Kimileri nasıl olur da okuru adamakıllı sıkıntıya sokan bu yapıtların aynı
zamanda dünya edebiyatını yerinden oynatıp yeni zamanların yol açıcısı olduğunu
öne sürer? Elbette bir sırrı vardır bunun
Pek çok yazınsal metni okurun içinde serseme çevrileceği anaforlar olarak
görenlerin edebiyata bakış açısıyla aramızda uzaklık olabilir. Geçmişten süzülüp
gelen bazı zor metinlerin yarattığı anaforları doğal görmekten yanayım. Yazınsal
yapıt yaratım süreci içinde biter ve yayımlanınca ister istemez yazarın elinden
büsbütün çıkar, ama bunu kabul etmeye hemen hiç kimse yanaşmaz. Okura yazınsal
yapıtı sahiplenme hakkını yazarın kendisi vermiyor mu? Yazılanların hiçbirinin
yayımlanıp ortaya çıkmadığı bir yokülke tasarımına zaman ayırabilirsek, orada
edebiyatın çehresinin şimdikinden bambaşka olabileceği de görülür elbette.
Yazarın, kendisinden başkalarının okuyup vereceği anlamlarla başkalaşacağını
aklına getirmediği, dolayısıyla yüzde yüz kendisine ait metin, dışarıdaki
dünyanın toplumsal değerlerinden, okuma kültüründen etkilenmeden, yazarın ve
yazının ahlakı dışındaki ahlaki yuvarlar tarafından gözetlenmeden yaratılmış,
saf bir metin sayılır mı? Sanırım daha çok Ulysses'ten beri, kapılarını okura
açma konusunda istekli olmayan, daha doğrusu kendi varoluş biçimlerinden başka
hiçbir şeyi aklına getirmeyen metinler saf metinler olarak gösterilebilir.
Ötekiler kendiliğinden bile olsa dışarıdan gelen seslere kulak veren, yerinden
kalkıp ne olup bittiğini izleyen, yeniden kendi dünyasına döndüğünde dışarıdan
aldığı etkileri fark etmeden içine sızdıran, bazen toplumsal, bazen siyasal ya
da yalnızca insanal duyarlıklara bağlı metinler değil mi? Demek onlar yazarın
yaratım sürecinden çıkmıştır bile.
Sanırım anlaşılamamak deyince, modernizmin kendi canını yakmaya gönüllü
yazarları, Joyce ya da Woolf sözgelimi ya da Musil, ötede Faulkner gibi yazarlar
önce anılabilir, onlardan sonraki kuşak da var bu arada, edebiyatı orta yerde
dolaşandan bambaşka yerlerde arayan ve dil içinde yaratma biçimleri nedeniyle
kendine kapandıkça kapanan... Yazınsal yapıtın nerede, kime ait olduğunu
belirsizleştiren gelgitlerden en çok eleştirmenlerin sersemlediği de
söylenebilir mi? Eleştiri kitaplarının en az okunanlar olduğu herkesçe
biliniyor. Gerçi bizde son on yıldan beri şiirin bazen eleştiri ve deneme kadar
bile okunmadığı görülüyor, ama gene de eleştiriyi okuma edimi karşısındaki duruş
biçimiyle en aşağı koyabiliriz.
Niçin yeterince okunmaz eleştiri ve deneme? Bir hikâyeden yoksun oluşu asıl
neden olmalı. Okur, hikâyesi olan metni daha okumaya başlarken coşkusal bir
düşünüş içindedir; birini bırakıp öbürünü alma isteğini de öncekinin sonunu
getirme heyecanından alır. Oysa eleştiri ve deneme doğrudan düşünceyle, düşünce
üretimiyle, dolayısıyla soyutlama ediminin önceden adamakıllı hazırlık
gerektiren düzeyiyle ilgili bir etkinliktir ki, okurdan da o düzeye
yaklaşmasını, en azından meraklı olup araştırmasını bekler. Buraya yanaşmak
belli ki herkes için kolay olmuyor.
Okur gene de asıl sorunu anlaşılması güç romanlar karşısında yaşıyor.
Hangisinden söz açılırsa açılsın, dünya edebiyatında derinliğiyle boy
ölçüşülmesi zor ve bir başına verdikleri anlamla yerleri doldurulmaz öyle
romanlar var ki, kırk kapılı dünyalar gibi dikilirler okurun önünde.
Cabrera Infante'nin Kapanda Üç Kaplan'ı sözgelimi, kırk kapısının kırk
anahtarını da vermiştir okura, ama hangi anahtarla hangi kapının açılacağını
bilmek için önce hangi yolu seçeceğini bilen kaç okur vardır, doğrusu
yanıtlanması zor. Üstelik düpedüz politik bir roman olarak da okunabilir Kapanda
Üç Kaplan; Küba devriminin hemen öncesindeki Havana'yı anlatan bir roman niçin
bu denli güç sökülür ve çevrilmesi de bunca zor görülür? Enis Batur, "Joyce'un
Ulysses'inden sonra, hiçbir romancı bu denli özel bir dil ve bu denli yetkin bir
labirent kuramaz, sanılmıştı," diye anlatıyor Kapanda Üç Kaplan'ı. Infante'nin
bir tür modern satir de sayılabilecek romanı, birbirinden farklı pek çok
bölümde, bazen düzenli, bazen düzensiz iç konuşmalarla ya da kendi kendiyle
konuşma biçiminde yazılmış; epeyce söz oyunu, sokak dili de taşıdığı için,
çevirisi hep zor olmuş. Şiir biçiminde metinler de var, gazete kupürü ya da oyun
biçiminde de; bunlar da kesmezse, kapkara sayfalara, boş sayfalara anlam
vermeniz gerekecek.
Anlamış gibi yapmak
Bütün bunları her okurun anlaması olanaksızdır elbette; kaldı ki, bir de kültür
coğrafyaları arasındaki uzaklık var. Kübalı sıradan bir okurun
anlayabileceklerini buradaki yetişkin okurlar pekâlâ anlamayabilir. Sanırım
sorunun anahtarı burada. İlkin, güç sökülür her metnin en çok kendi kültürü
içinde anlaşılabileceğini teslim etmek zorundayız. Sözgelimi Yaşar Kemal ya da
Orhan Pamuk'un da, Batı'daki okurlar ya da eleştirmenlerce burada anlaşıldıkları
derinlikte anlaşılabileceğini sanmıyorum. Bizde de Joyce okurlarının çoğu kez
anlamış gibi yapmalarının nedenlerinden biri budur. Ama bazı yazarların bazı
zamanları beklediği de sanki yazınsal bir doğru. Değil mi ki dönemin alımlama
yetilerinin ötesinde, köktenci bir yenilik getirmiştir yazar, onun, dönemi
içinde hak ettiği gibi anlaşılma şansı da az olacaktır. Neredeyse bütün
yenilikçi yazarların yazgısıdır bu; Tanpınar ya da Oğuz Atay da yaşayıp
yazdıkları yıllarda değil de, niteliksel olarak sonraki farklı dönemlerde daha
doğru anlaşılmadı mı?
Zaman, okuma kültürünün çizdiği eğriye bakınca, hiçbir zaman aşağı bükülmüyor,
hep ileri ve yukarı doğru ivmeleniyor. Dün anlaşılamayanlar bugün nasıl
anlaşılır metinlere dönüşmüşse, bugün anlayamadıklarımızın gelecek kuşaklarca
pekâlâ anlaşılır olacağını da bu güvene dayanarak söyleyebiliriz.
Gelin görün ki, pek çok kapalı, göç sökülür metnin er geç anlaşılacağı,
dolayısıyla anlaşılmak için uygun zamanları ve kuşakları beklemeleri gerektiği
düşüncesi bu sorunun bir yüzünü oluşturuyor. Bir de anlaşılır olmamak gerçekte
ne demektir, bu var. Ulysses'i yazıldıktan (1922) seksen altı yıl sonra bugün de
tam anlamıyla çözebildiğini öne sürene pek rastlanmaz ya da bu soy metinleri
çözdüklerini söyleyenler, çok geçmeden kendi anladıklarıyla başkalarının
anladıkları arasında bir kuş uçuşu uzaklık olduğunu görüp çarpılabilir. Musil'in
Niteliksiz Adam romanını okumak da epeyce sabır gerektirir. Üstelik
bitirilemeden kalmış taslak bölümlerinin birkaç bin sayfa olduğu da söyleniyor
ki, taslak ne denli uzunsa, indirgenip son biçimi verilmiş metin de o denli
kapalı kalır. Faulkner'ın Güney'in yalın gerçekliği içinden çıkardığı Ses ve
Öfke romanının iç konuşmalar içinde niçin o denli çetin bir metne dönüştüğü
üstünde durmak, ciddi bir roman değerlendirmesine yol açar. Öte yandan,
sözgelimi Seksek romanı da, gözleri dört açıp okumayı gerektiren bütün Cort·zar
metinleri gibidir, demek yetmez, bilindiği gibi o da çeşitli bölümleri ters yüz
edilerek okunmasını yazarının da önerdiği, çetrefil bir metindir.
Edebiyatın ufuk çizgisi
İyi de, kimileri nasıl olur da okuru adamakıllı sıkıntıya sokan bu yapıtların
aynı zamanda dünya edebiyatını yerinden oynatıp yeni zamanların yol açıcısı
olduğunu öne sürer? Elbette bir sırrı vardır bunun. Ulysses, Niteliksiz Adam,
Ses ve Öfke, Seksek ya da Kapanda Üç Kaplan, bir başlarına durdukları yerdeki
hayatımıza kattıkları anlamın büyüklüğünü tarttığımız bu başyapıtlar, öylesine
ince işlenmiş etkiler sızdırır ki, bir anda tam anlamıyla sezilmesi olanaksız
büyüleriyle bizi çepeçevre saran bir tabaka içine alıp dünyayı, edebiyatı
bambaşka görmemizi sağlar. Beri yanda onların sabırla açtığı yolu genişletmeye
başlamış, irili ufaklı, sayısız metin yazınsal yazının uçlarından tutunup
edebiyatı uçurmaya çalışıyor.
Bir edebiyat yalnızca anıtsal klasiklerin gölgesinde, Balzac, Tolstoy,
Dostoyevski ya da sözgelimi Büyük Umutlar ve Bitmeyen Kavga ile tamamlanmıyor.
Elbette onlarsız büyük edebiyattan söz edilemez, ama yalnızca onların
oluşturduğu edebiyatın tek boyutlu ya da sınırları çizilmiş bir ufuk çizgisine
bakacağı da kuşkusuz değil mi? Yakup Kadri, Reşat Nuri Güntekin, Sabahattın Ali,
Orhan Kemal ya da onların yanı başına konabilecek pek çok yazarın yarattığı
edebiyat, onların da yeniden anlamlandırılmasını sağlayacak yeni bir okuma
kültürünün oluşmasının yollarını açan yenilikçi yazarlar olmadıkça, ne denli
büyük olursa olsun, kuşaktan kuşağa rengini yitirmeye hiç kuşku yok ki
başlayacaktır.
Edebiyat, yalnızca kendi gördüklerimizde oluşmaz. Kişisel seçimlerimiz,
beğendiğimiz ya da beğenmediğimiz boyalarla yaptığımız resmin yanına
başkalarının yaptıkları da asılacaktır ki, bir edebiyatı bütün renkleriyle
izleyebilelim. Romanları yüz binlerce satılan yazarların aldıkları yerin
yanında, bin tane satılması bile kolay olmayan romanlar, okurun yanına
yanaşmadığı şiir kitapları da yer alacaktır ki, birini öbüründen değerli ya da
değersiz sayma bilisizliğine edebiyatın şans tanımadığı görülebilsin.
Radikal Kitap
18/04/2008