Bugün 2 Mayıs. Uğursuz, lanetli bir günü arkamızda bıraktık,
hayırlısıyla. Ve 1500'ün üstünde gaz bombasıyla.
Şimdi, 2009'un 1 Mayıs'ını nasıl rezil bir güne, yeni bir cehenneme
çevirebileceğimizi düşünmek ve tasarlamak için 364 gün var önümüzde.
Gelgelelim, şu dünkü kepazelik vesilesiyle, 'ana akım' medyamız içinde nice
'işçi ve emekçi dostu' köşe yazarı olduğunu da öğrenmiş olduk. Her şeyde bir
hayır var. AKP sayesinde hiç değilse bu kazanımı elde ettik. Daha doğrusu, işçi
sınıfı elde etti.
Öğrendiğimiz bir başka şey: İktidarda kim olursa olsun, Taksim Meydanı, devletin
harem-i ismetidir. Bir zaaf döneminde ayaktakımı oraya girmeyi başarmış, üstelik
dadanmıştı.
1977'de hadleri bildirildi. O zamandan beri aslanlar gibi koruyoruz
Taksim'i, tufeyli tayfasından.
Dolayısıyla, Taksim'de 'kutlama', 'şenlik' ve benzeri işler yapma ayrıcalığı
polise verildi. Orada 'Polis Günü', panzerlerle, coplarla, gerekli avadanlıkla
kutlanıyor. Belki polisin dünkü cansiperâne mesaisinde bu 'mülkiyet duygusu'nun
da payı vardı; 'Bu ayaktakımı bizim
kutlama alanımıza göz dikmiş!
Patlatalım gözünü!' diyerek giriştiler.
Onlar maaşlarını devletten aldıklarına göre, devlet adına bir kısım ('makbul'
olmayan) vatandaşları sopalamaya ve coplamaya, sendika binasına veya hastaneye
gaz bombası atmaya hakları var. Devlet bunun için onlara maaş ödüyor, biz de bu
görevler aksamadan yerine getirilsin diye devlete vergi ödüyoruz.
Mehmet Barlas polisin de işçiyle aynı sınıftan geldiğini anlatarak
bunların birbirleriyle bu tarzda boğuşmasının ne kadar anlamsız
olduğunu göstermeye çalışıyor.
Oysa bu topraklarda bu durum anlamsız bir durum olarak görülmez. Bizans'ın
Maviler'i ile Yeşiller'inden beri, toplumun pek çok bakımdan eşit iki bölümü
birbirinin ölümcül düşmanı kesilir. Bunların eylem ufku içinde 'devlet' diye bir
hedef yoktur. Onun karşı konulmazlığı, 'ebed-müddet'liği baştan kabul
edilmiştir. Hani, gökyüzü filan gibi bir varlıktır o. Erişilmez, değişmez, orada
öylece durur. Ve onun nötr bakışı altında Maviler'le Yeşiller, Sancak
Beyleri'yle Celâliler, Demokrat Partililerle Halk Partililer, birbirlerini
gırtlaklar.
Örneğin 12 Eylül cuntası eski AP'lilerin yeni kurdukları partiyi kapatır,
CHP'liler onlara nanik yaparak bayram eder. Onların kurduğu partiden birileri
yasaklanınca, çizilince, bu sefer sevinme sırası ötekilere gelir, onlar çok
eğlenirler.
Şimdi, sanki başka türlü davranma bilinci ve iradesine sahipmiş gibi bir
izlenimi -zaman zaman- veren AKP de bu gidişe ayak uydurdu. Öyle anlaşılıyor ki
yüzde 47'yi parti önderleri böyle yorumladı; yani, çarpık demokrasiden ve
hukuksuzluktan usanmış bir toplumun bir kurbana sahip çıkması ve aynı zamanda bu
çarpıklıkları düzeltmek üzere el vermesi olarak değil de, kendini 'devletlû'
saymaya başlaması ve bunun türevi olan zorbalıkları yerine getirmesi için
verilen yetki olarak yorumladılar.
Böylece, sıfıra sıfır, elde var sıfır. Toplumun bir kesimi AKP'yi yok etmek için
hukuku, demokrasiyi gözünü kırpmadan çiğniyor, onların erişemediği demokrasi
kırıntıları üstünde de AKP tepiniyor. Ecce democratia! Hic salta!
Radikal
03/05/2008