Dolmuş Türkiye’de icat edildi. Bu yüzden niçin dolmuşa bindirilmeye, dolduruşa
getirilmeye, dünyanın başka yerindeki insanların değil de bilhassa Türkiye’de
yaşayan insanların müsait olduklarına hayret etmiyoruz. Etmeyelim. Dolmuşa
bindirmeyi bilenlerin dolmuşa binmeyi bilecekleri gayet tabiî. Bir toplumun en
zayıf yeri neresiyse, orası aynı zamanda o toplumun en kuvvetli yeridir. Şöyle
söylemek de mümkün: Bir toplum hangi niteliklerinden dolayı acze düşüyorsa aynı
nitelikler o topluma galibiyet sağlayan gücün de kaynağıdır. Türkiye hayatına
efsaneleriyle şekil veren bir toplumu içinde barındırıyor. İlk bakışta belki
tuhaf görünüyor; ama doğrusu şu ki biz, gerçeğin gerçekliğini ancak
efsaneleştiği zaman algılayabilen bir toplumuz.
Son üç yüz asır boyunca
paçamızı, mahvedici efsanelere kaptırdığımız için güle oynaya kendi
mahvoluşumuza giden yolda ilerlediğimiz, üstelik hayli mesafe de kat ettiğimiz
vâki. Beri yandan, ülke olarak, ülkenin insanları olarak ihyâ olduğumuz dönemler
olduysa bu dönemler ihyâ edici efsanelerin hayatımızı yönlendirdiği dönemlerdir.
Efsaneler bizi besleyip gürbüzleştirebildiği gibi bizim zehirlenip tahtalı köyü
boylamamıza da sebep olabilir.
İçinde yaşadığı toplumun niteliklerini keşfetmeyi dert edinmiş bir kişi olarak
benim efsanelerle aram hiç hoş değildir. Efsanelerin bulutsu ortamı benim
huzurumu bozar. Sevmem ben efsaneleri. Hayal ürünü şeyler eğlendirmez beni;
bilakis canımı sıkar. Mest olmak işime gelmez. Ayık gezmeyi severim. Türkiye’de
yaşayan insanların, çoğu zaman üstü örtülü bir biçimde onayladıkları
efsaneleşmeleri de efsaneleştirmeleri de bir gerilik belirtisi kabul ederim.
İyileşmenin işaretini arıyorsam gerek mecazî, gerekse gerçek (trafikteki)
anlamıyla dolmuşların bulunmadığı bir Türkiye arıyorum. O halde ben Türkiye’de
yaşayan toplumun içinde ayrıksı biri miyim? Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü bir
toplumun bünyesinin hangi baskın ve başat nitelikleri taşıdığı ancak o toplumda
söz konusu niteliklerle uyuşmazlık halindeki insanların varlığıyla
anlaşılabilir. Anlaşılması uğruna çaba harcadığımız bir insan toplumudur, bir
hayvan sürüsü değil. Hayır, çünkü “toplum” denildiği zaman bir insan
topluluğunda o topluluğun baskın ve başat niteliklere yaslanarak yaşayanlar ile
hayatını ancak o niteliklerle savaşarak devam ettirebilen insanların meydana
getirdiği bütünü anlarız. Türkiye’de efsane güdümlüler ve efsane kundakçıları
birbirlerini tamamlar. Biri diğerinin mütemmim cüzüdür.
Damarlarına şırınga edilmiş efsanelerin etkisiyle mest halde kalanlar soruyor:
Kurulu düzenin işleyişine halel getirilmeksizin Türkiye’de iyileşmeye doğru hiç
mi adım atılamaz? Hiç olmazsa ekonomi düzeltilemez, düzene sokulamaz mı? Bir
taraftan borsa mı, döviz mi, repo mu, dış ticaret mi bilmecesinin hücrelerinde
gezinirken, diğer taraftan hayal âleminden nefret eden benim gibilerden müjdeli
bir haber bekliyorlar. Onlara bekledikleri müjdeyi ben vermeyeceğim. Benim
vereceğim haber müreffeh bir dünya hayatına ancak bir bedel ödemek suretiyle
ulaşılabileceğine dairdir. Ahlâkî şartları gereği, hiçbir bedel ödemeksizin
toplumda iyileşme sağlanacağı beklentisiyle Türkiye’de yaşayanlar ayık bir
kafaya sahip olma fırsatından mahrum bırakılmış olanlardır. İşlerini sarhoş
kafayla hal yoluna sokmaya çalışıyorlar çünkü ekonomideki çok arzuladıkları
düzelmenin dayanaklarına aydınlık getirilsin diye bir dertleri yok. Bütün
mahalle sakinleri sokak lâmbasından fayda görürler; ama zilzurna sarhoş birinin
sokak lâmbasından temin ettiği fayda herkesinkinden başkadır. Türkiye
efsanelerle sarhoş olanların ülkesidir. Ne var ki sarhoş olmak kimseyi cezaî
takibata uğramaktan alıkoymaz.
Efsanedeki en iri kıyım kesim hayat standardındaki yükselmenin düzelme veya
iyileşme gibi sunulmasından doğmuştur. İştiyakla beklenen müjdenin içeriğini
Türkiye’nin her gün biraz daha uydulaşmasına mukabil tüketim imkânlarını her gün
biraz daha artırması oluşturuyor. Sıska kurt makamını besili köpeğinkiyle
değiştirmek istiyor. Yoksa bu becayiş çoktan olup bitti mi? 1960’lı yıllarda
Türkiye’nin 20 yıl sonra (yani 1980’lerde) gelişmişlik bakımından İtalya’nın o
zamanki seviyesine ulaşacağı söylenirdi. Kim söylerdi bunu? Sokaktaki adam mı?
Hayır. Türkiye’nin akıbeti üzerine yorumda bulunanlar, elbette Türkiye’nin karar
mekanizmalarında yeri bulunanlardı. Yani Cumhuriyet Türkiye’sinin baş tacı
ettiği ideologi aradaki mesafeyi korumak kaydıyla Avrupa’yı takip etmeyi peşinen
kabullenmenin ideologisiydi.
Bu ideologi dolayısıyla Türkler üzerine baskı kurulmuş olması nazarî olarak
cezaî takibatı gerektiriyor. Nazarî olarak, yani Türk’ün seciyesi itibariyle…
Amelî olarak ise yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor. Bu karambol içinde
efsanevî olan “muasır medeniyet seviyesine çıkmak”, giderek o seviyenin de
üzerine çıkmaktır. Efsaneden arındırılmış olan ve muhtaç olunan ise “vatan
müdafaası”dır. Vatan müdafaasını geri plana iterek parlak bir gelecek vaadi ile
küfre teslimiyet programını topluma yutturmuş olanlar aynı kumpanyanın muhtelif
şubelerini teşkil ediyor. Bu kumpanya bir cürüm kumpanyasıdır. Bu kumpanyaya
hissedarlık etmek suça iştirak etmektir. Siyasi ataklar olarak sağcılığı ve
solculuğu benimsemek suretiyle kampanyayı iki yönde tekâmül ettirenler bir
cürümün tamamlanmasını sağladı. Sergilenen siyasi tavırlar dolayısıyla vatan
müdafaası ne kadar geri plana itildiyse Türkiye’nin uydulaşması o kadar gerçek
oldu. Bir uydu olarak Türkiye tarımını ve hayvancılığını birer enkaz durumuna
düşürerek yörüngesine daha çok intibak etti. Bu şartlarda ekonomiyi düzeltmek
mükemmel bir uydu halini almaktan başka anlam taşımaz oldu. Kimileri soracak: Ne
zararı var? Mükemmelen uydulaşmak medeniyetin ziyafet sofrasına oturmayı
sağlamayacak mı? Sağlaması elbette mümkün. Sefillerin mahkûm edildikleri
mahrumiyetler dünyasından kurtulmanın bir yolu da fahişelikten geçiyor.
Türkiye’nin düştüğü durumdan hisseli uydulaşma cürümü kumpanyası sorumludur.
Hayatımızı efsanelerin idaresine bırakmakta ısrar edeceksek bu kumpanyanın
hissedarlarının tarih önünde hesap vereceklerini söyler ve rahatlarız. Çıkar
yolu hayatımızı efsanelerden arındırmakta arıyorsak kuşaklar boyu hükmünü
yürüten bu suç örgütünü siygaya çekmeye, cezaî takibata uğratmaya ve nihayet
cezalandırmaya hazırlanmalıyız. Bunlar yapılabilir mi? Türkiye’ye zarar verenler
cezaya çarptırılabilir mi? Diyelim ki mümkündür, onlara ceza vermek Türkiye’ye
ne kazandıracak? Bu sorulara cevap teşkil etmek üzere meselenin bir şahsiyet
inşa etme meselesi olduğunu ve milletleşmenin, inşasını tamamlamış şahsiyetler
eliyle gerçekleşebileceğini zikretmemiz gerekiyor.
Prens Mençikof’un elçiliği sırasında İstanbul’daki Büyük Britanya Sefareti
müstakbel bir anlaşmayla Osmanlılara ağır şartlar dayatmaya hazırlanan Rus
Çarlığı’nın İstanbul sefaretinde neler olup bittiğini bilmek, bunu Türklerin
sivil polis teşkilâtını kullanarak sağlamak istedi. Oysa Türklerin sivil polis
teşkilâtı yoktu. O güne kadar gelen tarih boyunca hiçbir Türk başkasının ayıbını
gizlice öğrenmek ve öğrendiğini o kişinin düşmanlarına satarak menfaat temin
etmek şerefsizliğine bulaşmış değildi. İngilizlerin Ruslar nezdinde teklif
ettiği sivil polisliğe hiçbir Müslüman rağbet etmedi. Her Müslüman, yani her
Türk gerekçesi ne olursa olsun yapılacak bu işin alçakça bir iş olduğunu,
karakterlerine uymadığını Frenklerin yüzüne Kur’an-ı Kerîm’den de delil
getirerek açıkça söyledi. Sonunda Britanyalılar bu iş için adı R ile başlayan
bir Grek ayarlayabildiler. Türklerin ahlâken dik durulu II. Abdülhamid’e verilen
jurnaller göz önüne alınacak olursa diyebiliriz ki kısa zamanda, kolaylıkla
zıddına inkılap etmiştir. Bu durumda aklımıza takılıyor: Biz Türkler yüksek
ahlâkın mı yoksa soysuzluğun, yozluğun mu timsaliyiz? Nazarî olarak cevap
verilemeyecek bir sorudur bu. Namussuzların namusluları yargılayabildiği bir
ortam Türklerin ortamıysa Türkler yoz ve soysuz bir insan topluluğudur.
Namuslular namussuzları yargılama gücünü elde bulunduruyorsa yüksek ahlâk
bakımından hiç kimse Türklerin üzerine çıkamaz.
Efsaneler yedeğinde ömür tüketerek yüksek ahlâk sahibi olunmaz. Sarhoş kafayla
yargıya varmanın hakkaniyete uygun hiçbir yanı kalmamıştır. Ayık bir zihin
uydulaşma cürümünden arınmamızın ilk şartıdır. Eğer uydulaşma cürümü
kumpanyasında bir hissemiz var idiyse, onu imha edelim. Görüyorum ki bu
hissedarlar ellerindeki senetleri imha etmek yerine uygun bir fiyattan bir
başkasına okutmaya çabalamaktadır. Türkiye bugün düştüğü kötü duruma bir anda
düşmedi. Hiç kimse dalâlete birdenbire sapıvermez. Eğer kötü durumu iki yıla
yakın zamandır hâlâ atlatılamayan ekonomik kriz olarak algılamışsak bilelim ki
başımıza gelen vatan müdafaasında ısrar etmek yerine bal tutan parmağını yalar
politikasıyla yürürlüğe sokulan uydulaşmaktan medet umulan uzun bir sürecin
hasılasıydı.
Hiç kimse dalâlete birdenbire sapıvermez; ama herkes birdenbire hidayete
erebilir. Türkiye için bu aniden vatan müdafaası kararını almak demektir. Vatanı
ancak birbirleriyle aynı milletten oldukları hususunda şek ve şüphe taşımayan
insanlar müdafaa edebilir; ilk darbede çil yavrusu gibi dağılacak soysuzlar
değil. Önce Türkiye’de yapılabileceği halde yapılmamış ne var, onu fark edelim.
Sonra yapıldığı halde yapılmaması gereken şeylerin neler olduğunu tespit edelim.
Yapılabileceği yapmayan, yapılmayacağı yapan göz önüne çıktığında onun hesabını
görmek çok kolay. Kol çoktan beri kırılmış ve yen içinde kalmıştır. El sıkışma
sırasında devreye giren kol protezidir.
(Gerçek Hayat, 17 Ocak 2003 tarihli Cuma Mektubu)