Film anılardan oluşur. Muhtemelen ölmek üzere olan bir adam ölmeden önce
hayatının en önemli anlarını hatırlamak ister.
...
İç etki anlamında babamın üzerimde hayli tesirli olduğunu düşünmüyorum. Esas
olarak her şeyi anneme borçluyum.
...
Bir Rus sanatçısı için artistik yaratının en önemli yönü, onu olduğundan çok
güzel göstermek değil, onu ahlâkî bir çerçeve içinde sunabilmektir.
...
Sinema kendi özgün karakteriyle varolur ve bu niteliğiyle diğer sanatlardan
ayrılır.
...
Olaylarda, dünyada olan gerçeğin hakikatte olduğundan daha büyük bir hal
içinde algılanma biçimi. Bu nedenle kutsal bir şeyden söz edince veya
hakikati arayış bu benim için...
...
Bir romantik için hayat, yaratmak için sadece bir araçtır. Şair için
yaratmak bir zorunluluktur, çünkü bunu isteyen ve başından beri canlı olan
bir ruha sahiptir O. Böylece bir sanatçı, bir şair- bir romantiğin aksine-
herkesten çok tanrıya olan yakınlığını anlar. Bu mantıklı. Yaratmaya
ayarlanmış yeteneğin anlamı budur. Sanki bu yetenek başlangıçta alınmıştır.
Öte yandan bir romantik ise kendi kabiliyetinde, kendi yaratıcı faaliyetinde
özgün bir güzellik bulmaya çalışır.
Ayna’da bize özyaşamöykünüzü sundunuz. Ne tür bir ayna kullandınız? Bu,
kalabalık bir caddede dolaştırılan, Stendhal'ın aynasına benzer bir ayna
mıdır? Ya da içinde kendinizi bulduğunuz, kendinize dair daha önce
bilmediğiniz şeyler öğrendiğiniz bir ayna mıdır? Bir diğer ifadeyle, bu
gerçekçi bir çalışma mı veya öznel bir yaratım mıdır? Ya da, belki de sizin
filminiz kırık bir aynanın parçalarını bir araya getirme ve onları bir bütün
halinde sinematik bir suret (imge) içinde verme çabasıdır?
Sinema genel olarak parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturma
imkânını verir. Bir film tıpkı bir mozaik gibi farklı sahnelerden, farklı
renk ve dokulardan oluşur. Her parça kendi başına bir önemi haiz
olmayabilir. Ama bunlar bütünlük içinde mutlak surette gerekli öğelerdir ve
yalnızca bu bütünlük içinde var olurlar. Göz için filmin sonuna hizmet
etmeyecek hiçbir bölüm yoktur ve olamaz. Sinema bu bakımdan önemlidir. Her
parça bütünün ortak anlamından nasibini alır. Bir bölüm tek başına bağımsız
bir sembol olarak çalışmaz, ancak özgün bir dünyanın bir parçası olarak var
olur. Bu nedenle Ayna, benim sinemayı tanımlama biçimime en yakın filmdir.
Ayna'nın ne tür bir ayna olduğunu soruyorsunuz. Her şeyden evvel bu film
benim kendi hayat serüvenime dairdir. Keşfedilmiş yeni bir olay/epizot
içermez. Bütün sekanslar aile tarihimizin parçalarıdır. Kurgulanmış tek
sahne perdede kendisini görmediğimiz yazarın, anlatıcının hastalığıdır. Ve
bu ilginç epizot yazarın spritüel krizlerini, ruh hallerini aktarabilmek
için oldukça gerekliydi.
Film anılardan oluşur. Muhtemelen ölmek üzere olan bir adam ölmeden önce
hayatının en önemli anlarını hatırlamak ister. Filmi ortaya çıkaran bu
hatırlamalardır. Bu hatırlamalar, bir yazarın kendi hafızasına uyguladığı
basit bir şiddet değil, ölmek üzere olan bir adamın yaşadığı
hatıralarını-tam olarak ne istediğimi hatırlıyorum kendi vicdanında yeniden
düşünmesidir. Böylece filmde kurgulanmış olan tek sahne diğer bütün gerçek
hatıralar için zorunlu bir ön şart oldu.
Bu tür bir yaratmanın, bireyin kendi dünyasını yaratmasının doğruluk
derecesini soruyorsunuz. Şüphesiz doğrudur. Sadece benim hafıza filtremden
geçmiştir. Filmde çocukluğumun geçtiği evi düşünün. Ev yıllar önce inşa
edildiği yerde yeniden kuruldu Yalnızca bir delik dışında evin temeli de
dâhil olmak üzere bize fikir verebilecek hiçbir şey kalmamıştı. Evi eski
fotoğrafların yardımı ile yeniden inşa ettik. Bu benim için son derece
önemliydi, çünkü filmin içeriğine ilişkin bütün kişisel davranışlarım bu
evin aynen inşa edilmiş olma keyfiyetine bağlıydı. Yoksa bir tür gerçekçi
görünmek sevdasında değildim. Eğer ev başka türlü görünseydi, bu benim
kişisel hikâyem olurdu. Fakat ağaçlar oldukça büyümüştü, her şey büyümüştü,
bir sürü şeyi kesmek zorunda kaldık. Filmin birkaç sahnesinde de görünen
annemi oraya götürdüğüm zaman öyle heyecanlandı ki inşa ettiğimiz evin doğru
intibayı uyandırdığını anladım.
Geçmişi bütün ayrıntılarıyla inşa etmenin ne gereği vardı? Hatta sadece
geçmişi değil, onu hatırladığım biçimiyle inşa etmenin ne gereği var diye
düşünebilirsiniz. Kendi anılarım için özel bir form arama çabası içine
girmedim. Tam tersine olup biten her şeyi yeniden üretme çabasıydı
benimkisi, basit bir ifade ile hafızamda olanı tekrar etme çabası. Sonuç
benim için tekil bir deneyim oldu: Seyredeni ilgilendirmeyen, dikkatini
çekmeyen, ona bir şeyi açıklamayan sekanslardan oluşan bir film yapmıştım.
Bunlar doğrudan ailemize ilişkin anılar, benim yaşamöyküm, benim hayatım.
Ayna, yapısı gereği filmlerim içinde en zor olanıdır. Bu güçlük ayrı duruyor
gibi görünen bölümlere ilişkin değil, tam olarak yapı ile filmin kurulma
biçimi ile ilgilidir. Filmin dramaturjisi olağanüstü karmaşıktır.
Rüya ve hatıraların yapısı gibi. Üstelik film sadece düzenli bir
retrospektif (dünden bugüne, geriye dönük) değildir…
Doğru. Bu film düzenli bir retrospektif değil. Filmde birçok zorluklar var
ve bunları ben de tam olarak anlayamıyorum. Bazı sahnelerde annemin rol
alması benim için çok önemliydi. Filmde yazarın oğlunun yer aldığı bir sahne
var. Çocuk, şimdiki zamanda, bizim zamanımızda babasının boş odasında
oturur. Anlatıcının oğludur ve çocuk hali ile hem yazarı hem de oğlunu
canlandırır. Bir kapı zili duyarız. Açınca içeri bir kadın girer ve şöyle
der: " Ah! Sanırım yanlış yere geldim." Yanlış kapıya gelmişti. Bu benim
annem. Kendisine kapıyı açan çocuğun büyükannesidir. Fakat onu niçin
tanımaz? Torun niye büyükannesini tanımaz? Kimsenin buna dair bir fikri yok.
Öncelikle bu sahne senaryoda, öykünün içinde açıklanmamış. Ayrıca bu benim
için de muğlâk bir sahne.
Hayatta her şey anlaşılır ve açık değil…
Evet değil, hayat benim için-nasıl söylemeli- çeşitli hissi bağlar ile
anlaşmaktır. Kapının eşiğinden kaygıyla, mahcup bir ruh hali içinde giren
annemin yüzünü görmek benim için çok önemliydi. Biraz Dostoyevski’nin
Marmyeladovs'un haline benzer bir durum. Üstelik bu biraz da onun öyküsüydü.
Sonra kendi torununa şöyle der: "sanırım yanlış yere geldim." Bunu hayal
edebiliyor musunuz? Zihni karışınca, mahcubiyet ve utangaçlık hissedince
yüzünün alacağı biçimi görmek önemliydi. Annemi bu ruh hali ile görmek
istedim. Fakat torununu niçin tanımamış olmasına ilişkin senaryoya açıklık
getirmek, bir takım alt öyküler yazmakla mümkün olabilirdi. Meselâ, belki
görme bozukluğu vardı… Bunu açıklamak çok kolay bir şey olurdu. Bu da
senaryonun başka bir mecrada yazılması demekti. Fakat bunun için artık çok
geçti. Basitçe kendime şunu söyledim: yeni bir kurgu yapmayacağım. Bırak,
kadın kapıyı açsın, içeri girsin, kendi torununu tanımasın, çocuk da onu
tanımasın. Bu durumda kapıyı kapatsın ve ayrılsın. Kendime çok yakın
bulduğum bir insanlık halidir bu. Bir tür keder hali, bir tür ruhsal
sınırlanmışlık hali. Bunu görmek benim için önemliydi. Bu hal bir ölçüde
hakir görülmüş, aşağılanmış bir insanın duygularının yansıtılmasıydı. Bu
bana başka bir sahneyi çağrıştırıyor: Genç bir kadınken küpelerini satmak
için doktora gelişinin anlatıldığı bölüm. Yağmurda durup bir şey açıklar,
bir şey hakkında konuşur. Niçin yağmurda? Bu tür muammalar olmasaydı belki
daha iyi olurdu. Bunun gibi bütünüyle açıklanamayan, anlaşılması imkânsız
birkaç epizot var. Çok basit bir şekilde bunların ne anlama geldiğine
ilişkin hiçbir fikrimiz yok. Örneğin insanlar başka bir sahneye ilişkin
soruyor: orada oturup çocuktan Pushkin'in Chaadayev'e gönderdiği mektubu
okumasını isteyen bu yaşlı kadın da kim? Nasıl bir insan bu? Akhmatova mı?
Birçok insan bu kadının Akhmatova olduğunu söyledi. Gerçekten de Ona biraz
benziyor. Aynı profile sahip olduğu için onu hatırlatıyor olabilir. Kadını,
bizim yapım sorumlumuz Tamara Ogorodnikova canlandırdı. Tamara Rublov için
de bizim yapım sorumlumuz olmuştu. Hemen bütün filmlerimde yer verdiğim ve
çok sevdiğim bu hanım arkadaşım benim için bir tılsım gibiydi. Filmde bu
kadının Akhmatova olduğunu düşünmedim. Benim için bu kadın belli bir
kültürel geleneğin devamını temsil eden biri. Bütün zorluklara rağmen çocuğu
geleneğe, geleneği de bu çağda ve bu günde yaşayan genç birine bağlamaya
çalışan biri. Bu bakımdan önemli. İşte size ev ve işte evin içinde yaşayan
yazar ve işte bir şekilde bu kültürel köklerin ve bu atmosferin etkisinde
kalmış yazarın oğlu. Sorun bu kadının kim olduğu değil. Niçin Akhmatova?
Basitçe söyleyelim, bu kadın Shakespeare'in Hamlet’indeki gibi zaman bağı
kurmaya çalışan, bir kadın. Onun yaptığı kültürel ve ruhsal düzeyde bir
iyileştirme çabası. Modern zamanlarla geçmiş zamanlar arasında bir bağ,
hatta Puşkin ile sonraki zamanlar arasında bir bağ oluşturma çabası.
Film benim için olduğu kadar seyirciler için de önemli oldu. Bu, filme dair
edindiğim en önemli deneyimdi. Onun sadece ailemizin hikâyesini anlatan bir
film olmasının bir önemi kalmadı. Bu deneyim sayesinde birçok şey görme
imkânım oldu ve birçok yeni şey öğrendim. Bu film bir yönetmen olarak, bir
sanatçı olarak, benimle kendileri için çalıştığım insanlar arasında bir bağ
olduğunu gösterdi. Bu benim için çok önemliydi, zira insanlar için film
yapmadığım gibi bir töhmetten kurtarıyordu beni. Fakat daha sonra bir hayli
bu türden suçlamalara maruz kaldım.
Sizin ve ailenizin hayatı gerçekçiliğin tipik gereklerine göre
şekillenmemiş. Gerçi her ne kadar seyirciler filmde kendi hayatlarını
buluyorlarsa da bu, geçmiş imgeleri klasik bir biçimde hatırlama filmi
değil. Ebeveyniniz, aileniz, yakın aile çevreniz size ne verdi. Estetik ve
kültürel ilhamınızın kaynakları nelerdir? Bunları soruyorum, çünkü Polonyalı
bir seyirci için Rus sanatçılar biyografileri olmayan insanlardır. Bu
karakteristik bir şey. Batıdaki sanatçıların ise sıklıkla biyografilerinden
başka bir şeyleri yok.
Bu doğrudur ve yanlıştır. Modern sanatçıları söz konusu ederseniz haklı
olabilirsiniz. Ben asla kendimle günümüz sanatçıları arasında bir paralellik
kurmadım. Kendimi daima 19. asır sanatçılarıyla ilişkili biri olarak
hissettim. Tolstoy, Dostoyevski Çehov, Turgenyev, Lermontov gibi
sanatçıların hayatlarına bakarsanız şunu görürsünüz: hayatları benzersiz/unique;
çalışmaları da sıkı sıkıya hayatlarına ve kaderlerine bağlıdır. Bunu
söylemekle kendimi bütünüyle Sovyetler Birliğinin 60'lı, 70'li, 80'li
yıllarının kültür ortamından koparmış olmuyorum. Mesele bu değil. Ben esas
olarak bir ihtilâlden sonra uçurum yaratan fikirlere karşıyım. Bu uçurum Rus
kültürünün gelişiminde yeni bir aşama oluştursun diye amaçlı olarak
yaratıldı. Fakat hiçbir kültür boşlukta gelişemez. Nadide bir bitkiyi
koparıp aşılarsak gelişmez. Bu yöntemle hiçbir şey gelişmez. Bu nedenle yol
ayırımı vaktinin yazarları kendi kaderlerini çok trajik bir şekilde
yaşadılar. Devrim sonrasında da yazmayı sürdürenler: Tolstoy, Gorki,
Mayakovski. Bu, tümüyle trajik. Akmmatova… Tanrı bilir daha başka kimler.
Trajedi. Tsvetaeva… Hiçbir şey kazanılmadı. Aşılama imkânsız bir şeydi.
Aşılama olmamalıydı. Kültür üzerine yapılmış bu korkunç tecrübeye kimse izin
vermemeliydi. Bu, insan bedenine uygulanan tecavüzden çok daha canice bir
şeydir. Çünkü bu ruhları tutsaklaştırmaktır.
Platonov'u alın örneğin. Hayatı tümüyle Sovyet Rusyası dönemindeki
gelişmelere bağlı. Oysa tipik bir Rus yazarıdır. Müşfik bir hayatı var ve bu
çalışmalarına dokunaklı bir biçimde yansıyor. Bu nedenle bütünüyle haklı
sayılmazsınız. Bana gelince; bu bağlam içinde klâsik Rus kültürü ilişkili
olmam benim için çok önemlidir. Bu kültür tabi olarak devam ediyordu ve
bugün de sürüyor. Bu kültürün ölmüş bir kültür olduğunu düşünmüyorum.
Hayatları ve çalışmalarıyla Rusya’nın geçmişi ile geleceği arasında bağ
kurmaya çabalayan ve muhtemelen bunun da şuurunda olmayan sanatçılardan
biriyim. Bu bağın kaybı benim için ölümcül olurdu, o bağ olmadan var
olamazdım. Nedense daima sanatkâr kişi geçmiş ile geleceğin bağını kurmaya
çalışır. Bu nedenle o sadece belirli bir dönemde yaşayan kişi değildir.
Şimdi aileme dair neler söyleyebilirim. Babam bir şair. İhtilâl olduğunda
genç bir çocuktu. Bundan önce olgun biri olduğunu söylemek zor. Sovyet
Rusya’sında büyüdü. 1906 senesinde doğdu. 1917 senesinde 11 yaşındaydı ve
toy bir çocuktu. Fakat kültürel geleneğe aşinaydı. İyi bir eğitim aldı.
Bryusov edebiyat enstitüsünden mezun oldu ve hemen hemen bütün kalburüstü
Rus şairlerini bilirdi. Şüphesiz O'nu Rus şiir geleneğinden ayrı düşünmek
mümkün değil, Akahmatova, Mandelstam, Pasternak, Zabolotsky. Bunlar benim
için çok önemliydi. Kuşkusuz bunları babamdan aldım.
Ebeveynim tarafından büyütüldüm, özellikle annem tarafından. Babam ben 3
yaşındayken annemi terk etti. Aslında annem yetiştirdi beni. Bir şair
olarak babamın üzerimde kesin bir etkisi olduğunu söylemem zor. Freud'un
hayranı değilim, ama daha çok, bilinçsizce, bir tür biyolojik etkisinden söz
edilebilir. Kesinlikle bir Freud hayranı değilim. Jung da bana uymuyor.
Freud kaba bir materyalisttir. Pavlov gibidir, sadece başka bir açıdan. Tam
olarak Freud'un teorisi insan psikolojisini açıklayan materyalist
teorilerden biridir.
İç etki anlamında babamın üzerimde hayli tesirli olduğunu düşünmüyorum.
Esas olarak her şeyi anneme borçluyum. Kendimi bulmamda bana yardım eden
kişi annemdir. Hatta Filmde bile hayat şartlarımızın çok sert, çok zor
olduğu açıkça görülür. Sonra annem yalnız kaldı. Ben üç yaşında, kız
kardeşim bir buçuk yaşındaydı. Zorluklara rağmen bizi iyi yetiştirmek için
çaba gösterdi. Bir daha evlenmedi, daima bizimleydi. İkinci kez evlenmedi,
hayatı boyunca yalnızca kocasını sevdi. Olağanüstü bir kadındı, gerçekten
bir azize. Başlangıçta hayata karşı hazırlıksız olan bu kadının etrafındaki
dünya çöktü. İki çocuk sahibi olmuştu ama bir mesleği yoktu. Anne-baba
Bryusov enstitüsünde çalışıyordu. Annem o zaman kız kardeşime hamileydi,
diploması, hiçbir şeyi yoktu. Kendisini hazırlamaya, yetiştirmeye vakit
bulamamıştı. Edebiyatla uğraşmaya çalıştı, bazı düz yazılarını gördüm. Eğer
şu musibete uğramasaydı kendisini tümüyle farklı biri olarak
gerçekleştirebilirdi.
Gerçekten bir imkânımız yoktu. Annem bir yayınevinde editör olarak çalışmaya
başladı. Bu iş hayatı Savaştan sonra uzun bir süre, emeklilik imkânına
kavuşuncaya kadar devam etti. Nasıl idare edebildiğini, hatta fiziksel
olarak nasıl tahammül edebildiğini hiç anlayamadım. Nasıl yaptı da bize
eğitim imkânı sağlayabildi? Moskova'da resim ve heykel okulunu bitirdim,
parayı nereden buldu? Ayrıca bir müzik okulunu bitirdim ve bir öğretmenden
dersler aldım. Bunların ödemeleri de annemce yapıldı.
Bu savaştan önce miydi?
Savaştan önce, savaş sırasında ve sonraki dönemleri kapsıyor bu
söylediklerim. Aslında benim müzisyen olmam bekleniyordu, fakat bu bana
cazip gelmedi. Bütün bunların nasıl mümkün olabildiğini anlayamıyorum. İnsan
şöyle düşünebilir: kuşkusuz bazı imkânlar hazır olmuş olmalı, eğitimli bir
ailede bir çocuk vs. bütün bunlar tabi. Hayır, bunda tabi olan bir şey yok,
çıplak ayakla yürüdük. Yazları hiç ayakkabı giymedik, çünkü yoktu. Kışın
keçe çizmeler giyerdim. Annemin dışarı çıkması gerektiği zamanlar… biz…
yoksulluk bunu adlandırabilecek doğru bir kelime değil, yoksulluktan çok
daha kötü bir haldi bu. Annem… aklın alabileceği bir şey değil bu. Eğer
Annem için olmasaydı, bunların hiçbiri olmazdı. Her şeyi O'na borçluyum.
Bu yüzden annemin üzerimde güçlü bir etkisi var. Etki, yine bunu
adlandıracak doğru bir kelime değil. Basitçe benim için bütün dünya ile
kurduğum ilişkinin ortasında annem var. Yazık ki hayattayken bunu akıl
edemedim. Ancak sonraları, ölümünden sonra ansızın bunu fark ettim. Hazırlık
aşamasında filmin tam olarak neye dair olduğunu bilmiyordum. Annem o zaman
hayatta idi. Odessa'da yaşadığı zamanlarda kendi hayatına ilişkin Çocukluğum
ve Gençliğim'i yazan Tolstoy gibi ben de kendime dair bir film yaptığımı
sanıyordum. Ancak bitirince anladım ki film bana değil annemin hayatına
ilişkindi. Filmin annemin hayatına dair olduğunu düşünmekle zihnimin
başlangıçtaki düşüncelerime nazaran çok daha soylu bir zemine oturduğunu
hissettim. Film üzerinde çalışırken bu fikri soylu kılan değişim sanki
kendiliğinden geldi: Film benimle başladı, ben bir tür bütün bu
hatıralara bakan bir göz idim. Sonra bir şeyler değişmeye başladı.
Sinemadan çıkınca işte şiir gibi yapılmış bir film diye düşündüm. Sinematik
imkânsızlık gibi görünüyordu, Çok candan lirik bir monolog…
Belki, bilmiyorum. O zamanlar biçim üzerinde düşünmedim, özel bir şey
yaratmaya çalışmadım. Peşinde olduğum şey bellekte bir yeniden canlandırma
veya daha çok benim için önemli olan anıların perdede yeniden canlanması.
Fakat yaptığım biçimiyle yapmak benim için önemliydi. Hatıralarını
kurgulayan Alain Resnais gibi yapmak istemedim meselâ. Ya da modern
edebiyattan Robbe-Grillet gibi yapmak istemedim. Bir Rus sanatçısı için
artistik yaratının en önemli yönü, onu olduğundan çok güzel göstermek değil,
onu ahlâkî bir çerçeve içinde sunabilmektir.
Büyük Rus sineması geleneği ile olan ilişkiniz nedir? Ustalarınız
kimlerdir?
Büyük Rus sineması ne demek?
Eisenstein, Pudovkin...
Ah evet. Biliyor musunuz benim için Dovzhenko ile Pudovkin Eisenstein'dan
çok daha önemlidirler.
Korkunç Ivan ile Alexander Nevsky'nin yaratıcısından daha önemli?
Genel olarak daha önemli. Bu arada şunu belirteyim, Eisenstein özellikle
Stalin başta olmak üzere Sovyet liderleri tarafından tümüyle yanlış
anlaşılmış bir yönetmendir. Eğer Stalin Eisenstein'ın çalışmalarının
özünü anlamış olsaydı O'na asla baskı yapmazdı. Bu bütünüyle bir gizdir.
Nasıl olduğunu biliyorum, buna dair yaklaşık bir fikrim var. Eisenstein zeki
biriydi, iyi eğitim almıştı; bu dönem sinemada hiçbir yönetmen O’nun kadar
iyi bir eğitim almadı. O zamanlar sinema kendilerini yetiştirmiş gençler
tarafından yapılıyordu. Bu çocukların formel bir eğitimi yoktu, bunlar
sinemaya devrim çocukları olarak geldiler.
Duygular vardı ama…
Evet, duygular vardı… İhtilâlden gelen acılar, geleceğe ilişkin umut,
birtakım yapıcı kültürel dönüşümler… genel olarak bunlar güzel şeylerdi…
Eisenstein geleneğin önemini takdir eden birkaç kişiden biriydi, hatta belki
tek kişiydi. Devamlılığın, kültürel mirasın ne anlama geldiğini biliyordu.
Ama bu mirası öncelikle kendi kalbinde özümseyemedi. Çok fazla
entelektüeldi. Felâket bir rasyonalistti; soğuk, hesaplı, sadece akılla
gidiyordu. Kurgularını önce kâğıt üzerinde yapardı. Bir hesap adamı gibiydi.
Her şeyi çizerdi. Her şeyi önceden düşünürdü, sonra da bütün bu
düşündüklerini bir film karesinin içine sıkıştırırdı. Hayattan almıyordu
Eisenstein, hayat hiçbir şekilde onu etkilemedi. Bunun yerine bütünüyle
cansız, katı, biçimsel, kuru ve duygudan yoksun olarak kurguladığı ve bir
takım formlar haline dönüştürdüğü düşüncelerini esas alıyordu. Film biçimi,
onun biçimsel özellikleri, fotoğraf, ışık, atmosfer, bunların hiçbiri yoktu
O’nun için. Bütün bunlar ya resimlerden yapılmış alıntılar ya da kurgulanmış
bileşimlerdi. Bu bir anlamda grafik sanatlar, resim, tiyatro, müzik ve başka
şeylerin bileşiminden oluşan sentetik sinema anlayışıydı. Fakat aslında
orada sinema yoktu. Sadece parçalar toplanıyor bu yeni sanatı oluşturuyordu.
İnsaflı ve saygılı ifade edilirse bu büyük bir hatadır, çünkü sinema
kendi özgün karakteriyle var olur ve bu niteliğiyle diğer sanatlardan
ayrılır. Eisenstein, sanatı ile bizim özel olarak sinema sanatı
dediğimiz şeyi ifade etmeyi başaramadı. Her şeyden birazını alıp kullandı ve
sinematografiye özgü olan şeye dikkat etmedi. Eğer dikkat etseydi sinema
dışı bütün sanat türlerini bir tarafa ayırır, geriye sadece “onu” bırakırdı.
Mexico hakkındaki filmini de hatırlamalı...
Evet, onu yurt dışında görmüştüm. Oyunculuk, sahne ve karakter gelişimi
açısından bana zayıf ve naif göründü. Zayıf bir tiyatro, oldukça naif bir
dizaynın posteri.
Korkunç Ivan’ı alalım örneğin. Filmin ilk bölümünün neden yüceltildiğini
anlayamadım. Buna karşılık ikinci bölüm büyük bir gürültü ile mahkûm edildi.
Niçin? Bunu da anlayamam. Film oprichnina’dan söz ediyor, Eisenstein,
terörün ve özellikle boyar’ların başlarının kesildiği Oprichnina’nın meşru
kılınmasından söz ediyor. Eisenstein bu filmde güçlendirilmiş otokrasi ile
merkezi yönetimi yan yana koyar. Filmin neye dair olduğu körler için bile
açıktı. Eisenstein’a altın ve madalyalar yağdırmak yerine bu film yüzünden
anîden O’na baskı yapmaya başladılar. Bütünüyle bir sır. Alexander
Nevsky’den söz etmeyeceğim, zira bu filmde toplumun beklentilerini tatmin
etme arzusu açıkça anlaşılıyor. Sonra bir sonraki filmi olan Bezhin
Çayırı’nı yaptı.
Onu bilmiyorum.
Ne demek bilmiyorum? Bana Eisenstein’a ilişkin sorular soracaksanız bu
filmi bilmelisiniz. Eisenstein kolektivizm dönemi, 1920’ler ve
1930’ların kahramanıydı. Okulda izcilerin başını çeken bir çocuktu. Kötü
talihi bir kulak ailesinden geliyor olmasıydı. Sonradan, nasıl söylesem,
Sovyet azizi oldu, çünkü kendi ebeveynini egemenlere şikâyet etmişti.
Ah, evet bunu biliyorum, bu Pavlik Morozov.
Evet, O’ndan söz ediyorum.
Ama bu filmi bilmiyorum.
Burada Eisenstein filmin kahramanını bir aziz olarak sunuyor, kutsal bir
kurban, bir fikir uğruna kendi hayatını veren bir şehit. Eisenstein kendini
kaybetmek üzeredir, bir felâketin eşiğinde olduğunun farkına varır. Bunu
anlayamam. Her şey tersine işler gibidir. O zamanlar boşlukta olan, ama daha
sonraları yayılacak olan bazı düşünceleri güçlendirme imkânı arar. O an için
bu fikirleri reddedilmektedir.
Bu film yapılırken şunlar yaşandı: Eisenstein filmi çekmeye başladığı zaman,
arkadaşları, meslektaşları Eisenstein’ın Sovyet karşıtı bir film yaptığına
dair otoriteleri uyardılar. Resmi ve Sovyet karşıtı şüpheli bir mistisizm de
bu sürece karıştı. Bundan ürken sinematografi ekibinden biri, olanları
Stalin’e ihbar etti. Bir şeyler hesap edilerek yapılmıştı bu. Stalin
malzemenin Kremlin’e getirilmesini istedi. Seyretti ve bir şeylerin
yandığını gördü. Variller ikinci kattan yuvarlanır. Kulak’ların yaktığı
kolhozun mallarını korumaya çalışırlar. Ateşler içinde yuvarlanan variller
görüntüye gelir; bir kez, iki kez, üç kez, yakın çekim, uzak çekim, üst
açıdan, alt açıdan... Bir süre sonra Stalin dayanamaz. Bu skandala bir son
verin, diye bağırır ve odayı terk eder. Bence, Sovyet sinemasının en büyük
üyelerinden biri olan, Eisenstein meslektaşlarının kurbanı oldu. Çünkü bu
insanları tanıyordum, bitmek bilmeyen toplantılarda bu insanlarla
karşılaşıyordum. Onu formalizm ve ideolojik sapma ile suçluyorlardı.
Bağırıyorlardı; O’ndan kendisini suçlamasını istiyorlardı. Onları biliyorum,
Onlarla bu sorunu tartıştım. Yirminci toplantıdan sonra bu insanlar
tamamıyla değişti. Kendilerini, O’nu koruyan meslektaşları olarak sundular.
Eisenstein hakkında bir takım öyküler anlatıyorlardı. Bu hikâyelerle O’nun
arkadaşları olduklarını ima ediyorlardı. Oysa hepsi ayaklarıyla O’nu
çiğniyorlardı. Bunu çok iyi biliyorum. Bunlar ilginç hayat hikâyeleridir.
Ya Dovzhenko?
Dovzhenko kesinlikle kalbime çok yakın biridir, çünkü tabiatı kimsenin
hissetmediği kadar hisseder. Genel olarak bu benim için çok önemlidir.
Sessiz sinemadan Dovzhenko’nun erken dönemini düşünüyorum. Ayrıca O’nun
spritüel tabiat anlayışı, (bir tür varlığın birliği ilkesi), bu bana çok şey
ifade ediyor. Bir anlamda, literal değil, kendimi panteizme çok yakın
hissediyorum. Panteizm Dovzhenko’yu çok etkiledi. Tabiatı çok seven
Dovzhenko onu görebiliyor, hissedebiliyordu. Bu benim için çok anlamlı.
Sovyet sinemacılar doğayı hiç hissedemediler, onu anlayamadılar. Tabiat
onlarda yansımadı, onlar için bir anlam taşımadı. Dovzhenko sinematografik
imgeleri çevreden, yeryüzünden, hayattan vs. ayırmayan tek yönetmendir.
Diğer bütün yönetmenler için tabiat yaklaşık tabi olanı sağlayan bir
arkaplan iken, Dovzhenko için hayatla ilişkisi içinde, bir biçimde içsel
olarak hissedilen temel öğedir.
Tabiata duyarlı olan, onu hisseden diğer bir yönetmen de Kızıl Cranberry
ağacı ile Shukshin’dir.
Evet, doğru... O tabiatı hissedebiliyordu; köy hayatı ile büyümüş olması
nedeniyle ile onu hissedebiliyor ve anlayabiliyordu. Dovzhenko ise onu
gösterecek yeteneğe sahipti. Shuksin bunu yapamazdı. O’nun kır manzaraları
sanatsal olmaktan yoksundur, bazen sıradan görünürler, sanki filmine kazara
girmişlerdir. Dovzhenko ise onlara büyük bir özen gösterir, kendisini
doğanın içinde bulmaya çalışır.
Filmlerinizi romantik olarak nitelendirir misiniz?
Hayır, böyle nitelemem.
Onlarda tekrar tekrar perdeye gelen motifler görürüz. Kişi romantik bir
seyahat yapıp kendi kimliğini arar. Mutlak değerler; dünyanın
kutsallaştırılması, kutsallık arayışı, olayların mitikleştirilmesi… Sonuçta
başlangıçtaki spritüel kültürün saflığına olan inanç. Bütün bunların ruhu
çok romantik.
Çok güzel söylediniz, ama burada karakterize ettiğiniz biçimiyle bende
uyanan izlenim hiç de romantizm değil. Söylediğiniz şeyin romantizmle
kesinlikle bir ilgisi yok. “Romantizm” lafını duyduğum vakit korku alır
beni. Romantizm bir bakış açısını ifade etmenin yolu. Olaylarda,
dünyada olan gerçeğin hakikatte olduğundan daha büyük bir hal içinde
algılanma biçimi. Bu nedenle kutsal bir şeyden söz edince veya hakikati
arayış vs. bu benim için...
Romantizm değil mi?
Bu romantizm değil çünkü gerçeği olduğundan daha büyük gösteremem. Benim
için gerçek onda bulacağımdan çok daha büyük, çok daha derin ve
algılayabileceğimden çok daha kutsaldır. Romantikler hayatın, hayatta
görebildiklerinden çok daha zengin olduğunu düşündüler. Başka bir biçimde
söyleyelim, hayatın sade bir şey olmadığına inandılar, onda fizik ötesi ve
exotik bir derinlik, bizim algımızdan kaçan ve bilgi ile elde edemediğimiz
bir şey olduğunu sandılar. Bir örnek vermeme izin verin: Bazı insanlar aura,
insan bedeninin etrafında birçok renkten oluşan bir parlaklık görebilir. Bu
insanlar diğer insanlara kıyasla üst düzeyde gelişmiş duyulara sahiptir. Bir
süre önce Berlin'de bu özelliklere sahip bir Çinli ile konuştum. Sizi tedavi
edebilir, durumunuzu kusursuz bir biçimde bilir, neler hissettiğinizi,
sorunlarınızın ne olduğu, bütün bunları aura’nızda görebilir.
Bu olgu Kirlian fotografisinde teyit ediliyor.
Evet, bu deneyler onunla ilişkili, ama bu sözünü ettiğim kişi basitçe,
gözleriyle bu aura'yı görebiliyor. Buna karşın romantikler onu yaratmaya
çalışırlar, "orada olmalıdır" diye tahminde bulunurlar. Bir şair ise
aracısız görür bunu.
Şunu söyleyebilirsiniz: romantikler arsında da şairler vardı. Kuşkusuz
vardı, bu yadsınamaz. Hayranlık duyduğum Hoffmann var, Lermontov var,
hayretlere düşürecek bir derinlikte olan Tyutchev var ve başkaları… Bütün
bunlar doğru. Fakat gerçekten onlara romantikler denilir mi? Hayır onlar
romantik değildiler, kesinlikle değildiler. Bana "Romantizm hayatın bu
sanatçılar tarafından daha itibarlı kılınması, büyütülmesi,
güzelleştirilmesi, daha soylu kılınmasına ilişkin bir formdur" derler. Ben
de derim ki, hayat yeterince güzeldir, O'nda yeterince derinlik ve
spiritüalite vardır, bir şey değiştirmeye gerek yok. Gerçeği daha çok
güzelleştirmek yerine, Dikkat etmemiz gereken şey spritüel anlamda kendi
varlığımızın gelişimidir. Ayrıca bu romantik giysinin insana karşı bir inanç
beslemediğini de eklemeliyim.
Bu solifsizm/var olan şey sadece benliktir.
Evet. Benim için Romantizmin özü budur, en azından önemli bir boyutu budur.
Dovzhenko bir zaman yerinde bir söyleyişle, çamurlu bir birikintide bile
yıldızların aksini görebildiğini söylemişti. Böyle bir imgeyi mükemmel bir
biçimde anlayabilirim. Ama biri çıkıp cennetin yıldızlı ekmeğini ve çevrede
uçuşan melekleri gördüğünü söylerse bu alegorik bir biçim olur. Bütünüyle
gerçek dışı, hayattan uzak bir şey. Fakat anahtar bu, Dovzhenko onu
görebiliyordu, çünkü O bir şairdi, hayat O'nun için, gerçeği yaratıcı
etkinliklerine sadece bir ek olarak düşünenlere göre, spiritüalite ile
dopdoluydu. Bir romantik için hayat, yaratmak için sadece bir araçtır. Şair
için yaratmak bir zorunluluktur, çünkü bunu isteyen ve başından beri canlı
olan bir ruha sahiptir O. Böylece bir sanatçı, bir şair- bir romantiğin
aksine- herkesten çok tanrıya olan yakınlığını anlar. Bu mantıklı. Yaratmaya
ayarlanmış yeteneğin anlamı budur. Sanki bu yetenek başlangıçta alınmıştır.
Öte yandan bir romantik ise kendi kabiliyetinde, kendi yaratıcı faaliyetinde
özgün bir güzellik bulmaya çalışır.
Veya bir misyon.
Bir misyon. Güzel. Burada bütünüyle sizinleyim.
Leh dilinde bir kelime var, “Wieszcz”, örneğin deriz ki Adam Mickiewicz
milletin “wieszcz”i idi, bir peygamber, bir kâhin, örtülü gerçekleri açığa
çıkaran kişi.
Evet. Ama bu romantizm değil.
Nasıl?
Pushkin böyle biriydi, sonra birçok sanatçı aynı yolu izledi. Bu gün de
birçok sanatçı var ve hizmet ediyorlar. Bir sanatçının kendisini beğenmek
ile zehirlemesi, kendi sanatında kendisini yaratması, işte dar anlamıyla
romantizm budur. Romantizmin bu özelliğini çok iğreti buluyorum. Bu kendi
benliğini teyit, sonu gelmez kendi kendini sunma, romantik sanatın hem
sonucu hem de amacıdır. Bu benimseyebileceğim bir şey değil. Boğucu ve riya
kokan bir şeydir bu, göstermelik resimler, artistik kavramlar vs.
Schiller’de kahramanın seyahatini hatırlayın. Basitçe bu, sanatta kötü bir
zevk. Rusya’da hiç bir sanatçı Novalis gibi, Kleist gibi, Byron gibi,
Schiller gibi, Wagner gibi kendisinden söz etmedi. Sanıyorum bu Polonya
için de doğru bir şey.
Ama bu romantik bireyselcilik, romantizmin ayırıcı özelliklerinden biri.
Bu benmerkezciliktir, “bana ait olabilecek başka ne kaldı?”nın sınırları
içinde düşünmektir bu. Kötü bir ikiyüzlülük, kendisini evrenin merkezi kılma
ihtiyacı. Bunun zıt kutbu diğer dünyadır, doğu olarak, doğunun dünyası
olarak düşündüğüm şiirin dünyası. Wagner’in müziğini alın örneğin veya
Beethoven, kendisi hakkında sonu gelmez bir monolog: Bakın ne kadar fakirim,
paçavralar içindeyim, ne sefalet, neyim ben, ne kadar mutsuzum, hiç kimsenin
çekmediği kadar acı çekiyorum, antik Prometheus gibi ıstırap
çekiyorum...bakın nasıl seviyorum... anladınız. Bir süre önce M.Ö. altıncı
yüzyıla ait kimi müzikler dinledim. Çin’in klâsik ayin müziği. Bireyin
bütünüyle hiçlikte, tabiatta ve evrende mutlak erimesini önerir. İşte bu zıt
kutup asıl hayatın gerçek yüzüdür. Sanatçı kendi benliğini sanat eserinde
bir biçimde erittiğinde, bir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunda, işte bu
başlı başına inanılmaz bir şiir olur.
Son derece büyüleyici bulduğum bir örnekten söz edeceğim. Ortaçağ
Japonya’sında shogun' ların veya feodal lordların saraylarında birçok ressam
yaşardı. O zamanlar Japonya birçok bölgeye ayrılmıştı. Onlar şöhretlerinin
doruklarına ulaşmış, mükemmel sanatçılardı. Onların çoğu bu zirveye erişir
erişmez anîden uzaklaşıp ortadan kaybolurlardı. Sonra başka bir shogun’un
sarayında farklı adlarla ve bütünüyle bilinmeyen kişiler olarak yeniden
ortaya çıkarlardı. Bunlar bir saray ressamı olarak kariyerlerinin başından
başlayarak tamamen başka bir üslûpta sanat eserleri yaratırlardı. Böyle bir
inanma biçimi ile onların bir kısmı beş veya altı hayat yaşardı.
Alçakgönüllülük…
Bu tevazu değil. Bir başkası buna alçakgönüllülük diyebilir, fakat ben
farklı bir kelime kullanma eğilimindeyim. Bu benim için neredeyse içinde
benim kendi “ben”imin hiç bir önem taşımadığı ibadet gibi bir şey. Çünkü
bana bağışlanmış olan yetenek bana yukarıdan verilmiş ve eğer gerçekten bu
yeteneğe sahipsem, bu seçilmiş olmam nedeniyledir. Eğer ben seçilmişsem bu
yeteneğim doğrultusunda davranmalıyım. Ben evrenin merkezi değil, bir
köleyim. Her şey çok açık. Haklı olarak tevazudan söz ettiniz, fakat bu
tevazudan çok daha önemli.
Şimdi Andrei Rublov’a yakınız...
Rublov dindar bir insandı, bir keşiş...
Filmlerinizde karakterler romantik kahramanlara benzer ve sürekli bir
yoldadırlar, sonra bu yolculuk bir şeylere başlangıç olur: örneğin Stalker
tipik bir romantik yolculuk modeli etrafında inşa edilir.
Dostoyevski’nin bir romantik olduğunu iddia edebilir misiniz? Hayır, O
romantik değildi. Bu O’nun yaşadığı dönemden ve hayata bakışından
anlaşılıyor. Ama O’nun kahramanları da sürekli bir yoldadırlar.
Daha çok bir labirentin içindeymiş gibi.
Bunun bir önemi yok. Hikâye aynıdır; insanın arayış hikâyesi. Diogenes ve
feneri meselinde olduğu gibi insanın asıl amacına doğru gidişi. Suç ve
Ceza’da Raskolnikov budur, bunda şüphe yok. Alosha Karamazov, O daima
yoldadır, ama bir romantik değil. “İnsanın sürekli bir yolda olması” mutlak
surette romantizmin bir özelliği sayılmamalıdır. Romantizmde bu en
önemli öğe değil.
Konuşanlar: Jerzy Illg ve Leonard Neuger
Çev: Arif Kızılay