Son Nefeste Acı Sözler
İdamlar, 13/14 Temmuz 1926 günü geceyarısı başlamış, saat 03’e kadar sürmüştü.
Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi suikast yapmayı
planladıkları Gaffarzade Oteli’nin köşesinde, diğerleri Hükümet Meydanı, Sarı
Kışla’nın önü ve Deparak civarında idam edilmişlerdi.
Ziya Hurşit, “...hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa, namusuyla ölmek daha
hayırlıdır” diyerek idam sehpasına yürürken “Kılıç Ali burada mı” diye sormuştu.
Kılıç Ali de görünmemek için yere çömelmişti. Cellât Ali’nin “Aman beyim...
vakit geçiyor, çabuk ol” densizliğine “Acelen ne be kuzum, telaş etme... ölecek
ben değil miyim? Gidiyorum işte... Hadi Allahaısmarladık” diye cevap verdikten
sonra soğukkanlı bir edayla sehpaya yönelmişti.
* * *
KANUNİ FAKAT HUKUKİ DEĞİL
Cumhuriyetin ilk döneminde rejime muhalefet edenlerin tepesinde ‘Demokles’in
Kılıcı’ gibi sallanan İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar
ancak hukuki değillerdi. Çünkü, mahkeme heyeti hukukçulardan değil, meclis
üyeleri arasından oy çokluğuyla seçiliyordu. Sanıkların avukat tutmaları, şahit
çağırmaları veya temyize gitme hakları yoktu. Sanıklar genel hukuk
prensiplerinin tersine, suçsuz olduklarını ispatlamakla yükümlüydüler, bunu
yapıncaya kadar suçlu kabul ediliyorlardı. Kararlar delillere göre değil, her
açıdan ‘sorumsuz’ kılınmış olan hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve
temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (idam dahil) derhal infaz edilirdi.
Faaliyette bulundukları dönemde 67 bin kişinin yargılandığı ve (asker kaçakları
hariç) yaklaşık 1.700 kişinin idama mahkûm edildiği İstiklal Mahkemeleri 4 Mart
1927’de hukuken sona erdiler ancak kuruluş kanunu ve ekleri 1949’e kadar
yürürlükte kaldı.
KISSADAN HİSSE
Manevi etkileri günümüze kadar süren bu mahkemelerin gördüğü en önemli dava 14
Haziran 1926’de İzmir Valiliği’ne yapılan bir ihbarla ortaya çıkan ve tarihe
İzmir Suikastı olarak geçen olayın zanlılarının yargılanmasıydı. Dava,
Cumhuriyetin ilk muhalif partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 3 Haziran
1925’de, Şeyh Said İsyanı ile ilişkilendirilerek kapatılmasından sonra
muhaliflere karşı verilen mücadelenin son aşamasını teşkil etti. Suikasta
karışanları cezalandırmak bahanesiyle yargılamanın çerçevesi öylesine
genişletildi ki, iki ay içinde Mustafa Kemal’e muhalefet eden tüm kadrolar
tasfiye edildiler. Sistemin iliklerine işlemiş hukuk dışılığın kökenlerini
kavramak açısından bu davanın önemli olduğunu düşündüğümden bu hafta 26
Haziran-13 Temmuz 1926 arasındaki İzmir yargılamalarını, önümüzdeki hafta ise 2
Ağustos-26 Ağustos 1926 arasındaki Ankara yargılamalarını ele alacağım. Merak
edilmesin, ‘Ermeni Meselesi’ ve ‘arşivler’ konusunu unutmuş değilim...
GİRİTLİ MOTORCU ŞEVKİ’NİN İHBARI
Halkın nabzını tutmak amacıyla bir yurt gezisine çıkma kararı alan Mustafa
Kemal, 8 Mayıs 1926’da Ankara’dan ayrılıp Konya, Tarsus ve Mersin ’e gelmiş,
Taşucu Bucağı’ndaki çiftliğinde beş gün kaldıktan sonra, 16 mayısta Adana’ya, 18
mayısta tekrar Konya’ya, 20 Mayıs 1920’de Bursa’ya, 13 haziranda da Balıkesir’e
geçmişti. Tam 14 haziranda İzmir’e doğru yola koyulacağı sırada İzmir Valisi
Kazım (Dirik) Bey’den bir telgraf almıştı. Telgrafta “şahs-ı devletlerine karşı
tertip edildiği anlaşılan mel’unane bir suikast teşebbüsü ortaya çıkarılmış
olduğundan” İzmir’e hareketlerinin ertelenmesi rica ediliyordu.
Valiliğe yapılan ihbara göre eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, eski İttihatçı
subay Sarı Efe Edip ve üç tetikçi Kemeraltı’nda Mustafa Kemal’i öldürmeyi
planlıyorlardı. Suikastçıları Sakız’a kaçıracak olan Giritli motorcu Şevki,
suikast günü yaklaşırken, Sarı Efe Edip’in gizlice İstanbul’a gitmesinden
şüphelenerek olayı ihbar etmişti Giritli Şevki’nin verdiği bilgiler ışığında ilk
tutuklanan Gaffarzade Oteli’nde kalan Ziya Hurşit oldu. Adli Kısım Amiri Mehmet
Ali Bey’in “teslim ol ve derhal ayağa kalk” talimatına hiç karşı koymadan uyan
Ziya Hurşit, memurlara karyolasının altındaki bombalarla silahları kendi
elleriyle teslim etmişti. Galip Paşa Oteli’nde kalan tetikçiler Çopur Hilmi, Laz
İsmail ve Gürcü Yusuf da benzer şekilde yakalanmışlardı. Sarı Efe Edip ise
İstanbul’da Bristol Oteli’nde tutuklanmıştı.
İDDİANAMEDE OLMAYAN YOK
Bu andan itibaren büyük bir tutuklama kampanyası başladı. Bazı kaynaklara göre
130 kişi olayla ilgili olarak sorgulandı. Zanlıların ifadelerinden mi yoksa bu
işi muhaliflerin tasfiyesi için iyi bir fırsat olarak gören bazı yetkililerin
katkılarından mı ortaya çıktığı belli olmayan senaryoya göre, suikast fikri eski
Ankara Valisi Abdülkadir’den çıkmış, Abdülkadir meselesi eski Lazistan Mebusu
Ziya Hurşit’e açmış, Saltanat’ın kaldırılması ve Topal Osman’ın öldürülmesi
olaylarından dolayı Mustafa Kemal’e yıllardır husumet besleyen Ziya Hurşit,
iktidarı tekrar ele geçirmek isteyen İttihatçıların eski Maarif Nazırı, İzmit
Milletvekili Şükrü Bey’le temas kurmuştu. Şükrü fikri İttihatçıların İaşe Nazırı
‘Kara’ Kemal’e açmıştı. Ziya Hurşitbir yandan da eski İttihatçı fedailerden
Çopur Hilmi, Laz İsmail ile Gürcü Yusuf’u örgütlemişti. Çeteye daha sonra
Mustafa Kemal’in Samsun’a giden Bandırma Vapuru’ndan yol arkadaşı Miralay
‘Ayıcı’ Arif Bey de katılacaktı. Ekip, suikast için önce Çankaya köşkü civarını,
daha sonra TBMM binası ile Heyet-i Vekile’nin toplandığı binayı, ardından
Anadolu Kulübü ile Türk Ocağı binasını düşünmüş ancak her yerin bir kusuru
ortaya çıkınca suikastçılar yönlerini İstanbul’a çevirmişlerdi. Mustafa Kemal
İstanbul’a gitmeyince bu plan da yatmıştı. Mustafa Kemal’in Bursa’ya gideceği
haberi duyulmuş, keşif için Laz İsmail yanına eşim diye tanıttığı Naciye Nimet
isimli bir kadını alarak Bursa’ya gitmişti. Bursa’nın suikast için uygun
olmadığı anlaşılınca son olarak Mustafa Kemal’in gideceğini duydukları İzmir’de
karar kılmışlardı.
KEMERALTI’NDA PUSU
Suikast, Başoturak’la Yemiş Çarşısı’ndan gelen sokakların, Kemeraltı’nda Hükümet
Caddesi ile birleştiği mevkide yapılacaktı. Burada yol daraldığı için Mustafa
Kemal’in aracı yavaşlayacak, dört yol ağzında Nuri adlı birinin tuhafiye
dükkânında pusu kuran Laz İsmail ve Gürcü Yusuf tabancaları ile ateş edecekler,
gerekirse bomba kullanılacaklardı. Başarılı olunmazsa Ziya Hurşit ateş edecek ve
hemen otomobile binerek buradan uzaklaşacak, Giritli Şevki’nin motoruyla Sakız
Adası’na kaçacaklardı. Ancak Mustafa Kemal bilinmeyen bir nedenle İzmir’e
gelişini bir gün erteledi ve plan daha önce anlattığımız şekilde ortaya çıktı.
BOMBACI KADIN KİM?
Mustafa Kemal 16 haziranda İzmir’e geldi ve Naim Palas Oteli’ne yerleşti.
Suikast girişimi ertesi gün kamuoyuna açıklandı ve büyük bir infial yaşandı. 19
haziranda Mustafa Kemal “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır,
fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” diye biten ünlü
mülakatını verdi.
22 haziranda Mustafa Kemal’in İsviçreli sanatçı ve gazeteci Emile Hüderbrand’a
söyledikleri ise gerçekten kafa karıştırıcı idi: “... Yoluma yerleştirilen bu
katillerden bir grup beni ve maiyetimi taşıyacak otomobillere el bombaları
yağdıracaklarmış. Hatta daha da ileri gittiler ve yıllardır benim davamla
özdeşleşmiş, benim sadık bir siyasal arkadaşım olmuş, zaman zaman da
danışmanlığımı yapmış bir kadını iğfal ettiler. Bu kadını, aldığımda patlayacak
ve etraftaki herkesi yok edecek, içine bomba saklanmış bir buketi bana sunmak
menfur görevini kabul ettirmişler. Kötü yola sevk edilmiş olan bu kadın
merhamete layıktır. Çünkü vatanın iyiliği için böylece kendi canını da feda
etmeye kandırılmıştır... Ama onun suikasttaki rolü affedilecektir, çünkü
vicdanının dürtmesiyle, benim niyet ettiğim geziyi iptal etmeme el verecek kadar
zamanında yetkililere itirafta bulunmuştur…” (Aktaran Mete Tunçay, “Los Angeles
Times Temmuz 1926”, Tarih ve Toplum, Sayı 53, Mayıs 1988, S. )
Mülakat kafa karıştırıcı idi çünkü, Valiliğe göre ihbarı Giritli Şevki yapmıştı.
Mustafa Kemal ise ‘yıllardır davasıyla özdeşleşmiş bir kadın’dan söz ediyordu. O
yıllarda pek çok kişi Halide Edip’ten (Adıvar) şüphelenmişti. Daha sonra bu
kadının Laz İsmail ile Bursa’ya keşif yapmaya giden Naciye Nimet olduğu
söylendi. Ancak bu kadının ne zaman ve nasıl Mustafa Kemal’in ‘siyasal dava
arkadaşı’, hatta ‘zaman zaman danışmanı’ olduğu konusu hiçbir zaman açıklığa
kavuşmadı.
TERAKKİPERVERCİLER TUTUKLANIYOR
Olaya geri dönersek, suikast haberini alan Başbakan İsmet Paşa durumu derhal
Ankara İstiklal Mahkemesi’ne bildirmiş, özel bir trenle Ankara’dan yola çıkan
Mahkeme Heyeti, 17 Haziran 1926’da İzmir’e gelmişti. Ancak, heyet daha yola
çıkmadan, Şeyh Said İsyanı ile ilişkilendirilerek bir yıl önce kapatılan
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) üyelerinin tutuklanması için emir
vermişti. Çünkü iddialara göre, Sarı Efe Edip, suikastı Partinin Umumi
Heyeti’nin planladığını söylemişti. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun
milletvekili dokunulmazlığını düzenleyen 17. Maddesi açıkça çiğnenerek
tutuklananlar arasında Miliz Mücadele’nin önder kadrosundan Kazım Karabekir, Ali
Fuat (Cebesoy), Refet (Bele), Cafer Tayyar (Eğilmez), Bekir Sami (Kunduh) ve
Rüştü paşalar ile TpCF’nin milletvekilleri ve İttihatçıların Maliye Nazırı Cavit
Bey vardı. (Bir hata yapılmış ve TpCF Kastamonu Mebusu Halit Bey’in tutuklanması
unutulmuş, onun yerine muhalefetle hiç ilgisi olmayan Erzurum Mebusu Câzım Bey
tutuklanmıştı.) İddialara göre motorcu Şevki’nin olaya karıştırdığı eski
başbakan Rauf (Orbay) Bey, bir süre önce ‘sağlık nedenleri yüzünden’, Dr. Adnan
Adıvar ise tam o günlerde ‘tesadüfen’ Fransa’ya gittiklerinden tutuklanmaktan
kurtulmuşlardı. Kara Kemal ile eski Ankara Valisi Abdülkadir ise kaçmışlardı.
İSMET PAŞA’NIN MÜDAHALESİ
Ankara Etlik’teki evinden apar topar alınan Kazım Karabekir, mahkeme gününe
kadar, İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün alt katında, penceresi demirlerle kapalı bir
odada yer şiltesinde yatırılmıştı. İsmet Paşa, ortada ciddi bir kanıt olmadan
Milli Mücadele’nin önderlerinin soruşturmasız, kanıtsız tutuklanmasının bir
skandal olacağını söylediyse de sadece Kazım Karabekir’in serbest bırakılmasını
sağlayabilmişti. Ama Mahkeme Heyeti İnönü’yü mahkeme kararını engellemek suçuyla
tutuklamakla tehdit etmişti. Durumu kendisine aktaran İsmet İnönü’ye Mustafa
Kemal’in ‘İstiklal Mahkemeleri bağımsızdır, kararlarına karışamam’ demesi İsmet
İnönü’nün aklına başını getirmiş olmalı çünkü başbakan, 22 haziranda Meclis
tarafından İstiklal Mahkemesi’ne verilmiş olan yetkilerin yerinde olduğunu
anladığını, Kazım Karabekir’in tutuklanmasını uygun bulduğunu, mahkemenin vatan
ve cumhuriyet için yaptığı çalışmanın Türk Milleti için hayırlı bir adalet
örneği olacağına inandığını belirten telgrafı çekmiş ve muhtemelen siyasi
hayatını kurtaran önemli bir manevra yapmıştı.
‘Dört Aliler Divanı’ İşbaşında
Zanlılar, Suikastçılar’, ‘Onlarla İlişkili Olanlar’ ve ‘Eski İttihatçılar’
olarak üçe ayrılmıştı. 49 kişilik ilk iki grubun yargılanmasına 26 Haziran 1926
cumartesi günü Milli Kütüphane’nin yanında bulunan Elhamra Sineması’nda
başlandı. Mahkemenin başkanlığını Afyonkarahisar Milletvekili ‘Kel’ Ali (Çetinkaya),
savcılığını Denizli Milletvekili Necip Ali (Küçüka), üyeliklerini Gaziantep
Milletvekili ‘Kılıç’ Ali, Aydın Milletvekili Dr. Reşit (Galip), yedek üyeliğini
de Rize Milletvekili ‘Laz’ Ali (Zırh) beyler yapıyordu. Mahkeme halk arasında,
Ali adlı dört üyesinden dolayı ‘Dört Aliler Divanı’ olarak adlandırılmıştı.
ZİYA HURŞİT’İN SAVUNMASI
Baş zanlı Ziya Hurşit sözlü savunmasında “ Ben (Savcının iddia ettiği gibi)
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tağyir veya tadile teşebbüs etmedim. Büyük Millet
Meclisi’ni vazifelerini ifaden men etmek de hatırımdan geçmemiştir. Yalnız
suikast yapacaktım. Muhakemem esnasında da bunun sabit olduğunu gördünüz. Beni
ancak Ceza Kanunu’nun 46. maddesine göre cezalandırabilirsiniz. O da şudur:
Suikast fikri tahakkuk etmemişse... cürümü bir seneden eksik olmamak üzere
kalebentliğe tahvil olunur. Ben suikastı... yaptıktan sonra hükümeti devirmek,
meclisi vazifeden menetmek isteseydim, memleketten bir tarafa ayrılmaz burada
kalırdım. Hâlbuki siz de anladınız. Ben Sakız’a kaçacaktım. Hülasa, kanun
sarihtir. Kanunun sarahaten cezalandırdığı fiillerden maada hiçbir suretle ceza
verilemez” demişti.s(Feridun Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzü, C.I, Ekicil
Tarih Yayınları, 1955, s. 105.) Ziya Hurşit
ayrıca Rauf Bey, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa ile bu konuyu hiç
konuşmadığını da belirtmişti.
Tetikçiler Gürcü Yusuf Laz İsmail ve Çopur Hilmi aldatıldıklarını söyleyerek
affedilmelerini istemişlerdi. Sarı Efe Edip olayı Celal (Bayar) Bey’e ihbar
etmek için İstanbul’a gittiğini söylemiş ama neden ihbarı yapmadığını
açıklayamamıştı. Çoğu milletvekili olan diğer sanıklar da suçsuz olduklarını
söylemişlerdi.
PAŞALARIN İDDİASI • Ertesi günkü celsede yargılanan ‘Milli Mücadele Paşaları’
hükümetin zaten, Mustafa Kemal’e yönelik bir suikast hazırlığından haberdar
olduğunu, hatta suikastçıların arasına emekli jandarma yüzbaşısı Sarı Efe Edip’i
soktuğunu söylediler. İma ettikleri, suikast girişiminin kendilerini suçlamak
için kasten önlenmediğiydi. Hakikaten de, Sarı Efe Edip duruşmada ‘benim bu
konudaki hizmetlerim dikkate alınmadı’ dediğinde, mahkeme başkanı tarafından
sert bir şekilde susturulmuştu. Kazım Karabekir’le Mahkeme Başkanı Kel Ali
arasında TpCF konusunda çıkan tartışmaların davanın bir suikast davası olmayıp
bir siyasi dava olduğunu göstermesinden endişe ettiği anlaşılan Mustafa Kemal,
Mahkeme heyetini balo bahanesiyle konakladığı Çeşme’ye çağırmış ve çok ağır
şekilde azarlamıştı. İddialara göre mahkeme kurulu, pencereden atlayıp kimseye
görünmeden İzmir’e dönmüştü.
8 temmuzdaki duruşmada savcı olayın iki yüzü olduğunu, birinci yüzde
Cumhurbaşkanına yönelik suikastın, ikinci yüzde ise ‘eski İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin ileri gelenlerinin oluşturduğu Kara Çete’nin hükümeti devirme
planlarının’ olduğunu söyleyerek, yurt dışında olan Rauf Bey, Dr. Adnan Bey ile
İttihatçıların Maliye Nazırı Cavit Bey’in Ankara’da yargılanmasını istemişti. Bu
teklif kabul edilerek dokuz kişinin dosyası ayrıldı ve karar aşamasına geçildi.
KARAR AÇIKLANIYOR
13 Temmuz 1926 günkü duruşmada, Şeyh Said İsyanı’ndan başlayarak bir siyasi
değerlendirme yapıldıktan sonra karar açıklandı. İkisi (eski İaşe Nazırı Kara
Kemal ve eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey) gıyabında olmak üzere 15 kişiye,
cumhurbaşkanına suikast düzenlemekten değil, ‘Anayasa’nın bir kısmını veya
tamamını ve Meclis’i kaldırmaya çalışanlara veya bu işi cemiyet kurarak
yapanlara idam cezası verilir’ diyen Ceza Kanunu’nun 55. ve 57. maddeleri
uyarınca idam cezası verildi. İdama mahkum edilenler eski Lazistan Milletvekili
Ziya Hurşit ve adamları Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopur Hilmi, istihbarat
yüzbaşısı Sarı Efe Edip, İzmit Milletvekili Ahmet Şükrü Bey, Saruhan
Milletvekili Abidin Bey, İstanbul Milletvekili İsmail Canbolat, Erzurum
Milletvekili Rüştü Paşa, Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet Bey, Eskişehir
Milletvekili Miralay Arif Bey, emekli baytar Rasim Savcı, başlangıçta Rüştü
Paşa, İsmail Canbolat ve Halis Turgut hakkında ‘suikast planından haberleri
olduğu halde hükümeti bilgilendirmemek suçundan 10’a yıl kürek cezası’ talep
ettiği halde, bu üç kişinin kendilerini savunmaya kalkışmaları üzerine
cezalarını idama çevirmişti.
Giritli Şevki hem beraat etti hem de 6.500 lira para ödülü ile taltif edildi.
Laz İsmail ile Bursa’da keşif yapan ve büyük ihtimalle Mustafa Kemal’in
Hüderbrand’a verdiği mülakattaki gizemli bombacı Naciye Nimet ise beraat etti.
Bu karar, onun da Sarı Efe Edip gibi polis ajanı olduğu şüphesini yaratıyordu.
Milli Mücadele paşaları da beraat ettiler. Bazıları bu kararda Mustafa Kemal’in
paşalara yeterli dersin verildiğine kanaat getirerek, geri adım atmasının payı
vardı. Bazıları ise Kazım Karabekir yargılanırken, mahkeme salonunu dolduran
üniformalı subayların ve İzmir semalarında alçak uçuş yapan uçaklardan atılan
‘Kazım Karabekir suçsuz’ yazılı kâğıtların rolü olduğunu söylediler. Nitekim
paşaların beraat kararı açıklandığında hem mahkemede, hem de dışarıda büyük
tezahürat yapılmıştı.
Son Nefeste Acı Sözler
İdamlar, 13/14 Temmuz 1926 günü geceyarısı başlamış, saat 03’e kadar sürmüştü.
Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi suikast yapmayı
planladıkları Gaffarzade Oteli’nin köşesinde, diğerleri Hükümet Meydanı, Sarı
Kışla’nın önü ve Deparak civarında idam edilmişlerdi.
Ziya Hurşit, “...hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa, namusuyla ölmek daha
hayırlıdır” diyerek idam sehpasına yürürken “Kılıç Ali burada mı” diye sormuştu.
Kılıç Ali de görünmemek için yere çömelmişti. Cellât Ali’nin “Aman beyim...
vakit geçiyor, çabuk ol” densizliğine “Acelen ne be kuzum, telaş etme... ölecek
ben değil miyim? Gidiyorum işte... Hadi Allahaısmarladık” diye cevap verdikten
sonra soğukkanlı bir edayla sehpaya yönelmişti.
YOLCU YOLUNDA GEREK
Laz İsmail sehpayı görünce “Vay anasını, bu ha? Ben de başka şey zannediyordum.
Bunu çok seyrettim... hadi öyleyse gayret bizden kuvvet sizden. Ama tez olun,
canımı çok acıtmayın, ipimi boğazıma iyi geçirin...” demişti. Gürcü Yusuf’un son
sözleri, “Yazık değil mi bana? Niçin böyle yapıyorsunuz? Beni affedin...” olmuş,
baytar Rasim “Yolcu yolunda gerek... haklı haksız gidiyoruz işte... Ne diyeyim,
mukadderat... Memleket selamet bulsun” demekle yetinmişti. Ayıcı Arif, Mustafa
Kemal’e hitaben “Yirmi yıllık arkadaşınızım. Birçok meydan muharebesinde size
fedakârane hizmet ettim. Ölüme yaklaştığım şu dakikalarda beni affedeceğinize
eminim” şeklinde bir mektup yazdıktan sonra kendisine yaklaşan imama “...Ben
bilirim yapacağım işi. Çekil işine bak sen” diyerek sehpaya çıkmıştı.
İsmail Canbolat idam fermanını soğukkanlıca dinlemiş ve “Hay hay” demekle
yetinmişti. Halis Turgut “Çocuklarıma söyleyin katiyen siyasetle uğraşmasınlar.
Okusunlar çalışsınlar, fikir adamı olsunlar. Yaşasın mefkûrem. Payidar olsun
Türklük!...” diye bağırmıştı.
İKİ KEZ ÖLMEK
Şükrü Bey’in iki kez idam edilmesi gerekmişti, çünkü ilk seferde boynundaki ip
kopmuş ve yarı ölü halde sandalyeden yere yuvarlanmıştı. Son nefesini, epey
direndikten sonraki ikinci denemede vermişti. Ziya Hurşit’in bile olaya
karıştığını söylemediği Abidin Bey, söyleyecek bir şeyiniz var mı sorusuna
“Hayır söylenecek şeylerin hepsini söyledim. Anlatamadım. Şimdi ne isterseniz
yapın. Kuvvet sizde” demiş, ancak idam yerine intiharına izin verilmesini
istemişti.
Sarı Efe Edip Cellât Ali’ye “Beni fazla eziyete sokma, elini çabuk tut” demişti.
Hafız Mehmet ise “Zulüm ile yapılan bina payidar olmaz!” diye bağırmıştı. Rüştü
Paşa gözlerinden boşalan yaşları açıklamak için “Korkumdan değil... Harp
meydanlarında bin defa ölüme göğüs gerdim... fakat gözlerimi bile kırpmadım.
Ölümün böylesi kahrediyor insanı, ne olur beni kurşuna dizin! ...ve bilin ki
masumum... bir hatanın kurbanıyım...” demişti.
İdam edilenler saat 10’a kadar sehpalarda bırakılmış, akın akın gelen şehir
halkına teşhir edilmişlerdi. Sonra önce Karantina’daki Merkez Hastanesi’ne
oradan da üzerindeki eşyalar alınarak Kadifekale civarındaki Kokluca
Mezarlığı’na gömülmüşlerdi. Böylece muhalefetin tasfiyesi sürecinin ilk perdesi
büyük başarı ile tamamlanan tasfiye sürecinin doğrudan İttihatçıları hedef alan
ikinci perdesi 2 Ağustos 1926’da Ankara’da açılacaktı...
(Son sözler için bkz. Kandemir, a.g.e., s.115-124; Azmi Nihat Erman, İzmir
Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, Temel Yayınları, 1971, s. 157-167; Osman Selim
Kocahanoğlu, Atatürk’e Kurulan Pusu, İzmir Suikastının Perde Arkası, Temel
Yayınları, 2003, s. 354-372.)
Taraf
22/06/2008