Geçen Şubat ayının sonları... Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kuzey Irak'a sınır
ötesi operasyonu... Aynı sıralarda Akdeniz Üniversitesi'nde “Toplumsal barış ve
uzlaşma” konulu bir panel... Cengiz Güleç bir psikiyatrist gözüyle, ben sosyolog
gözüyle “nasıl olacak bu barış ve uzlaşma?” sorusuna cevap(lar) aramaya
çalışıyoruz.
Ben “Kurgular, kimlikler ve gündelik hayat” başlıklı sunuşumda aşağı yukarı
şunları anlatıyorum: İktidar dilini belirleyen güçlü kurgular ve dayatılan
egemen kimlik tanımlamaları gündelik hayatı esir alıyor, sömürgeleştiriyor.
Hayatın içinde barış var, ancak o hayat üzerinde egemenlik kuran dil savaş
mantığı içeriyor. Uysal bedenler yaratmaya çalışan iktidar dilinin bizzat
kendisi çatışmacı. Çünkü kendi formatına, “teorisine” uymayan insanlık hallerini
kendisine uydurmak için her türlü yolu mübah görüyor; uymayan durumları
“felaket” olarak tanımlarken, aslında kendi teorisi bir “felaket” halini alıyor.
Bu “felaket” karşısında, gündelik hayattaki her türlü yaratıcılığın yok
edilmesine ve empoze edilen kimliklere karşı insanlar direnebilmek ve kendileri
olarak kalabilmek için alternatif kimlikler -yani kurgular- inşa ediyorlar. İşte
bu yeni kurgular egemen dil tarafından çatışma nedeni olarak kabul edilip, kendi
çatışmacılığına -kutup arzusuna- meşru zemin yaratıyor. Kutuplaşmanın bu kısır
döngüsünden çıkmak lazım. Yani, barış için tam da gündelik hayattaki
potansiyele, “içiçeliklere” yani insanların “başkalarındaki varlıklarıyla” sahip
oldukları öznelik hallerine dayanmak ve güvenmek; tekleştirici savaş diline
karşı, kurguların altındaki mütevazı insanlık hallerini görünür kılmak,
çoğulluğun dilini güçlendirmek gerekiyor...
O panelde bunları anlatıyorum ama bu çok önemli değil; burada anlatmak istediğim
başka bir şey var...
Sunuşlardan sonra sorular geliyor... Vakitten tasarruf etmek, tansiyonu yüksek
bu memleket meselesinde potansiyel gerilimlere yol açmamak için sorular yazılı
olarak alınıyor... Onlarca soru; bana sorulanların çoğu Kürt meselesine
ilişkin... Henüz bir ay sonraki Newroz'un kayıtlara düşmediği Kürt meselesine
ilişkin... Ama bir soru var ki, diğerlerinin hepsini kuşatıyor; gerilimi
engellemek adına soruları “yazılı” almanın yani insanları “konuşturmamanın”
anlamını (ya da anlamsızlığını) ortaya koyuyor:
“Ben sorularımı, içerisine ses tonumu, mimiklerimi ve heyecanımı katarak sormak
isterdim. Siz benim oturduğum koltukta bulunsaydınız, cümlenin sansürü
karşısında ne yapardınız?”
Doğru dürüst cevap veremiyorum. Çünkü ne yapardım, tam olarak bilmiyorum...
Herhalde konuşmaya çalışırdım, elimden geldiği kadar...
Ya da şu soru: “Şırnak'ta panzerle çocuğu eziyorlar. Bir Kürt genci olarak ne
yapmam gerekiyor? Halkım asimilasyona uğruyor, kültürleri gelecekleri gasp
ediliyor. Bir Kürt genci olarak ne yapmam gerekiyor?”
İsmini önce yazıp, sonra -neme lazım başına bir şey gelmesin diye- karalamış bu
gencin ne yapması gerekir onu da tam olarak bilmiyorum. Daha doğrusu belki bir
şeyler biliyorum ama “onun adına” bilemiyorum. Ben sahip olduğum akademik
meşruiyete, yaşımın sağladığı korunağa dayanarak “konuşuyorum” ve bir “barış ve
uzlaşma” dili üretmeye çalışıyorum... Ama o konuşamıyor... Ve konuştuğu zaman,
tam olarak ne anlatacağını, benim “dilimin” onun için ne kadar anlamlı olduğunu
bilemiyorum... O salondaki gençleri, o üniversitedeki gençleri, diğer birçok
üniversitedeki gençleri duymam mümkün değil... Duymuyoruz, duyamıyoruz...
Panelden sonra yanıma geliyor bazıları. İçlerinde kalanları konuşmak istiyorlar.
Ama biz “büyükbaşların” zamanı sıkışık... İki arada bir derede kalıyorum...
İçim daralıyor...
Ve bugün o iç daralması dört nala geri geliyor... O gün Akdeniz
Üniversitesi'ndeki o konuşamayan gençler -konuşmamaya devam etmeleri için-
saldırıya uğruyorlar... Siyah takım elbisesi ve içinde beslediği katilin
nişanesi olarak alnındaki kara lekesiyle bir adam silahını boşaltıyor gençlerin
üzerine... Başörtüsüyle girilemeyen üniversiteye silahıyla giren (silah, “siyasi
sembol” olmadığı için) siyah takım elbiseli adam yalnız değil; çünkü onunla
birlikte başkaları da satırlarıyla girmekte bir engelle karşılaşmamışlar...
Ankara Üniversitesi'ndeki Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde olduğu gibi...
İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüs yemekhanesinde olduğu gibi... Ankara
Üniversitesi Tandoğan Kampüsü'nde olduğu gibi...
Konuşmak isteyen genç insanların üzerine salınmış, polis korumasında “organize
satırlı birlikler”... Öğrenci avına katılıyorlar...
Ne yapılabilir bu durumda? Bana “ne yapması gerektiğini” soran genç, çoğulluğun
dilini nasıl hayata geçirecek? En güçlünün bir altındakini konuşturmamaya yemin
ettiği bir siyasal atmosferde, hiç konuşmasına izin verilmeyen genç nasıl
“çoğulluğun dili”ni sahiplenecek?
Adeta bir din gibi algıladıkları laikliği bir “yaşam tarzı” olarak topluma
empoze eden, bu yüzden aslında “laikliğe aykırı” davranan odaklar bir siyasal
partiyi susturmaya çalışırken çoğulluğun dili nasıl konuşacak?
Bu tür bir baskıya maruz kalan bir siyasal parti, Kürtlerin kendilerini anlatmak
için oy verdikleri bir parti üzerindeki baskılara ortak olurken nasıl konuşacak
bu dil?
Dinselleşmiş bir laiklik anlayışının mağduru olan bir hükümetin Başbakanı
kendisine dertlerini anlatmaya gelmiş, Kürtçe talebini dile getirmiş bir sivil
toplum kuruluşunun sözcüsünü “Ana dilde eğitim sadece azınlıklar içindir. Onlara
da kurs açılır” diye terslerken; sözcü itiraz edince de “Yalan konuşuyorsun, sen
dürüst değilsin” diye hakaret edip fırçalarken nasıl üretilecek bu çoğulluğun ve
demokrasinin dili?
Askeriyle, yargısıyla, medyasıyla, partileriyle, sokak çeteleriyle fiziksel ya
da sembolik şiddetin ve tehditlerin elden bırakılmadığı bu siyasal kültürde
Akdeniz Üniversitesi'nin gençleri nasıl konuşacaklar?
Konuşamayacaklar; çünkü onların konuşmamaları ve savaşa girmeleri isteniyor.
Çünkü bu memleketin bütün insanları savaşa sokulabildiği ölçüde en güçlü savaş
ve yaptırım teknolojilerine sahip olanlar kazanacaklarını biliyorlar....
İşte bu yüzden, gücün ve şiddetin bu oyununu bozmak gerekiyor...
İşte bu yüzden, şimdilik tek çare gibi görünen yolu güçlendirmek gerekiyor...
Yani o şiddetperverleri taklit etmemek, onların şiddetlerinin ellerinde
patlamasını sağlamak yani toplumun, gündelik hayatın içinde, “başkalarındaki
varlığımızı”, barışımızı inatla aramak gerekiyor...
Gazetem.net
10/04/2008