90 Kuşağı Türk öyküsüne ne kattı, diye bir soruyla yazıma başlamak istiyorum.
Şüphesiz bu soruya farklı yanıtlar verilebilir ve her bir yanıt da kendi
içerisinde tutarlı olabilir. Ancak önemli olan belli bir saptama niteliği
taşıyan argümanlar üretmektir. 90 Kuşağı etrafındaki tartışmaların odağında hep
gerçekçilik yaklaşımındaki tutuculuk var. Eleştirmenlerin çoğu kendiyle özdenlik
kuracağı, sıcaklığı hissedebileceği bir atmosfer öyküsüne daha yakın olduğu
için, merkezden uzaklaşan tüm anlatılar onlar için bir kopuştur. Kimi
eleştirmenler 90’larda öykünün yerlilik bağlamında bir kopuş yaşadığını söylüyor
ve bunu olumsuzluk olarak değerlendirebiliyorlar. Necati Mert, bir yazısında 90
sonrası öyküyü şöyle konumlandırıyor:
“1980, hele 1990 sonrası öyküsü konjonktürel’dir. Neoliberalizm yükselir bu
süreçte, paralelinde özelleştirmeler yapılır, yani devlet sosyal vasfından iyice
koparılır. Bütün sanata, edebiyata yansır bu. Nasıl? Öykü asosyaldir bu dönemde,
apolitiktir. Monologdur. Mırıltıdır. Hüneri dil ve biçim oyunlarındadır.
Yazarının söyleyecek sözü yoktur, okura oyun, oyun içinde oyun sunmayı yeterli
bulur. Özetle, öykü paradigmasını yitirir.”
Öykünün 90’lı yıllarda izlediği seyri yorumlayan yukarıdaki bakış açıları,
şüphesiz bize bu kuşak hakkındaki görüşlerin bir özetini verir. Çok genellemeci
bir tavrı dillendirmek kolaydır. 90’lardaki öykü sıçramasının sosyal koşullarını
neoliberalizmle belirginleştirmek ve öyküyü de bir cenderenin içine atmak,
herhalde bu öykünün coğrafyasına uğramadan biçilen bir kaftan olsa gerek. 90
Kuşağı karşısında bu tipten bir eleştirinin acziyetini göstermek için rastgele
herhangi bir öykücüyü aldığınızda, söylenenlerin toz duman olduğunu
görüverirsiniz.
Bu dönemde yeşeren öyküye en büyük saldırı kuşkusuz apolitik olması yönündedir,
bu argüman baştan aşağı yanlışlanabilir örneklerle doludur. Suzan Samancı, Müge
İplikçi ve Cihan Aktaş’ın tüm öykülerini politik bir bağlamda okuyabilirsiniz.
Kaldı ki en biçimci öykü bile politik bir öznellik üretir. Richard Harvey Brown,
postmodernizmin ne apolitik, ne muhafazakâr ne de nihilist olduğunu söyler,
bilakis “postmodernizm temelde radikal bir karşı çıkıştır” der. “Postmodern
yazarlar için, temsilin felsefi ve politik içerikleri birbiriyle yakından
ilintilidir.”
Sağlıksız, indirgemeci ve zayıf argümanların bu öyküyü anlamlandırması elbette
ki beklenemez. Monolog meselesine gelince, hatırlatmak gerekir ki, Sait Faik de
Oğuz Atay da monologcuydu; herhalde 19. yüzyılın diyalog tarzını sürdüren Orhan
Kemal tarzı beklenmese gerek. Postmodern dönemin kurmacasına sağır kalanların
yapabilecekleri en iyi marifet “gerçekçiliğin fetişleştirilmesi”dir. İşte bu
fetişleştirme işlemi, öykü dilinin olanaklarını da görmeye engeldir.
90 Kuşağı’nın en belirgin özelliği farklılıklarıyla öne çıkmasıdır. Çok
önemlidir bu, çünkü öykü 90’lara kadar hep teksesli yapısıyla var oldu. 50
Kuşağı’nın öyküsü benzerdir, birbiriyle eşdeğerdir neredeyse. Toplumcu öykü ise
hep kendi kopyasını üretmiştir. İlk defa 90’larda öykü farklı kurmaca yapılara
yaslanmıştır. İşte postmodernizmin mahareti buradadır. Öykü çoksesli bir
orkestraya dönüşmüştür artık. Bu kuşağın en belirgin yönü gerçekçilik algısını
altüst etmesidir. Bir yönüyle yerliliğin, yerli duruş denilen “özcü” yaklaşımın
yerine evrensel bir çerçeve sunuyor Yeni Öykü. Bunu yaparken farklı gerçeklikler
üretir. Artık lokal edebiyat algısından sıyrılmıştır.
Yeni Öykü’nün beslendiği kaynaklara baktığınızda ulusal edebiyatın belirgin
çizgilerinden dünya edebiyatının öncü yazarlarına kadar çok geniş bir coğrafya
görebilirsiniz. Borges, Cortezar, Calvino, Salinger gibi dünya yazarlarının yanı
sıra Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Sevim Burak, Leylâ Erbil, Hulki Aktunç ve
Mahir Öztaş’ın bu yeni biçimsel atılımda etkisi yadsınamaz. Dünya edebiyatındaki
biçimsel sıçramalara eşzamanlı olarak gelişti 90’larda öykü. Çok bireysel,
özgüllüğü tartışılmaz, konusuz, bireysiz öyküler yazıldı. Bu kuşağın oluşumunda
dergilerin rolünü de vurgulamalıyız. Adam Öykü ve Hayalet Gemi, yeni öykü
kamusunun genişlemesinde azımsanmayacak paya sahip.
Bu yazımda 90 Kuşağı’nın farklı tematiklerini oluşturan öykücülerin farklı
öznelliklerini nasıl kurduğuna değineceğim. Müge İplikçi, Özen Yula, Murat
Gülsoy, Aslı Erdoğan, Murat Yalçın, Dost Körpe, Türker Armaner, Ömer Ayhan,
Selçuk Orhan ve İnan Çetin’in kimi öykülerinden örneklerle öykünün yeni formunun
gerçekliğini örneklendirmeye çalışacağım. Saydığım isimlerin hepsi ilk iki
kitabıyla, diğer kitaplarını beklemeden, biçemini sağlamlaştırmıştır.
Ben anlatıcının hâkim olduğu anlatılarda, öznenin toplumsallıktan arındığına
tanık olmaktayız. Modernist öyküde anlatıcılar görünmezken, postmodern özne
görünürlük üzerinden kurulur bu öykülerde. Anlatıcının referansı kendi
benliğidir, bu da daha çok metinseldir. Bireysel öznellikler diyebiliriz buna.
Çoğu zaman anlatıcı eşyayla arasında bir mesafe kurar, bu mesafe de betimlemeci
bir yaklaşımı ortadan kaldırır. Gerçekliği belirsizlik üzerinden tanımlamaya
başlar. Realist öykünün çöküşü olarak adlandırabiliriz bu durumu. Artık anlatıcı
bize bir hikâye anlatmıyor, yaşama teğet geçen motifler, simgeler kurmaca yapıyı
belirler. Dost Körpe’nin “D” adlı öyküsü, minimalist ve imgeci bir bağlamda
söylediklerime iyi bir örnek olarak okunabilir:
“Deniz ağlatıyor, ağlatıyor her şeyi her şeyi bilinci duyarlılığı çıldırmamayı
keskin bir ok gibi güneşin göbeğinde ışıltılarını saçmaya zorlayan yakamozlar
dalgaları kesiyor yengeç duyargalarına beslenen tekne kemikleriyle anlatımları
deniz yutmayı seviyor yutmayı seviyor karanlığın ortasında yumuşamayanları.”
Öykü gittikçe (puntoları) küçülerek kendini tekrarlıyor, iki defa. Bu biçimsel
atraksiyonun kendisi bir kurmaca dildir. Farklı öznellik biçimleri kuran Körpe,
“DOC” adlı öyküsünde toplumsallıktan kopan bir öznenin nesnelerle oyunlar
yoluyla kurduğu ürpertici ilişkiyi, bilincin farklılaşmasını anlatır.
Aradalık ve gizemcilik pek çok öykücüde görebileceğimiz unsurlar. Aslı
Erdoğan’ın Hayatın Sessizliğinde adlı kitabındaki öyküleri tereddüt bağlamında
okuyabiliriz. Mütereddit anlatıcılar, bir yönüyle güvenilmez olduklarını
belirsizliklerle kanıtlıyorlar:
“Bu ses, yaşamın ardı sıra koşan, her adımda tökezleyen, eğilip onun bıraktığı
boş kabukları toplayan bu ses, biliyor onda konuşanın yaşam olduğunu... Ya ben?
Ben de bu ses kadar yorgunum... Ama nedir ki insan bir aynadan ve yankıdan
başka?”
Ömer Ayhan’ın Demir Özlü’den yola çıkarak 90 kuşağı için yaptığı “kent
gizemciliği” saptaması pek çok yazar için doğrudur. Ayhan’ın Suspiria adlı
kitabındaki öyküler de bu bağlamın içinde okunabilir. Gizem, korku, ürperti gibi
kötücül denebilecek duyguları öykülerinde müşahhaslaştırır Ayhan. “Suspiria”
adlı uzun öyküde anlatıcının çelişkili ifadeleri okuru tereddüte düşürür:
“Burada anlatıcı kimdir? Okulda bir öğrenci mi? Öykü öyle olduğuna tanıklık
edecek. Oysa kuruntuların metne kılavuzluk edeceği yazıya geçirildi bir kere. O
halde öğrenci kisvesi altında anlatacaklarını bitirip kenara çekilecek bir başka
‘şey’ mi anlatıcı. Sözgelimi, yalan makinesi sınavından alnının akıyla çıkma
çabasında, niyeti belirsiz hikâye anlatıcısı. Ya da kuruntuların güzergâhında
yanını yöresini şaşırmış meczup kişi. Okur, gerek duyarsan, karar sana aittir,
yakıştır, yaftala, uydur dilediğince..”
90 Kuşağı’nın öykücüleri arasında biçimselliği, deneyselliği kurmacanın bir
parçası olarak gören Murat Yalçın’ın Aşkımumya adlı kitabındaki öyküler,
öznelliğin biçimsellik üzerinden kurgulandığı metinler olarak okunmalıdır.
Biçimselliğin retoriği bile denebilir Yalçın’ın bahsettiğim öyküleri için.
Aslında biçimin bir mesaj/tavır olduğunu söylememiz lazım. Gerçekçi, mimetik
öznenin yerini, anti mimetik ve parçalı bir özne alır bu öykülerde. Böylelikle
gerçekçiliğin yanılsama üreten dili daha en başından yıkılır. Söz konusu
öykülerin pek azında bir resim bulursunuz. Öykü verili bir dilin evreninden
kurulu bir dilin dünyasına geçer. Bunu yaparak orjinalite fikrini de ortadan
kaldırmış oluyor öykücüler, tıpkı postmodern yazarlardaki gibi.
Farklı kadın öznellikleri kuran Müge İplikçi’nin, çizdiği politik çerçevenin
yanı sıra üçüncü dünyalılığı sorunsallaştırdığı Columbus’un Kadınları adlı
kitabı, başlı başına bir yenilik olarak görülmelidir. Sorunlarıyla var olan
kadınların yersiz yurtsuzluklarını anlatan İplikçi, aidiyetsizliği resimsizlik
biçiminde yansıtır. Öykülerdeki kadınların fotoğrafları isimleriyle sınırlıdır
sanki, çünkü öykünün dili gerçekçilikten olabildiğince uzaklaşmıştır. Tıpkı
İplikçi gibi Özen Yula’nın da ilk öykü kitabı Öbür Dünya Bilgisi’nde “belirsiz
gerçeklik” dediğim fluluk görülebilir:
“Öyküdeki kişilerden hiçbirini betimlemeyeceğim sizlere. Böylelikle her okura,
öykü kişilerini, kendi yaşamına ve birikimine göre kafasında canlandırma olanağı
sağlanmış olacaktır.”
Kuşku/tereddüt durumu; Türker Armaner’in “Eşik” adlı öyküsünde, öykü kişisinin
güncelerinden şüphe etmesi olarak karşımıza çıkar:
“Evine döndüğünde, çalışma masasına geçip bir önceki gece yazdıklarına baktı.
Hiçbiri doğru değildi. Yazılan hiçbirşeyin doğru olmadığını uzun süredir
düşünüyordu, artık yaşananların doğruluğundan da emin olamıyordu.”
İnan Çetin’in “Mihrisina” adlı öyküsünde öykü kişisine ninesinin aynı hikâyeyi
hep değiştirerek anlatması, anlatıcının gerçeğe ulaşmasını engelliyor...
Murat Gülsoy, Bu Kitabı Çalın adlı kitaptaki öykülerinde postmodern bir
öznelliği kuruyor. Metnin kendisine referans vermesi, metinselliği bir üst
kurmaca olarak yaratması, 90 Kuşağı’nın farklı bir kanadı olarak görülebilir.
Postmodern düşünceye uygun olarak hayatı da metinselleştiren Gülsoy “Yazarın
Belleği” adlı öyküde, yazarlığı dolayısıyla yaratıcılığı sorunsallaştırıyor.
Anlatmanın değil de aktarmanın tercih edilmesi kimi zaman gerçekçiliğe karşı bir
tavırdır. Öykünün çıkış noktasının başka metinler üzerine olması sahiciliği
azaltarak zamanla bir ironiyi ortaya çıkarıyor.
Selçuk Orhan, Kansızlık8 adlı ilk öykü kitabında öykülemeyi tercih ediyor.
Gündelik hayatın öznelliğini sorgulayıcı bir tarzda sunuyor. Fluluğun aksine
öykülerinde görselliği çizen Orhan, kuşakdaşlarından bu yönüyle ayrılıyor.
Kitap-lık / Sayı: 118