I. “ÖLMEYE GELDiK”
Futbol, Türk popüler kültürünün can alıcı ögeleri arasında yer alıyor. Popüler
futbol kültürü, özellikle 1980’li yıllarla birlikte, popüler bilinçteki anlam,
tema, kod, mit ve söylemlerin etrafında örgütlendiği anlamlandırma sisteminin
yoğunlaştığı bir temel “metin” haline geldi.
Bizim burada “futbol kimliği” olarak adlandıracağımız kollektif aidiyet,
neredeyse tüm diğer öznellikleri üstbelirler bir nitelik kazandı. Gündelik
hayatımızın en popüler “metin”lerinden biri olmasına, “onunla yatıp onunla
kalkmamıza” ve uğruna “canımızı feda etmemize” rağmen, futbolun toplumsal
anlamı üzerine -Kozanoğlu (1990) dışında- pek çalışma olmaması ilginçtir. “Üç
Büyükler” etrafında yoğunlaşan futbol kimliğinin söylemsel kuruluşu, popüler
tribün kültürünün yapılanışı ve hegemonik pratiklerin bir alanını oluşturması,
medyatik futbol söylemi, futbol kimliğinin diğer kollektif aidiyetlerle
eklemlenişi vb. sahip oldukları toplumsal ağırlıkla hayli orantısız bir
analitik ilgi görüyor. Bunlar arasında, son yıllarda daha belirgin bir hale
gelen ve “Galatasaray the Magnificient” sayesinde “Avrupa’yı fethetmemiz” ve
“artık Avrupalı olduğumuz” yolundaki -tuhaf bir şekilde paradoksal- ifadelerde
ve “Aboneyiz abone, PKK’yı...” gibi uyarlamalarda dile gelen milliyetçi
temaları saymak gerekir.
Popüler futbol kültürü, toplumsal anlamlarla eklemlenmesi ve toplumsal ve
siyasal kimliklerin söylemsel (yeniden) kuruluşunda oynadığı rol bakımından
dikkate değer bir özellik arzediyor. Bu yazıda, popüler kültürel bir form olarak
futbolun toplumsal ve siyasal kimliklerle olan ilişkisini milliyetçilik ile
eklemlenmesinde odaklaşarak inceleyeceğiz.1
II. POPÜLER-KÜLTÜREL BiR FORM OLARAK FUTBOL
Futbolun toplumsal ile ilişkisi konusunda iki ana bakıştan söz edilebilir.
Bunlardan birincisi, oyunu (ve daha genel olarak sporu) toplumsal anlamlardan
bağımsız bir “doğal” ya da “fizik” faaliyet olarak gören ve “siyasete alet
edilmemesini” isteyen bakıştır. Futbol kültürünün daima toplumsal (ve
dolayısıyla siyasal) bir bağlamın içinde yeralıyor olması ve “dışarıdan
müdahaleler”le sık sık “doğallığına” halel getirilmesi, bu bakışı zor durumda
bırakıyor. Hele de oyunu “doğal” bir faaliyet olarak gören sportif söylemin
kendisinin de tarihsel olduğu düşünüldüğünde...
İkinci bakış ise, futbolun, kitlelerin topyekûn bir şekilde denetlenmelerini,
“gerçek hayat”tan uzaklaştırılmalarını ve “kültürel aptallar” haline
getirilmelerini sağlayan bir “afyon” olduğunu iddia ediyor. “Manipülasyon”,
“aldatma-kandırma”, “mevcut egemenlik ve tabiyet ilişkilerini içselleştirme”,
“depolitizasyon”, “kültürel deformasyon” gibi metaforlara başvurularak futbol
dünyasını çözümleme çabaları, gündelik hayatın popüler “metin”lerinden biri olan
oyunun karmaşık ve çelişkilerle yüklü toplumsal anlamını kavramaktan uzaktır.
Mevcut toplumsal ilişkileri yeniden üreten ve kitleler nezdinde meşrûlaştıran
basit bir araç bakışı, futbolun sergilediği mitik, dinsel, sembolik, sınıfsal,
ataerkil, millî vb. anlam yükünün hakkını verememektedir.
Popüler futbol kültürü, farklı bilinç biçimleri ve söylemlerin, farklı
toplumsal güçlerin üzerinde mücadele ettikleri kültürel formlardan biridir.
Toplumsal anlamların (yeniden) üretildiği, yapıldığı, bulunduğu, bozulduğu,
dönüştürüldüğü bir zemin olarak, hegemonik-toplumsal pratiklerin bir boyutunu
oluşturmaktadır. Popüler futbol kültürü, tıpkı popüler kültürün diğer formları
gibi, toplumsal ilişkilerin ve bunların dönüşümünün popüler bilinç(ler)deki
hayali kuruluşuna işaret eder ve boyuneğme/direniş diyalektiğine dayanan bir
kültürel mücadele alanı oluşturur. “Halk oyunu” olarak futbol, popüler
öznelliklerin karmaşık, iç içe geçmiş ve çelişik bir halde kurulduğu, ifade
edildiği ve maddileştiği bir “derin oyun”dur.
Sporu, toplumsal sınıflar arası bir mücadele alanı olarak tanımlayan
Bourdieu’nun da belirttiği gibi, “sporun toplumsal tanımı bir mücadele
nesnesidir, sportif pratikler alanı, başka şeylerin yanısıra, sportif
pratiklerin meşrû tanımını ve sportif faaliyetin meşrû işlevini -amatörlüğe
karşı profesyonellik, katılımcı spora karşı seyirci sporu, ayırıcı spora (elit
sporu) karşı popüler spor (kitle sporu)- tekelci bir tarzda tanımlamanın
sözkonusu olduğu bir mücadele alanıdır; bu alanın kendisi, daha geniş bir
mücadele alanının, meşrû bedeni ve bedenin meşrû kullanımını tanımlama
mücadelesinin bir parçasıdır...” (Bourdieu, 1978: 826).
Anlam, kod, değer ve mitlerin iletildiği, yeniden üretildiği, tecrübe edildiği,
bulunduğu anlamlandırma sisteminin bir parçası olarak spor (özellikle de
futbol), toplumsal sınıfların “yapılışında”, millî kimliklerin kuruluşunda,
etkin, saldırgan, güçlü erkeklik mitinin cisimleşmesinde, çilecilik ve
hazcılık gibi bedene ilişkin ahlâki kategorilerin vücut bulmasında ihmal
edilemez bir katkıya sahiptir. Sözgelimi, özellikle 6. yüzyılda, Bizans
İmparatorluğu’nda “maviler” ile “yeşiller” arasında yapılan araba yarışları,
toplumsal-ekonomik farklılıklarla da örtüşen (ortodoks trinöterler ile
monofisitler arasındaki) dinsel-siyasal kutuplaşmaları ifade ediyordu (Schapiro,
1989: 78).
Öte yandan, 18. ve 19. yüzyıl kalabalıklarının sportif faaliyetleri, merkezî
iktidara karşı bir muhalefeti içeriyor, “Çitleme Hareketi”, köylülerce futbolun
erken biçimleri dolayımıyla protesto ediliyordu.
Egemen sınıflar, şiddetin denetlendiği, sıkı kuralları olan, “centilmenliğe
yakışır” sporlar yaparken, halk kitleleri, düzen ve kural tanımayan, şiddetin
sınırlanmadığı oyunlarla kendilerini ifade ediyordu. Futbolun 1840’lardan
sonra gelişen ve egemen sınıflarca yönlendirilen “uygarlaşma süreci”, oyunun
sıkı kurallara bağlanması ve fizik güç kullanımı üzerinde otokontrol
kurulmasını içeriyordu. Kalabalıklarca çok sevilen horoz döğüşü, köpek döğüşü
gibi oyunların yasaklanması bu sürecin bir ürünüydü. İngiltere’de, 1840’larda,
sokak aralarında ve caddelerde oynanan Shrove Tuesday futbolunun “ahlâki
yozlaşma”, “ayaktakımının biraraya gelmesi”, “mülkiyete zarar verilmesi” gibi
gerekçelerle yasaklanması (Burke, 1992: 303) ve buna karşılık avamdan gençlerin
“sokaklara sahip çıkması” ise, popüler futbol kültürü üzerindeki mücadelenin bir
başka örneğiydi.
Tüm bunlara, günümüz Britanya’sındaki Futbol Taraftarları Derneği ile
taraftarlarca çıkarılan yayınların (“football fanzines”) oyunun metalaşması ve
medyatikleşmesine gösterdikleri tepkiyi ve Thatcher Hükümetinin aldığı ağır
polisiye tedbirlere ve taraftarlar için kimlik kartı düzenlenmesi tasarısına
başarıyla karşı koymalarını eklemek gerekir.
Futbol, “biz” ve “onlar”, özdeşlik ve farklılık ilişkisinin söylemsel olarak
(yeniden) kuruluşunda öteden beri önemli bir rol oynamıştır. Popüler futbol
kültürü, sınıfsal, millî, etnik, dinsel, ataerkil vs. kimliklere eklemlenerek,
“ötekilik” formlarının üretilmesine katkıda bulunmuştur. Zaten kollektif
aidiyet biçimlerinin kendileri de, “havada” oluşmazlar; eğlence, müzik, futbol,
giyim vb. gündelik hayat pratiklerinde kurulur ve tecrübe edilirler. Ancak, şu
noktayı derhal vurgulamakta yarar var: Futbol çeşitli özne konumlarının bir
“gösteren”i olarak ele alınabilirse de, böyle bir işleve indirgenemeyecek bir
anlam matrisini de sunmaktadır. İçerdiği umut ve korku, sevinç ve hayal
kırıklığı, haz ve acı, savunma ve saldırı, galibiyet ve mağlubiyet, fizik güç
ve şiddetin denetimi gibi kutupsallıklar dolayımıyla, insanî varoluşun
evrensel çelişkilerini cisimleştirmekte ve böylece mimetik ve kathartik bir
anlam kazanmaktadır.
Takım/kulüp, taraftar, seyirci, “holigan”, oyuncu altkültürlerinin bütününü
kapsayacak bir şekilde tanımlanabilecek olan olan futbol kimliği, diğer
toplumsal anlamlar ve öznelliklerden bağımsız bir şekilde varolmasa ve
bunların bir kesişim noktası ve “gösteren”i olsa da, tekil anlamlara ya da
öznelliklere indirgenemeyecek bir özgüllük ve özerkliğe sahip görünmektedir.
Kültürel formasyonun bütününü basit bir şekilde yansıtmaktan çok, kendine özgü
ve “farklı” bir tarzda yeniden harmanladığı ve ritüelistik, teatral, mimetik
ve kathartik karakteriyle üstbelirlediği için, özerk bir “futbol kimliği”nden
söz edilebilir.
Bu çerçevede, günümüz futbolunun “kutsal” bir nitelik kazandığını ve hatta
“laik bir tanrısallık”ın “gösteren”i haline geldiği vurgulanmalıdır. Bunun en
bariz örneklerinden biri, ölen Liverpool taraftarlarının küllerinin Anfield
Stadyumu’na serpilmesi geleneğidir (Elias ve Dunning, 1986: 222).2 Takım ya da
oyunla özdeşleşmenin küller dolayımıyla maddileşmesine işaret eden bu edim,
futbol sahasını bir “tapınak” ve oyunu da “kutsal” bir pratik olarak kuran bir
anlamlandırmadır. Benzer bir şekilde, Hillsborough faciasından sonra, futbol
taraftarlarının stadyumda düzenledikleri cenaze töreni ve adadıkları
“kurban”lar, oyunun kutsallığını gösteriyordu (Taylor, 1991).
III. “BiZ” VE “ONLAR”
Bilindiği üzere, millet, söylemsel olarak oluşturulan “hayali bir topluluk”tur
(Anderson, 1983). Milli kimlik ise, belirli ortak anlam, kod, simge, ritüel,
mit vb. temelinde kurulan bir eşitlik (“biz”) ve farklılık (“ötekiler”)
ilişkisinin ürünüdür. Öte yandan, bir ideolojik söylem olarak milliyetçilik,
bu ilişkinin, “rakip”, “düşman”, “ezen”, “tâbi” vb. olarak “onlar”a karşı
antagonistik bir tarzda eklemlenmesini temsil eder.
Genelde popüler spor kültürü ve özelde de popüler futbol kültürü, millî
kimliklerin (yeniden) kuruluşuna çeşitli biçimlerde katkıda bulunur. Spor,
“varolabilecek ‘küçük’ iç bölünmeleri aşarak ve yerinden ederek, milletin ‘biz’
olarak kurulmasını sağlayan bir alandır” (Clarke ve Clarke, 1982: 65-6).
Takımlar, oyuncular, atletler, renkler vb. hayali bir topluluk olarak milletin
kurulduğu, temsil edildiği ve maddileştiği söylemsel oluşumların momenti
haline gelir... Toplumsal-siyasal alanların içerdiği muhtelif “biz/onlar”
ilişkileri, popüler bilinçte, takımların ve oyuncuların “bizim takımımız” ve
“bizim çocuklarımız” olarak anlamlandırılması yoluyla, farklı bir “biz/onlar”
ilişkisinde aynı kutbu oluşturur. Atletler, futbolcular vb. içkin millî ve
ırksal karakteristiklerin taşıyıcıları, temsilcileri olarak sunulurlar.
İngilizlerin soğukkanlılıkları, siyahların ritmi ve kıvraklıkları, Çinli masa
tenisi oyuncularının esrarlı yüzleri, Brezilyalı futbolcuların pervasızlıkları
ve samba ritmleri vb. mitolojiler, spor kültürünün millî kimliklerle
eklemlenmesinin ve bu kimlikleri (yeniden) kurmasının örnekleridir.
Belirli oyun tarzları ve hattâ belirli faul stilleri de, belirli milletlerle
özdeşleşmiştir. İngilizler, “WM” sistemi ile, İtalyanlar da “metodo” ile
tanınırlar (Lanfranchi, 1991). Endonezya futbolunun, Sepak Raga adlı geleneksel
oyunun karakteristiğini sürdürmesinden dolayı uluslararası maçlarda başarı
gösterememesi de ilginç bir örnektir.3
Dahası, sömürgelerin millî kimliklerini oluşturma mücadelesinde, spor, modern
kültürel formların dayatılmasına direnişin bir parçasını oluşturmuştur.
Sömürgelerdeki kültürel direniş, “ata sporları”nın yeniden canlandırılması,
arkaik olarak nitelendirilerek yasaklanan geleneksel sporların inatla
sürdürülmesi ve sömürgecilerin getirdikleri oyunların muhalif bir tarzda
yeniden anlamlandırılması gibi biçimler almıştır: Bali kültüründeki horoz
döğüşü, Hollandalı sömürgecilere ve oyunu aşağılayıp bastırmaya çalışan
Endonezya yönetimine direnişi simgelerken, İnka kültüründeki boğa güreşi,
İspanyol sömürgecilerinkiyle alay etmenin ve boğanın arkasına bağlanan kondorun
millî sembol olarak üstünlüğünü vurgulamanın bir vesilesidir. İngiliz
sömürgeciliğinin sembolü olan kriket de, Antiller’de milliyetçi söyleme
eklemlenmiştir (Donnelly, 1988: 72).
Öte yandan, Olimpiyat Oyunları, uluslararası barış ve dostluğu geliştirmeyi ve
milliyetçilik yerine yurtseverliği amaçlayarak kurulmuşsa da, daha 1904 St
Louis Oyunları’nda “atletik” milliyetçiliğe yenik düşmeye başlamıştı bile (Holt,
1989, Hill, 1992). Uluslararası barış adına düzenlenen Olimpiyat Oyunlarının
söylemlerin yeniden kuruluşunun bir vesilesi olması “Olimpik paradoks” olarak
da nitelendirilmektedir (Hargreaves, 1992: 127). Dünya Kupası gibi
uluslararası futbol organizasyonları da, milletler arasındaki mücadelenin
“barışçıl zeminlerde” sürdürülmesi olarak belirmektedir. “Milyonlarca insanın
oluşturduğu hayali topluluklar, on bir kişilik bir takımda daha gerçekmiş gibi
görünmektedir” (Hobsbawm, 1989: 143).
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar, uluslararası futbol maçları, çok uluslu
devletlerin yurttaşları arasında bir birlik ve bütünlük hissinin ve ortak bir
aidiyetin oluşturulması amacıyla düzenleniyordu. Futbol takımları, bu
devletlerin birliğini temsil ediyor ve farklı etnik ve millî kimlikleri bir
eşitlik ve eşdeğerlik ilişkisi çerçevesinde bir araya getiriyordu.
Rugby futbolunda düzenlenen uluslararası maçlara İngiltere ve İskoçya’nın
yanısıra Galler ve İrlanda’nın da dahil edilmesi, yoğunlaşan millî hisleri
emperyal kimlikte eritme çabasının bir ürünüydü. İki savaş arası dönemde ise,
uluslararası maçlar, millî mücadelelerin bir ifadesi haline geldi ve takımlar
ile oyuncular hayali topluluklar olarak milletleri cisimleştirmeye başladı (Hobsbawm,
1989: 143).
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, savaş ittifakları futbolda devam etti.
Galipler ve mağlupler kendi aralarında yarışıyorlardı. Futbolu kendi mülkleri
sayan İngilizler ise, kendi üstünlüklerinden emin oldukları için Kıta Avrupası
takımlarıyla maç yapmaya tenezzül bile etmiyorlardı. Futbolun milliyetçi
söylemle eklemlenmesi, oyunu İngiliz köklerinden arındırma gayretlerinde de
görülüyordu. Sözgelimi, 1929’da, İtalya’da, İngilizce futbol terimlerinin
kullanılması yasaklandı (Lanfranchi, 1991).
FC Barcelona’nın Katalan millî kimliğini göstermek açısından sahip olduğu anlam
yükü, millî söylem ile popüler futbol söyleminin eklemlenmesinin bir başka
örneğidir. Katalan popüler bilincinde “bir kulüpten öte bir şey” olan FC
Barcelona, “Katalan halkının bir futbol takımı suretindeki epik yücelişi”ni
ifade etmektedir (Colome, 1991). Primo de Rivera ve Franco diktatörlükleri
sırasında Katalanizmin sesi olan kulüp ile Katalan millî kimliği arasında
kurulan özdeşlik ilişkisi, Kulüp bayrağı ile Katalan bayrağının birbirleriyle
ikâme edilebilmesinde maddileşmektedir. 4 Katalan popüler bilincinde, FC
Barcelona millet olarak “biz”i temsil ederken, Franco diktatörlüğü ve merkezî
otorite ile özdeşleştirilen Real Madrid “onlar”ı cisimleştirmekte,
göçmenlerin takımı Español-Barcelona ise “onlar”ın “içimizdeki uzantısı” olarak
anlamlandırılmaktadır. İspanya’ya ilişkin olarak çizdiğimiz bu tabloyu, Franco
zamanında Avrupa kupalarında zaferden zafere koşan “Beyaz Şimşekler”in (Real
Madrid), “Viva Real, Viva Franco” diye bağıran İspanyollar için “biz”i ifade
ederken, Atletico Madrid’in Cumhuriyetçileri, Atletico Bilbao’nun da bağımsızlık
mücadelesi veren Baskları temsil ettiğini belirterek tamamlayalım.
Popüler futbol kültürü ile milliyetçiliğin eklemlenmesinin en ilginç ve o
ölçüde de karmaşık örneklerinden birini de Britanya oluşturmaktadır. İngiliz
egemenliğinin etkisiyle çoğu zaman “Britanyalılık” ile “İngilizlik” eşitlense
de, Britanya’nın dört milletten (ve ülkeden) oluşan yapısı, futbol bağlamında
da kendini göstermektedir. Britanya’da, Galler de dahil olmak üzere dört
milletin temsil edildiği üç profesyonel lig vardır: İngiliz, İskoç ve İrlanda
ligleri. İngiliz egemenliği, İngiliz Futbol Federasyonun “The Football
Association” olarak adlandırılmasında ve diğer liglerden İngiliz ligine sabit
bir oyuncu akışında kendini göstermektedir.
Öte yandan, Britanya, dört milletin kulüplerini kapsayan üç ayrı ligden
temsilcilerle Avrupa kupalarına katılan tek devlettir. Britanya futbolu,
sınıfsal, millî, mezhepsel, yerel ve bölgesel aidiyetlerin karmaşık bir biçimde
eklemlendikleri ve birbirlerini üstbelirledikleri bir söylemsel alan
oluşturmaktadır. Mourhouse, (1990; 1991), Birleşik Krallık’ta futbol
etrafındaki kimlikleri yapılandıran birincil gücün, İngiliz iktidarına duyulan
tepki olduğunu vurguluyor.
Genel olarak spor, Britanya’da emperyal kimliğin pekiştirilmesinde rol oynadığı
gibi, sö-mürgelere karşı üstlenilen “uygarlaştırıcı misyon”un da
sacayaklarından birini oluşturdu. İngiliz emperyalizminin kültürel
tezahürlerinden biri olarak belirdi. Bir yandan, tıpkı İrlandalı, Gal ve İskoç
kimliklerinin kuruluşundaki gibi, İngiliz millî kültürünün kurucu bir ögesi
olurken, öte yandan da, İngiliz değerlerinin imparatorluğa yayılmasında da rol
oynadı. Futbolu kendi malları gibi gören İngilizler, dünyada ve özellikle de
kıta Avrupa’sında gelişen futbola küçümsemeyle yaklaşıyordu. Bu nedenle de,
FIFA 1904 yılında kurulmuş olmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar
FIFA’ya üye olmadılar ve Dünya kupasına da ancak 1950’de katıldılar.
İngiltere’de futbol işçi sınıfıyla ve rugby de küçük burjuvazi ile
özdeşleşmişken, kriket bütün toplumsal sınıfları İngiliz millî kimliği
etrafında birleştiren ve bu anlamda “evrensel” olan bir oyun haline gelmiştir
(Holt, 1989:266).5 Yine de, futbolun İngiliz millî kimliğinde merkezî bir yeri
vardır. Sözgelimi, İngiliz holiganları, uluslararası maçlarda “yabancı
düşmanlarla” kavgaya girişerek, İngiliz ulusunun üstünlüğünü gösteriyorlar.
Ayrıca, İngiliz liginde özellikle siyah oyuncuların tâbi tutulduğu ırkçı
muamele de kaydadeğerdir (Williams, 1991). İngiliz popüler futbol kültürü ile
milliyetçiliğin eklemlenmesine verilebilecek bir başka örnek de, 1930’lardan
1960’lara kadar top koşturan ünlü İngiliz futbolcu Stanley Matthews figürüdür.
Matthews, hüneri, alçakgönüllülüğü, centilmenliği, şaşmaz sağduyusu ve
soğukkanlılığı ile, ülkenin hem kuzeyinde ve hem de güneyinde ve çeşitli
toplumsal sınıflar/kesimler arasında, şahsında İngilizliği mükemmel bir şekilde
cisimleştiren bir kahraman olarak görülmüştü (Mason, 1990).
Öte yandan, spor, İskoç, Gal ve İrlandalı popüler bilinçlerinde, İngilizlere
karşı duyulan hoşnutsuzluk ya da nefretin dile getirildiği bir kanaldı. Kelt
milliyetçiliğinin esas olarak iki boyuta sahip olduğu söylenebilir. Birincisi,
Britanya sporlarının İrlandalı milliyetçiler tarafından kökten reddedilmesi ve
bunların yerine Gal oyunları geleneğinin oluşturulmasıydı. ikincisi ise,
İngilizlerle aynı sporları paylaşmakla birlikte, bunları kendi millî ve etnik
kimliklerinin tanınmasının bir dolayımı olarak görmekti. Futbol, İskoçların
“eski düşman”ları İngilizlere karşı mücadele etmelerinin bir yolu, Rugby ise
Gallerin İngilizlere karşı kendi kimliklerini tanımlamalarının bir ögesiydi.
İskoç ve Gal popüler spor kültürleri, hem millî söylemlerin bir momentini
oluşturmuş, hem de emperyal kimliğin sahiplenildiği semiyotik formlardan birini
sunmuştur. İrlanda da ise, millî ve emperyal anlamların iç içeliği yerine,
millî sporların İngiliz sporlarının karşısına konulması sözkonusudur.
1884’de kurulan Gal Atletizm Birliği (GAB), İrlanda milliyetçiliğinin temel
taşlarından biriydi. İrlanda’nın unutulmaya yüz tutmuş eski oyunlarını yeniden
canlandırmayı amaçlayan GAB, İngiliz sporlarının tehdidine karşı “millî”
oyunları yeniden keşfederek ve hattâ yaratarak, İngiliz kültürüne karşı
direnişin önemli bir uğrağı haline geldi. Öyle ki, 1887’de, “yabancı” oyunlarda
yer almış olanlar, GAB’ın örgütlediği oyunlara katılmaktan menedildiler. Bu
nedenle Güney İrlanda’da futbol zayıf kalırken, Kuzey İrlanda’da, Protestan ve
Katolik gibi ayrımlara dayanıyordu. Güney İrlanda’nın 1922’de bağımsızlık ilan
etmesiyle, Güney (Eire) ve Kuzey (Ulster) arasında, İrlanda’da futbolun
örgütlenmesi ve uluslararası alanda temsil edilmesi konusunda uzun yıllar devam
edecek olan bir çatışma da başgösterdi. İrlanda adının kullanılması ve millî
takıma oyuncu çağırma hakkı, Güney ve Kuzey İrlanda futbol federasyonları
arasında çekişmelere neden oldu.
Öte yandan, Galler’de milliyetçilik ile popüler spor kültürü arasındaki bağ
İrlanda’dakinden farklı bir tarzda kuruldu. Gal milliyetçiliği, İrlanda’da
olduğu gibi İngiliz sporlarına karşı “millî” sporları yeniden keşfetmek ya da
yaratmak yerine, İngiliz kökenli rugby futbolunu6 sahiplenme yolunu izledi.
Bizim bildiğimiz şekliyle futbolun pek popüler olmadığı ve büyük kulüplerin
İngiliz liginde oynadıkları Galler’de, rugby, millî kimliğin söylemsel
kuruluşunda oldukça önemli bir rol oynamıştır.
Rugby, kimlik arayışındaki Gal ulusunu kendine çekmiş ve popüler bilinci
sarmalamıştır. Geç 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyılda, Gal sanayi burjuvazisi Gal
toplumsal formasyonundaki farklı kesimleri ve çıkarları birleştirici bir millî
kimlik yaratmaya girişti.7 İngiliz egemenliğinin karşısına bir millî kimlikle
çıkma çabasında, rugby önemli bir rol oynadı. Rugby, popüler bilinçte Gal
milliyetiyle özdeşleştirilerek, Gal oyunu olarak kuruldu. Ve rugby sahası,
egemen güç olan İngilizlere karşı duyulan nefret hissinin ifade edildiği bir
sahne haline geldi. Bu nedenle de, özellikle İngiltere ile yapılan maçları
kazanmak, sömürgeci güce karşı millî onurun korunması ve Galler’in yüzyıllardır
sürdürdüğü bağımsızlık mücadelesi ile özdeşleşti (Andrews, 1991:338).
Bilindiği üzere, millî kimliğin öznelliğinin söylemsel olarak kuruluşu,
“geleneğin bulunmasını”, “biz”i “onlar”dan ayıracak tarihsel ve geleneksel
özellikler, anlamlar, simgeler ve ritüellerin keşfedilmesini içerir. Galler’de
de tarih yeniden yazılmıştır. Bir yandan, Keltler, Gal ulusunun ataları olarak
sunulurken, öte yandan da, ilk önce İngiltere’de ortaya çıkan rugby’ye sahip
çıkılmış ve oyunun şeceresi Gal ulusunun “ata sporu” ekseninde
tanımlanmıştır.
Galli oyuncuların rugby’de gösterdikleri başarı da, “Kelt ırkının üstünlüğü”nün
bir kanıtı olarak gösterilmiştir. Gareth Williams’ın deyişiyle, “rugby futbolu,
kömür, marşlar ve Lloyd George ile birlikte, Galler’in modern dünyaya dört başı
mamûr bir şekilde girişini haber vermiştir” (Andrews, 1991: 348). Dahası,
rugby, Britanya emperyal kimliğinin benimsenmesinde de rol oynadı. Gal rugby
takımlarının uluslararası maçlarda kazandıkları başarılar, Britanya
İmparatorluğu’nun onurunun korunması şeklinde de yorumlanıyordu.
Yukarıda, millî kimliğin kuruluşunun “geleneğin bulunması”nı içerdiğini
söylemiştik. Tıpkı aslında sınır tanımayan baladlar üzerinde farklı ulusların
hak iddiasında bulunmaları gibi (Burke, 1992: 297), İskoçlar da futbolda hak
iddia ediyorlar. Futbolun İngiliz kökenli olduğunu kabul etmek istemeyen
İskoçlar, oyunu kendi malları gibi görüyorlar. İskoç popüler futbol kültürü
anti-İngilizlik, milliyetçilik, Orangeizm, Katoliklik, Protestanlık,
İrlandalılık gibi çeşitli toplumsal anlam ve temaların iç içe geçtiği bir
söylemsel yapıya sahiptir. Yine de, futbolun anti-İngiliz bir bağlamda
anlamlandırılmasının, İskoç popüler futbol kültürünün en temel ögesi olduğu
söylenebilir (Giulianotti, 1991). İngiltere ile İskoçya arasındaki uluslararası
maçlar, bir “millî mesele”, iki farklı oyun tarzında cisimleşen iki milletin
karşılaşması olarak görülegelmiştir. İskoç popüler bilincinde kökleşmiş olan
anti-İngilizlik, uluslararası turnuvalarda da kendini göstermektedir.
Sözgelimi, 1990 Dünya Kupası’nda, İskoç millî takımı taraftarları, bir yandan
sık sık anti-İngiliz şarkılar söylerken, bir yandan da kendilerinin İngiliz
holiganlarıyla karşılaştırılamaz olduklarını göstermek için şiddete
başvurmayan, “alkole yenik düşmeyen” ve enternasyonalist bir tavır
sergilemişlerdir (Giulianotti, 1991).
Ayrıca, en değerli İskoç futbolcuların İngiliz takımlarına transfer olması da,
İngiliz egemenliğinin bir tezahürü olarak görülüyor. İngiliz Ligi ile İskoç
Ligi arasındaki tek yönlü alıcı/satıcı ilişkisi, İngiliz Ligine transfer olan
futbolcuların “yurtseverliğinden” şüpheye düşen İskoç taraftarların
protestolarına neden olmakta, İskoç halkında yenilgi/gurur karışımı bir his
yaratmaktadır. Bu dalga karşısında ancak -o da bir ölçüde- Rangers ve Celtic
kulüpleri durabiliyor.
Transfer ücretleri açısından İngiliz takımlarıyla rekabet etmeleri zor olan bu
takımlar da, “sadakat” ve “forma aşkı” gibi gelenekleri vurgulayarak bu akışı
engellemeye çalışıyorlar.8 Öte yandan, Glasgow kentinin “iki büyükler”i olan ve
tüm İskoçya çapında taraftarları bulunan Rangers ile Celtic kulüpleri arasında,
birincisinin Protestan ve ikincisinin de Katolik olmasından dolayı süregelen bir
“savaş” durumu vardır. Rangers’ın temsil ettiği militan İskoç milliyetçiliği
Celtic taraftarlarının kırma milliyetçiliği ile çatışmakla birlikte, her iki
takım da İngilizlere karşı duyulan kinde birleşmekte ve İskoçya’ya duyulan
ortak sadakatte buluşmaktadırlar (Holt, 1989: 258).
Latin Amerika’da ise, millî kimlik, Avrupa ya da Kuzey Amerika’ya özgü kültürel
formların reddedilmesi değil de, Avrupalılardan ya da Amerikalılardan “çok daha
iyisinin yapılması” üzerine kurulmuştur. Dominikliler beyzbolda Amerikalılarla,
Antilliler krikette İngilizlerle, Arjantinliler ve Brezilyalılar futbolda
Avrupalılarla rekabet etmektedir (Arbena, 1991). Honduras ile Salvador
arasındaki bir maçın iki ülke arasında “Futbol Savaşı”na yol açmasına da sahne
olan Latin Amerika’da, futbol, millî kimliğin de dahil olduğu toplumsal
anlamlarla örülü bir popüler kültürel formdur. Sözgelimi, Brezilya’da,
geleneksel olarak siyah futbolculara beyazlardan daha düşük ücret
ödenmektedir. Ayrıca, 1970’lerde, askerî diktatörlük, millî takımı
“beyazlaştırma” gibi bir politika yürütmüştür.
IV. MiLLiYETÇi “KAPANIM”IN İMKANSIZLIĞI
Yukarıda çeşitli örneklerle anlatmaya çalıştığımız gibi, popüler futbol
kültürü, milliyetçi söylemin (yeniden) üretildiği ve millî kimliğin söylemsel
olarak (yeniden) kurulduğu hegemonik-toplumsal pratiklerin bir alanını
oluşturmaktadır. Başka hiçbir spor dalı, birçok milletin kendi mülkü saydığı
futbol kadar millî kimliklerin “evrensel” bir “gösteren”i ünvanını
kazanmamıştır.
Ancak, popüler kültürel bir form olarak futbolun çokanlamlılığını ve
üstbelirlenimini tekrar tekrar vurgulamakta yarar var. Yerel aidiyetlerin
cisimleşmesi olarak kulüplerin taraftarları, stadyumda, kendilerini hem bir
bütün olarak ve hem de (oturulan tribünlerde, maç esnasındaki tavırlarında,
favori oyuncularında ayrışmalarda kendini gösteren) toplumsal topografyadaki
farklılıkları ile anlamlandırmaktadırlar. Yerel düzeydeki iç bölünmelerin ve
antagonizmaların kulüp aidiyetinde korunarak aşılması gibi, bölgesel ayrımlar
da millî düzeyde korunarak aşılır. İngiliz popüler futbol kültürünün temel bir
karakteristiği olan “sert”, “ciddi” ve “dürüst” Kuzeyli ile “yumuşak”, “gevşek”,
fakat tüm sahaya yayılan Güneyli ayrımı millî kimlikte “bir an için”
belirsizleşmektedir.
Ancak, yoksul Kuzey’in futbol taraftarları, zengin Güney’in takımlarını
yenmeyi, bir İskoç takımını yenmekten çok daha önemli ve değerli buluyorlar.
Böylece de, futbol dolayımıyla kendini gösteren uluslararası rekabet ve
çekişmeler, bölgesel futbol aidiyetleri tarafından üstbelirleniyor.
Dolayısıyla, futbolun tekil kollektif aidiyetlerin kuruluşunda yerine getirdiği
“gösteren” işlevi, başka toplumsal anlamların sürekli olarak yeniden üremesi
nedeniyle, hep iç çelişki ve gerilimlerle yüklüdür. Belirli bir kimlik, oyun
üzerinde hegemonik etkilerde bulunabilse de, yeni ortaya çıkan ya da tâbi
konumdaki kimlikler ve oyunun muhalif anlamlandırmaları ona karşı işlemektedir.
Futbolun içinde yeraldığı anlamlandırma sisteminin tam ve mutlak bir “kapanımı”
imkansızdır. Kendini ancak diğer söylemlerin varlığını tanıyarak, fakat
onlardan ayrıştırarak var edebilen -futbol bağlamındaki- milliyetçilik de
bundan muaf değildir.
Dipnotlar
1 Burada, bazı göndermeler haricinde, Türk popüler futbol kültürüne
değinmeyeceğiz. “Engin bir derya” olarak karşımıza çıkan bu konuyu,
milliyetçilik bağlamında Tanıl Bora ile birlikte ileride ele almayı umuyoruz.
2 Bir örnek de “bizden”: Hayatının son demlerini hastane köşelerinde yapayalnız
geçiren Galatasaray’ın ünlü amigosu Karınca Ezmez Şevki’nin vasiyetinde
küllerinin Ali Sami Yen Stadı’na serpilmesini istediği rivayet ediliyor.
3 Endonezya’nın ve özellikle de Batı Sumatra’nın geleneksel bir oyunu olan Sepak
Raga’da, daire biçiminde dizilen oyuncular, Hint kamışından yapılma bir topu
ayakla, kafayla ve el-kol dışındaki gövdelerinin diğer yerleriyle birbirine
atarak mümkün olduğunca fazla havada tutmaya çalışırlar. Sepak Raga, futbolun
yayılmasıyla yok olmuşsa da, topla uzunca bir süre ve zevkle oynama, başarının
ölçütünün güzel hareketler yapma olması gibi özellikleri futbola sızmıştır.
Önemli olanın gol atmak değil de atraksiyonlar yapmak olması nedeniyle de,
Endonezya takımları ve millî takımı rakip kaleye karşı “ilgisiz”dir.
4 Türk popüler futbol kültüründe de benzer bir özdeşlik ilişkisinden söz
edilebilir. Türk millî takımının uluslararası maçlarında, tribünlerde hem Türk
bayrağının ve hem de kulüp bayraklarının sallanması ya da Türk kulüplerinin
Avrupa kupalarındaki maçlarında Türk bayrağının ve hatta diğer Türk takımlarının
(maçı olan takımın “ezeli rakiplerinin”) bayraklarının da boy göstermesi, iç
bölünme ve antagonizmaların “bir an için” aşılmasına işaret etmektedir.
5 Öyle ki, Trevelyan, Fransız soyluları köylüleri ile kriket oynayabilselerdi,
şatoları asla yanmayacaktı demiştir (Holt, 1989:268).
6 Rugby, bizim futbol olarak bildiğimiz ve Britanya’da “soccer” ya da
“Association football” olarak adlandırılan oyundan görece farklı bir futbol
türüdür. Rugby ile “soccer” arasındaki farklılık, özellikle 19. yüzyılın ikinci
yarısında belirginleşmiştir.
7 Rugby, Gal toplumsal formasyonundaki tüm iç bölünmelerin aşılmasını sağlayan,
bütün sınıf ve kesimleri millî takım etrafında birleştiren bir oyun iken, boks,
Gal işçi sınıfının sahiplendiği bir popüler kültürel formdu (Smith, 1990).
8 İngiliz Liginde oynayan MacAvennie’nin 1987’de Celtic’e transfer olduktan
sonra ilk maçına çıkarken formasındaki Celtic amblemini öpmesi gibi örneklere
rastlanıyorsa da, oyunun hızla metalaşmasının sadakat geleneğini gitgide daha
fazla zayıflattığı söylenebilir (Moorhouse, 1990:187).
Birikim Dergisi