Veramin meydanını, açlık gideren ve günlük yaşantının basit gereksinimlerini
karşılayan birkaç ekmek fırını, kasap, attar, iki kahvehane ve bir berber
oluşturuyordu. Meydan ve kavurucu güneş altında yarı çıplak, yarı yanık dolaşan
insanlar gurup vaktinin ilk esintilerini ve gecenin bastırmasını bekliyorlardı.
Ne insanlarda, ağaçlarda ve hayvanlarda bir hareket vardı ne dükkanlarda iş.
Sıcak hava başlara ağırlık veriyor gelip geçen otomobillerin kaldırdığı toz,
masmavi gökyüzündeki hafif toz bulutunu sürekli yoğunlaştırıyordu.
Meydanın bir tarafındaki yaşlı çınarın gövdesi oyulmuş ama ağaç yine de inatla
eğri büğrü dallarını her bir tarafa uzatmıştı.Tozlu yapraklarının gölgelediği
yere genişçe büyük bir seki yapmışlardı. İki çocuk burada bağıra çağıra sütlaç
ve kabak çekirdeği satıyordu. Kahvenin önündeki arktan boz bulanık bir su
akıyordu tabii buna akma denirse.
Dikkat çeken tek yapı konik başlı yarısına kadar şahrem şahrem yarık içindeki
silindirik duvarıyla, ünlü Veramin burcuydu. Dökülmüş tuğlaların oluşturduğu
oyukları yuva edinmiş serçeler bile aşırı sıcaktan seslerini kesmiş uyuyorlardı.
Arada bir sessizliği bozan tek şey bir köpeğin iniltisiydi.
Kirli saman sarısı burunlu ve ayaklarına kadar siyah benekli İskoç cinsi bir
köpekti bu. Bataklıkta koşmuş da üstünde çamur lekeleri kalmıştı sanki. Kıvrık
kulakları, kıvır kıvır kirli tüyleri parlak bir kuyruğu vardı. Kıllı suratında
insanınkilere benzer cin gibi iki göz ışıldıyordu. Gözlerinin derinliklerinde
insana özgü bir ruha sahip olduğu seziliyor, geceleri hayatın tüm canlılığını
üstünde hissettiğinde gözlerinde engin bir şeyler dalgalanıyordu. Anlaşılması
imkansız bir mesaj vardı bunlarda. Ne aydınlıktı bu ne bir renk. İnanılamayacak
bambaşka bir şey. Hani yaralı ceylanların gözünde görülen şeylerden. Onun
gözleriyle insanınkiler arasında benzerlikten çok bir tür eşitlik görülüyordu
adeta. Acı ıstırap ve beklenti dolu iki siyah göz. Bunlar sadece aylak bir
köpeğin suratında görülebilir. Onun yakarış dolu dertli bakışlarını ne gören
oluyordu ne de anlayan. Fırıncının çırağı dükkanın önünde onu dövüyor, kasabınki
taş atıyordu. Bir otomobilin gölgesine sığınacak olsa şoförün, kabaralı
ayakkabısıyla attığı tekmelere maruz kalıyordu. Herkes onu hırpalamaktan
yorulunca, sütlaç satan çocuk ona işkence etmekten ayrı bir haz duyuyordu. Her
iniltisi beline isabet eden bir taş demekti ve hayvan inledikçe çocuğun
kahkahası yükseliyor ve çocuk "seni imansız!" diyordu.Herkes çocukla elbirliği
etmişti sanki. Sinsi sinsi çocuğu fitilliyor sonra kah kah gülüşmeye
başlıyorlardı. Allah rızası için dövüyorlardı. Mezhebin lanetlediği, yedi canlı,
pis bir köpeğe eziyet etmek çok doğal geliyordu onlara.
Sütlaç satan çocuk o kadar üstüne gitti ki hayvancağız sonunda burca giden
sokağa doğru kaçtı; daha doğrusu aç biilaç kendini zorla sürükledi ve bir su
yoluna sığındı. Başını ellerinin üstüne koyup dilini çıkardı, yarı uykulu yarı
uyanık bir halde karşısında dalgalanan ekin tarlasını izlemeye koyuldu. Vücudu
yorgundu, sinirleri sızlıyordu. Su yolunun nemli havasında tüm vücudunu bir
rahatlık kapladı. Yarı canlı sebzelerin, nemli eski bir ayakkabı tekinin, ölü
veya diri nesnelerin çeşit çeşit kokuları karmakarışık ve uzakta kalmış
anılarını canlandırdı burnunda. Tarlaya her dikkatli bakışında içgüdüsel bir
istek baskın çıkarak anılarını ta başından canlandırıveriyordu. Ama bu kez
öylesine güçlüydü ki bu duygu sanki bir ses onu harekete, oynayıp zıplamaya
çağırıyordu kulağının dibinde.Yeşilliklerde koşup zıplamak için karşı konulmaz
bir istekti bu duygu.
Genetik bir duyguydu bu. Çünkü tüm ataları İskoçya' da çayırlıklarda özgürce
yetiştirilmişlerdi. Ama o kadar halsizdi ki bedeni kımıldamasına bile izin
vermiyordu. Baygınlık ve güçsüzlükle karışık acı bir duyguya kapıldı. Unutulan
yitip giden bir avuç duygu heyecana dönüştü. Eskiden türlü türlü görevleri ve
gereksinimleri vardı. Sahibinin evinden yabancı birini ya da yabancı bir köpeği
kovmak için sahibinin sesine koşmalıydı; sahibinin çocuğuyla oynamalıydı; görüp
tanıdığı kişilere nasıl davranacağını bilmeliydi; zamanı gelince yemeğini
yemeli, belirli zamanlarda okşanmayı beklemeliydi. Ama şimdi bu sorumlulukların
tümü alınmıştı ondan.
Artık bütün işi gücü korku içinde titreyerek çöplüklerden yiyecek kırıntıları
bulmak, gün boyu dayak yemek, inlemekti. Savunacak tek şeyi olmuştu bu. Eskiden
cüretli, korkusuz, temiz ve kanlı canlıydı. Ama şimdi korkak itilip kakılan biri
olmuştu. Bir şey duysa yakınında bir şey kımıldasa tir tir titriyor hatta kendi
sesinden bile korkuyordu. Aslında pisliğe ve çöpe alışmıştı.Vücudu kaşınıyordu.
Pireleri avlayacak ya da yalayacak hali kalmamıştı. Çöplüğün bir parçası
olduğunu hissediyordu. İçinde bir şeyler ölmüş sönmüştü.
Bu cehenneme düşeli iki kış geçmiş, şöyle doyasıya bir şey yememiş, gözü rahat
bir uyku görmemişti. Şehveti duyguları körelip gitmiş, bir Allahı'ın kulu onu
okşamamış, gözlerine bakan olmamıştı. Buradaki insanlar sahibine benzemesine
benziyorlardı ama duyguları, huyları, davranışları yerden göğe kadar
sahibininkinden farklıydı. Eskiden içlidışlı olduğu insanlar onun dünyasına daha
yakındılar sanki; acılarını hislerini anlıyor, onu daha çok himaye ediyorlardı.
Aldığı kokuların arasında en çok başını döndüreni, oğlanın önündeki sütlaçların
kokusuydu. Tıpatıp annesinin sütüne benzeyen ve çocukluk hatıralarını anımsatan
bu sıvı ansızın bir uyuşukluk hissi uyandırdı. Henüz yavruyken annesinin
memesinden o sıcak besleyici sıvıyı emerken annesi yumuşak diliyle onu yalar,
temizlerdi. Annesinin koynunda, erkek kardeşiyle yan yana iken aldığı keskin
koku, annesinin ve sütünün ağır ve keskin kokusu burnunda canlandı.
Süt sarhoşu olduğu zaman vücudu ısınıp rahatlıyor, akışkan bir sıcaklık tüm
damarlarına, sinirlerine yayılıyordu. Mahmur mahmur annesinin memesine bakıyor,
vücudunu saran keyif verici titreyişlerle derin bir uyku geliyordu peşinden.
Gayri ihtiyari ellerini annesinin memesine bastırmaktan, zahmetsizce,
koşuşturmadan süte ulaşmaktan daha büyük bir zevk olabilir miydi? Kardeşinin
kıllı bedeni, annesinin sesi, bütün bunlar keyif ve okşayış doluydu. Eski ahşap
yuvasını hatırladı. Yeşil bahçede kardeşiyle oynadığı oyunları.
Onun kıvrık kulaklarını ısırır, yere düşer, kalkar, koşarlardı. Sonra bir oyun
arkadaşı daha bulmuştu; sahibinin oğlu. Bahçede onun peşinden koşar, havlar,
giysisini ısırırdı. Hele hele sahibinin okşayışlarını , onun elinden yediği
şekerleri hiç unutmamıştı. Ama sahibinin oğlunu daha çok severdi. Çünkü hem oyun
arkadaşıydı hem de asla dövmezdi.Sonraları birden kaybetti annesiyle kardeşini.
Sahibi, oğlu, karısı ve yaşlı uşağı kalmıştı geriye. Her birinin kokusunu nasıl
da ayırır, ayak seslerini ta uzaktan tanırdı. Öğle ve akşam yemeği vakti masanın
çevresinde dolanır, yiyecekleri koklardı. Kimi zaman sahibinin hanımı ,
kocasının muhalefetine karşın sevgi dolu bir lokmacık ayırırdı onun için. Yaşlı
uşak gelince ona seslenirdi: "Pat...Pat..." Ve yemeğini koyardı ahşap yuvasının
yanındaki özel kaba.
Pat'ın mest olması onun bedbahtlığını hazırladı. Çünkü sahibi Pat'ın evden çıkıp
dişi köpeklerin peşine takılmasına izin vermiyordu. Bir sonbahar günü sahibi
önceden tanıdığı, eve sık sık gelen iki kişi ile birlikte otomobilde otururken
Pat'ı çağırdılar ve öne oturttular. Pat birkaç kez sahibi ile arabada yolculuk
yapmıştı ama o gün mestti, farklı bir heyecan içindeydi. Birkaç saat gittikten
sonra bu meydanda indiler. Sahibi o iki kişiyle birlikte bu burcun yanından
geçti. Tesadüf bu ya bir dişi köpeğin kokusu Pat'ın kendi cinslerinde aradığı
çok özel bir koku, onu deli divane etti birden. Arada bir kokladı, kokladı
sonunda bir bahçenin su yolundan bahçeye daldı.
Sahibinin sesinin onun üzerinde garip bir etkisi vardı. Çünkü kendisini borçlu
hissettiği tüm görevlerini ve sorumluluklarını hatırlatıyordu. Yine de dış
dünyadaki güçlerin ötesinde bir güç onu dişi köpekle birlikte olmaya zorlamıştı.
Kulağının, dış dünyadan gelen sesleri duymamaya başladığını, ağırlaştığını
hissetmişti. İçinde şiddetli duygular uyanmıştı. Dişi köpeğin kokusu başını
döndürecek kadar keskin ve güçlüydü.
Tüm kasları, vücudu, duyguları kontrolünden çıkmıştı. Ama çok geçmeden sopayla,
kürek sapıyla kovalamaya gelip, girdiği su yolundan geri çıkardılar onu.
Pat şaşkın yorgun ama kuş gibi hafiflemiş rahatlamış olarak sahibini aramaya
başladı. Birkaç ara sokakta onun kokusundan izler kalmıştı. Her tarafı aradı,
belirli aralıklarla kendisine özgü işaretler bıraktı; kasabanın dışındaki
harabeye kadar gitti, tekrar geri döndü. Sahibinin meydana döndüğünü anlamıştı;
onun silik kokusu diğer kokulara karışmıştı. Bırakıp gitmiş olabilir miydi acaba
sahibi? Istırapla karışık tatlı bir korkuya kapıldı. Pat sahibi efendisi olmadan
nasıl yaşayabilirdi? Çünkü sahibi onun için tanrı demekti. Yine onu aramaya
geleceğinden emindi. Korku içinde birkaç caddede koşmaya başladı. Ama boşunaydı
zahmeti.
Sonunda geceleyin yorgun argın meydana döndü. Sahibinden haberi yoktu. Bir iki
tur daha attı kasabada, sonra dişi köpeği buldu, su yoluna gitti. Ama taşla
kapatmışlardı su yolunu. Bahçeye girme umuduyla yeri kazmaya başladı; hayır
imkansızdı. Umudunu yitirince oracıkta kestirmeye koyuldu.
Pat gece yarısı kendi iniltisiyle sıçradı uykusundan. Kalkıp birkaç sokakta
dolaştı, duvarları kokladı, bir süre böyle aylak aylak döndü durdu. Sonra çok
acıktığını hissetti. Meydana dönünce burnuna çeşit çeşit yiyecek kokuları geldi.
Geceden kalma et kokuları taze ekmek ve yoğurt kokusu hepsi birbirine
karışmıştı. Bir yandan da suçluluk hissediyordu. Başkalarının mülküne girmişti.
Sahibine benzeyen bu insanlardan dilenmeli, onu kovduracak bir rakip çıkmazsa
yavaş yavaş buranın mülkiyet hakkını ele geçirmeliydi. Ellerinde yiyecek olan bu
varlıklardan biri belki ona bakabilirdi.
İhtiyatla korkudan titreye titreye yeni açılan ve içerden pişmiş hamur
kokularının geldiği fırının önüne gitti. Koltuğunda ekmek olan biri seslendi
ona: "gel... gel..." Sesi ne kadar garip gelmişti kulağına. Adam onun önüne bir
parça sıcak ekmek attı. Pat kısa bir tereddütten sonra ekmeği yedi ve onun için
kuyruğunu salladı. Adam ekmeği dükkanın tezgahına koyup korku ve ihtiyatla
Pat'ın başını okşadı. Sonra iki eliyle tasmasını çözdü. Nasıl da rahatlamıştı
Pat! Bütün sorumluluklar görevler omuzlarından alınmıştı sanki. Ama tekrar
kuyruğunu sallaya sallaya dükkan sahibine yaklaşınca böğrüne kuvvetli bir tekme
yedi ve inleye inleye uzaklaştı oradan. Dükkan sahibi gidip arkta elini yıkadı.
Pat dükkanın önünde asılı duran tasmasını tanıyordu hala.
O günden beri bu insanlardan tekme taş ve sopadan başka bir şey görmemişti.
Kanlı bıçaklı düşmanıydılar ve ona işkenceden zevk alıyorlardı sanki.
Pat kendini ait görmediği, kimsenin onu anlamadığı yeni bir dünyaya gelmişti.
İlk birkaç günü çok zor geçti. Sonra yavaş yavaş alıştı. Üstelik köşe başında
sağda çöp dökülen bir yer bulmuştu. Çöp arasında kemik yağ deri balık başı gibi
lezzetli parçalarla tanımadığı başka başka yiyecekler buluyordu. Günün geri
kalan kısmını kasapla fırının önünde geçiriyordu. Gözü kasabın elindeydi ama
lezzetli parçalar yerine daha çok dayak yiyor ve yeni yaşantısına ayak uydurmaya
çalışıyordu. Eski yaşantısından tek tük silik görüntülerle bazı kokular
kalmıştı. Ne zaman sıkıntıya düşse bu kayıp cennette bir tür teselli ve kaçış
yolu buluyor ve elinde olmadan anıları gözünde canlanıyordu.
Pat'a en çok işkence eden şey kimse tarafından okşanmamaktı. Sürekli itilip
kakılan ve küfredilen bir çocuk gibiydi. Yine de ince duyguları tümüyle sönmüş
değildi. Hele hele acı ve işkence dolu bu yeni yaşantısında öncekinden çok
gereksinimi vardı okşanmaya. Gözleriyle dileniyordu okşanmayı; sevgisini
gösterip eliyle başını okşayana canını vermeye hazırdı. O da sevgisini
bağlılığını gösterme fedakarlık etme ihtiyacını hissediyordu kendinde. Görünüşe
bakılırsa kimsenin onun bağlılık gösterisinde bulunmasına ihtiyacı yoktu. Kimse
onu himaye etmiyor hangi göze baksa kin ve kötülükten başka bir şey okumuyordu.
Bu insanların ilgisini çekmek için yaptığı her hareket onları daha da
öfkelendiriyordu sanki.
Pat su yolunda kestirirken birkaç defa inleyip uyandı. Kabus görüyordu galiba.
Bu sırada şiddetli bir açlık hissetti; çevreden kebap kokusu geliyordu. Şiddetli
açlık halsizliğini ve diğer acılarını unutturacak derecede işkence ediyordu. Zar
zor kalkıp ihtiyarla meydana doğru gitti.
Bu sırada bir otomobil tozu dumana katarak Veramin meydanına girdi. Otomobilden
bir adam indi, Pat'a doğru yürüyüp başını okşadı. Bu adam onun sahibi değildi.
Yanılmamıştı. Sahibinin kokusunu iyi tanırdı çünkü. Ama nasıl oldu da onu
okşayacak biri çıktı. Pat kuyruğunu sallayıp tereddüt içinde adama baktı.
Aldanmamış mıydı acaba? Okşanmasına neden olacak tasması da yoktu. Adam geri
dönüp yine başını okşadı. Pat peşine düştü adamın. Şaşkınlığı iyice artmıştı.
Çünkü o adam iyi bildiği ve içinden güzel yiyeceklerin çıktığı odaya girmişti.
Duvar kenarındaki kanepeye oturdu adam. Ona sıcak ekmek yoğurt ve başka
yiyecekler getirdiler. Adam ekmek parçalarını yoğurda bulayıp onun önüne
atıyordu. Pat yiyecekleri önce aceleyle sonra ağır ağır yiyordu. Sevimli ve
acizlik ifade eden kara gözlerini adama dikmiş kuyruk sallıyordu. Uyanık mıydı
yoksa düş mü görüyordu? Pat dayak yemeden doyasıya karnını doyurdu. Yeni bir
sahip bulmuş olması mümkün müydü? Sıcağa rağmen adam kalktı burca giden sokağa
girdi. Biraz bekledikten sonra dolambaçlı sokaklardan geçti. Pat da kasabanın
dışına kadar onu izledi. Sahibinin gittiği birkaç duvarlı harabeye gitti. Bu
adamlar da kendi dişilerinin kokularını arıyorlardı belki. Pat duvarın
gölgesinde adamı bekledi. Sonra başka bir yoldan meydana döndüler.
Adam yine onun başını okşadı, meydanda küçük bir gezintiden sonra Pat'ın
tanıdığı otomobillerden birine bindi. Pat arabaya çıkmaya cesaret edemiyordu.
Kenarda oturmuş ona bakıyordu.
Otomobil birden toz kaldırarak hareket etti. Pat da arabanın peşinden koşmaya
başladı hemen. Hayır bu defa adamı elinden kaçırmaya niyeti yoktu. Dili
sarkmıştı ama vücudunda hissettiği tüm acılara rağmen var kuvvetiyle koşuyordu.
Otomobil kasabadan uzaklaştı, kırlardan geçti. Pat iki üç kez arabaya yetişse de
yine geri de kaldı.Tüm gücünü toplamış umutsuzca koşuyordu. Ama araba ondan
hızlı gidiyordu. Yanılmıştı; üstelik koşarak otomobile yetişeyim derken iyice
yorgun düşmüştü. Baygınlık geçirecek kadar fenalaşmıştı. Tüm organları
kontrolünden çıkmış en küçük bir hareket etme yetisi kalmamıştı. Niçin koştuğunu
nereye gittiğini bilmiyordu. Durdu; soluk soluğaydı. Dili sarkmış gözleri
kararmaya başlamıştı. Boynu bükük zar zor yolun kenarına gitti; bir tarlanın
yanından akan suyun başında karnını sıcak ve nemli kuma koydu. Hiç aldanmadığı
içgüdüsüyle artık buradan kımıldayamayacağını hissetti. Başı döndü. Düşünceleri,
hisleri silinmeye , birbirine karışmaya başlamıştı. Karnı çok kötü ağrıyordu.
Gözlerinde hiç de hoş olmayan bir parıltı vardı. Kasılmalar kıvranmalar arasında
elleri ayakları yavaş yavaş hissizleşiyor, mülayim ve keyif verici bir serinlik
getiren soğuk terler döküyordu. Akşama doğru Pat'ın üzerinde üç aç karga
uçuyordu. Uzaklardan almışlardı Pat'ın kokusunu. İçlerinden biri ihtiyatla
yanına kadar geldi, dikkatle baktı. Pat'ın tamamen ölmediğine emin olunca uçtu
gitti. Bu üç karga Pat'ın iki iri kara gözünü oymak için gelmişti.
Çeviren: Mehmet Kanar