- "Şu sıra elimde olan kitaplardan biri Spengler'in Decline of the West'i.
Spengler "Her medeniyetin kendi matematiği vardır" diyor. Avrupa'nın matematiği
Yunanlılarınkinin uzantısı değildir; Yunan'da sayı ve şekil ölçülebilen,
bütünlükleri olan kavramlardır, ikisi de somuttur. Avrupa bu kavramları
soyutlaştırmıştır.
Düşünüyorum, acaba bizim matematiğimiz nasıldır? Daha doğrusu, bizim
kültürümüzün temelindeki matematik nasıl bir şeydir? Arap matematiği midir?
Bizde orijinal matematikçi yoktu; ama -gene Spengler'in dediği gibi- matematik,
kültürün verilerinde görülür. Bizdeki -özellikle mimari eserlere bakarak nasıl
bir matematiğimiz olduğu keşfedilebilir mi?" (s. 17)
"Edebiyat Dünyasından Attilâ İlhan'a Mektuplar" (İstanbul, Şubat 2001) adlı
kitaptan aktardığım bu satırların yer aldığı 5 Ocak 1979 tarihli mektup,
müteveffa romancı Oğuz Atay'ın eski eşi Pakize Atay tarafından İlhan'a
gönderilmiş. [Üstün Barışta'yla evli olan Pakize hanım, şimdi "Pakize Barışta"
adıyla gazetem.net'te yazıyor. Okumanızı öneririm; doğrusu "okunası hoş yazılar"
da yazıyor.]
Attilâ İlhan'a yazılan mektuplar bazı önemli kişilerin de imzasını taşıyor;
yanlış saymadıysam toplam 43 kişi'den gönderilen 354 sayfa tutarında ilginç bir
mektup kolleksiyonu... Sorun şu: 4 kişiye 196, buna mukabil 39 kişiye 158 sayfa
düşüyor. Sevimsiz bir paylaşım...
Yazımı bu kolleksiyonda yer alan kışkırtıcı mektuplara ayıracağımı sanıyorsanız,
aldanıyorsunuz. "Bizim matematiğimiz..." gibi sevimli bir deyişin
kışkırtıcılığıyla hiçbiri boy ölçüşemez. Bu nedenle yazının istikameti şimdiden
belli olmuş olmalı: "Bizim matematiğimiz..."
1979'da, yani çeyrek yüzyıl önce genç bir kadının sorduğu bir soru bu:
"Düşünüyorum da acaba bizim matematiğimiz nasıldır?"
Sorarım size, hiç düşündünüz mü gerçekten de "bizim matematiğimiz" nasıldır
diye?
Halide Edib'in Adnan Adıvar'dan önceki eşi Salih Zeki XX. yüzyılda ilk kez ve
ciddi bir biçimde sormuştu bu soruyu... Sonraları bu soruyu adam gibi soran ve
sormakla kalmayıp cevabını arayan bir tek kişi daha tanıdım: Dr. İhsan Fazlıoğlu.
Yıllardır akissiz kalan bir çığlığın sahibinden söz ediyorum; sahici sorular
sormak adına, cevaplarını yazmaya yeterince vakit bulamayan bir bilimadamından...
Doğrusu, Pakize hanımın sorusunu beş-altı ay önce farkettim. Bir vesileyle
yukarıda aktardığım pasaj hakkında bir şeyler yazmak istedim ama olmadı. Vesile
gelmeyince, o yazı da bir türlü gelmek bilmedi. Nihayet Bekir S. Gür'ün
derlediği, Rüşdü Raşid'in "bizim matematiğimiz" hakkındaki kıymetli yazılarını
içeren "Klasik Avrupalı Modernite'nin İcadı ve İslâm'da Bilim" adlı kitabı elime
geçince, vesile gelmiş oldu, vesile gelince yazı da kendiliğinden geliverdi.
- "Düşünüyorum, acaba bizim matematiğimiz nasıldır? Daha doğrusu, bizim
kültürümüzün temelindeki matematik nasıl bir şeydir?"
Felsefenin işi önceden sorulmuş soruları yeniden ve adam gibi sormayı bilmektir.
Bilimin işi bu sorulara öyle veya böyle cevap yetiştirmektir. Bilim bilinmeyeni
bilmekle avutur kendini, avutsun! Felsefe ise bilineni yeniden bilmenin adıdır.
İlkinin hareketi doğrusal, ikincisinin ise daireseldir. Bilimin yolu
bitmek-tükenmek bilmez, felsefe ise tükenecek olanda tükenmez olanı keşfetme
çabasından ibarettir. Başladığı noktaya geri dönen bir tek bilimadamı
gösterilemez. Başladığı noktaya geri dönemeyen, yani dairesini tamamlayamayan
kişinin ise felsefeden nasibi yok demektir!
Yukarıdaki soru, hakikaten sahici bir soru... Çünkü düşünme bir kez yola düşmeye
görsün, bu, yola düşülünce muhakkak sorulması gereken bir soru! Elini karanlığa
uzatan birinin dizginlenemez bilme kaygusu değil mi zaten bizleri de kışkırtan?
- "Bizde orijinal matematikçi yoktu..."
Küçük bir tökezleme... Olsun, bir 'ama' bağlacıyla yola devam edileceği
anlaşılıyor:
- "... ama -gene Spengler'in dediği gibi- matematik, kültürün verilerinde
görülür. Bizdeki -özellikle mimari eserlere bakarak nasıl bir matematiğimiz
olduğu keşfedilebilir mi?"
Mekânın inşasından ibaret olan mimarînin dilini bilme isteği, kişinin yolunu
zorunlu olarak geometrinin dünyasına çeker. Oysa kişide 'ses' aracılığıyla
zamanı inşâ yollarından bir olan müziğin dilini bilme isteği oluşursa,
aritmetiğin dünyasına çoktan girilmiş demektir bile. Bizim mimarimizin dilinde
dile geldiği gibi, aynı zamanda "bizim matematiğimiz" bizim müziğimizin dilinde
de dile gelmiştir.
Bugün Osmanlı müziği üzerine yazanlar, nasıl ki "Acaba bizim aritmetiğimiz
nasıldı?" sorusunu sormuyorlarsa, mimarimize bakmakla kalmayıp bu mimari üzerine
yazanlar da "Acaba bizim geometrimiz nasıldı?" sorusunu akıllarına bile
getirmiyorlar.
Bir düşünün bakalım, bugüne değin, "Mimari eserlere bakarak nasıl bir
matematiğimiz olduğu keşfedilebilir mi?" sorusunu soran birine hiç rastladınız
mı?
Attilâ İlhan, bu soruya nasıl bir cevap vermiş bilemiyorum ama şükürler olsun ki
25 yıl önce bu soruyu soran biri çıkmış bir mektubun çoktan unutulmuş
sayfalarında...
Yenişafak
26/03/2005