"Bir zamanlar bir Siyam kedisi vardı, kendisini aslan zannediyor ve yakışık
almayan bir tarzda Zebraca konuşuyordu. Bu dil Afrika'da yaşayan bir çizgili at
ırkı tarafından kişnenir. Şimdi: Masum bir zebra cengelde yürür ve başka bir
yönden de küçük kedi yaklaşır; karşılaşırlar. Siyam kedisi mükemmel Zebraca
telaffuzuyla, "Merhaba" der. "Çok güzel bir gün değil mi? Güneş parlıyor, kuşlar
şakıyor, bugün dünya yaşamaya değer bir yer, öyle değil mi?"
Zebra bir Siyam kedisinin zebra gibi konuşmasına o kadar şaşırır ki, kıskıvrak
yakalanmaya müsait hale gelir. Böylece küçük kedi onu hemen kıskıvrak bağlar,
öldürür ve gövdesinin en leziz parçalarını yuvasına taşır."
(Spencer Holst/Kedilerin Dili)
"Evimizin üç odası vardı. Herşeyin olduğu ve ödevimi yaptığım mutfak.
Kardeşlerimin uyuduğu küçük oda. Bir de annem babamla benim uyuduğumuz üçüncü
oda. Yazın, samanı içeri yığdıktan sonra, kardeşlerim arada bir ambarda
uyumaktan da hoşlanırlardı. O zaman ben de küçük odaya geçer, orada yalnız
uyurdum. Yatağın karşısında camı kara benekli bir ayna vardı. Uyku tutmadığı
zamanlar öylece uzanıp kendi kendime konuşurdum. Küçük parmağımla konuşurdum.
Başlangıçta ne vardı, diye sorardım. Sessizlik. Allah dünyayı yaratmazdan önce
ve dünya, manganez ve dağlar yokken, ne vardı? Parmak sallanırdı. Masada örümcek
görsen, örümceği aşağı atsan masa kalır, masayı dışarı taşısan döşeme tahtaları
kalır, döşeme tahtalarını söksen toprak kalır, toprağı arabaya doldurup götürsen
dünyanın öbür tarafındaki yıldızlı gökyüzü vardır, öyleyse başlangıçta ne vardı?
Parmak cevap vermezdi, ben de onu ısırırdım."
(John Berger/Bir Zamanlar Europa'da)
"Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir.
Evvelâ, burası zannımca en mühimdir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış
altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda
aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım,
fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de
onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük
hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun
mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye
sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti."
(Ahmet Hamdi Tanpınar/Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
"Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer
lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu
yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için
kötü olacak. Biz kuşları ve mavilikleri çok gördük, sizin için çok kötü olacak.
Benden hikayesi."
(Sait Faik Abasıyanık/Son Kuşlar)
"Suriye seferi için hazırlıklara başlanmasını emrettikten kısa bir süre sonra,
ordu henüz ayrılmadan önce, bir gece Peygamber (sav) Ebu Muveyhibe adlı azadlı
kölesini erken saatlerde çağırdı ve: 'Mezarlıktakiler için bağışlanma dilemem
emredildi, benimle gel' dedi. Birlikte gittiler ve Baki'e vardıklarında
Peygamber (sav): 'Ey mezarlık halkı, selam üzerinize olsun. Halinize sevinin,
durumunuz şimdi yaşayanlardan çok iyi. Kargaşalar en karanlık gecenin dalgaları
gibi geliyor; birbiri arkasına, her biri bir öncekinden de kötü' dedi"
(Martin Lings/Hz. Muhammed'in Hayatı)