Bazen işte kendi-nizi otomatik pilota bağlanmış bulursunuz.
Kendiniz bağladınız aslında kendinizi otomatik pilota. O düğme sizin düğmeniz.
Yarı farkındaydınız; değildiniz: Ama düğmeye siz bastınız.
Şimdi bakıyorsunuz sizi taşıyan o tek kişilik uçak, uçağınız yani, tepe aşağı
süzülüyor.
Evet uçağınızın düştüğünü söyleyemeyeceğiz.
Zira uçak, otomatik pilota bağlı. Bağlandı. Bağlanmış yani. Sizin tarafınızdan.
Siz hatırlamıyor olabilirsiniz.
İçinizdeki çok küçük, çok görünmez ellerden biri önce ellerinizi -görünen ve
kocaman olanları- uçağın komuta düğmelerinden çekti; sonra da otomatik pilot
düğmesine usulcacık basıverdi.
Kendi kendinize dahi çaktırmadan yani.
Yarı bir uyur/uyanıklık halinde gibi.
Şimdi işte uçağınız yere doğru ‘süzülüyor’. Olayın vahametini anlatmak için çok
zarif, çok estetik bir kelime.
Zira yakın bir zaman diliminde, tepe üstü çakılacak uçağınız yere. Fena
çakılacak.
Uçağınız -yani siz- paramparça olacaksınız.
Bunu bilerek bakıyorsunuz otomatik pilot düğmesine.
Bakıyorsunuz ve hiçbir şey yapmıyorsunuz, yapamıyorsunuz.
Oysa tekrar düğmeye basıp otomatik pilotu devreden çıkarabilir, kumandayı ele
geçirebilir, çok güç bir manevrayla da olsa, yeniden yükselebilirsiniz.
Evet denemeye değer.
Çünkü içinizde parçalanmak istemeyen bir yer, çığlık çığlığa.
Bağırıyor çağırıyor, uyarıyor, soluk soluğa.
İçiniz ikiye bölünmüş vaziyette.
Diğer yarınız, Panik Bölmesi’ne bakıyor öylece.
Aynen Otomatik Pilot’a -o artık bağımsız bir bölme, o artık bir iç düğmesinden
ziyade, birisi- baktığı gibi.
Bakıyor, görüyor; paniği ve işin vahametini kaydediyor.
Şiddetle üzülüyor da. Şiddetle üzülüyor.
İçi üzüntüden parça parça oluyor.
Ama mesele de bu zaten.
İçi o kadar üzüntülü ve o kadar parça parça ki;
hiçbir şey yapmak istemiyor,
hiçbir şey yapacak mecali yok,
bir şey yapmasının tamamıyla imkânsız olduğunu düşünüyor.
Düşünmüyor da.
Donmuş kalmış. Üzüntünün dehşetinden donmuş kalmış
içiniz.
Sadece o hain, o kontrol dışı, o alçak ve alçalan, alçaltan, alçaltan Otomatik
Pilot’un, kendi pilotunuzun yani, sizi nasıl da yere çakmak üzere olduğunu
izliyor.
Evet panik ve dehşet içinde.
Ama öyle parça parça ve üzüntülü ki, bir şeyler yapmasa da olur. Hiçbir şey
yapmasa da olur.
Zaten şu an elinden yalnızca hiçbir şey yapmamak geliyor.
İçinden de. İçinden de öyle.
İçi ne kadar çığlık çığlığa olsa da.
Olsa da olur.
En içinden gelen ve bütün ruhunu kaplayan arzu bu: Hiçbir şey yapmama arzusu.
Otomatik Pilot küçük uçağı yere çakarken ylnızca izleme ve dağılan parçalara
şimdiden ve şiddetle üzülme dürtüsü.
Bu denli üzülürken, üzüntülüyken, daha parçalara ayrılmadan esasında paramparça
olmuşken, yapacak hiçbir şey yok.
Bu iç’ten başka hiçbir şey çıkmayacağını, bu iç’ten yapacak hiç ama hiçbir şey
çıkmayacağını bilmenin taşlaşan, taşlaştıran ağır sıkıntısı.
O sıkıntının altında kalma.
O sıkıntının altında, soluksuz, çaresiz, panik içinde ve her nevi panikten
azade, felçli, donmuş kalmış, Otomatik Pilot’un hain ve ölümcül dalışını izleme.
Otomatik Pilot yere çaktığı anda küçük uçağı, duyulacak acı, bundan daha ağır
olabilir mi ki?
Uçağın yere çakılma anı, o büyük aşağılanma anı- kendi uçağının kontrolünü ele
geçirip de, uçağı manevralandıramama.
Uçağı tekrar yukarılara doğru yönlendirememe.
Uçağı kurtaramama.
Kendini kurtaramama.
Aşağılanmaktan, parçalanmaktan, yere çakılıp darmadağın olmaktan kendini
sakınamama.
Bu ağır güçsüzlük. Bu müthiş acz.
Kendini kurtarmayı dahi becerememe.
Kendini kendi ellerinden, kendi kendini aşağılanmaktan, yere çakmaktan
sakınamama. Korunamama.
Öylece bakmak yalnızca Otomatik Pilot’a. Yere çakıldığında, şimdi
yaşadıklarından daha kötüsü ya da iyisi beklemiyor seni. İmkânsız bu.
İçinde bulunduğun anlardan ağırı yok: Kendini kendine aşağılatmakla meşgulsün.
Kendini YOK etmekle dolusun. Otomatik Pilot’u izlemekle. Yapacak bir şey yok. O
kadar.
(*) Klasik 1 Chevrolet! Yıllar önce yazılmıştı yani.
Radikal / 30/08/2008