bu
stadyuma
sığdırmak mümkün olacak mı?
Ruhlarımız işte bu dar sahaya sıkıştırılmıştır. Bu daracık alan dahi kirli ve
katil siyasilerin, mafyatik ve çakal işadamlarının göbek attığı, hızla satın
aldığı, gün geçtikçe
şarlatanlaştırdığı bir arazi parçasına dönüşmekte. Tarihin
bir soylu arenası daha, hokkabazların keyfince eğlendikleri sirke çevrilmekte!
Erkekliğin konuşulduğu, erkekçe kapışılan bütün meydanlar gibi tarihten yavaş
yavaş
silinecek stadyumlar. Bizim maça çıkamayışımız, yalnızlıktan ve kimseyi
beğenmeyişimizden değil.. Vuruşacak gözüpek yiğit oyun arkadaşı, vuruşacak
gözükara bir gladyatör keskinliğinde rakip bulamayışımız. Hepsi puşt! Rakip,
dediğimiz adamlar, Singapur kerhanesinden fırlamış travesti tavşanlar! Bu
medyayı, bu siyasileri 10/0 yensek, 20/0 yensek ne olur? Özkan Sümer'in futbol
kültürümüze kattığı bir güzel özdeyiştir, kenardan, ortasahada topu oyalayan
oyuncusu Raci'ye bağırır: "Raciii, oğlum, topun sübabını mı arıyorsun, topu mu .ikeceksin"
medyası, işadamı, yöneticisi, çakal siyasetçisi, hepsi topun sübabını arıyor..
Leman'dan bir yazı
22/05/2001
|
| |
İlgili Bağlantılar
|
|
Haber Puanlama
|
|
Ortalama Puan: 4.53 Toplam Oy: 13

|
Seçenekler
|
|
|