Çocukluğumda dinlerdik: “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”.
Güfte Karacaoğlan’dan, mâhur beste Sadettin Kaynak Bey’den. Terennüm eden:
Safiye Ayla merhum. Bugünlerde yine mırıldanıyorum onu: “Ben yargıca bağımsız
demem, o tarafsız olmayınca”.
“Yargı bağımsız olmalıdır”. Böyle cümlelere siyaset biliminde “totoloji” derler.
Yadsınamayacak, ama “dünya hakkında bize hiçbir şey öğretmeyen” demektir. Klasik
örneği: “Dün dündür, bugün bugündür”; tanıdık geldi mi?
Sadede gelelim: Yargı için bağımsızlık kendi başına hiç-bir-şey ifade etmez. Bir
sorunuz bakalım: Üyeleri “karşı taraftan” bir cumhurbaşkanı tarafından atanmış
bir Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlığını kim savunur.
Bir anlam ifade etmesi için bağımsızlığın mutlaka tarafsızlık’la elele gitmesi
gerekir. Bu da, Meclis’ten çıkan yasayı çarpıtmadan, onun iradesini metazori
“yorum”larla tersine çevirmeden uygulamak demektir.
Bu nasıl sağlanır? Yargıcın en az üç şeyden bağımsız olmasıyla: Devletten,
toplumdan, kendisinden (Sami Selçuk, Özlenen Hukuk, Yaşanan Hukuk, s.184-193).
Evet, kendisinden bağımsızlık. Kendi ideolojik eğilimlerinden bağımsızlık. En
önemlisi o, çünkü diğer ikisi 1961’den beri büyük ölçüde zaten var.
Ülke mevzubahis olunca…
Oysa, Prof. Mithat Sancar ve Asistan Eylem Ümit’in 51 yargı mensubuyla yaptığı
TESEV araştırmasında eğilimler şöyle çıkıyor (E.Özcan, Bianet, 28.11.07): "Ben
devletçi hukukçuyum"; "Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız"; "Devletim
olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz". Sanırsınız
Leviathan canavarı görünmüş rüyalarında. En önemlisi de: "Benim ülkem söz konusu
olduğunda hukuk mukuk dinlemem".
Vahim. Çünkü burada “devlet” dediği 1930’ların devleti, “ülke” dediği 1930’ların
düzeni. Bunun 1923’de bir şeriatçının Tanzimat-öncesi Osmanlı düzenini geri
istemesinden ne farkı var? 1930’ların düzeni “Asr-ı Saadet” mi? Kemalizm din mi,
Atatürk peygamber mi milim değişmeyecek?
Eskiden değişim olmaması için askerî darbe yapılır, “hukuk mumuk dinlenmez”di.
Sonra elektronik muhtıra’ya kadar terfi ettik. Gerçi Prof. Mümtaz Soysal 1 Nisan
gecesi Can Dündar’ın programında “Deniyor ki asker ağzını kapasın. Herkesin
kendilerine verilen devlet parasını hak etmek için, askerin, memurun, hocaların
toplumu sürekli uyarmaları gerekir” dedi ve vallahi ben de aynen not ettim ama,
bizim sınıfa “Marksist demokrasi” okutmuş anayasa hukuku hocamı yanlış duydum
herhalde.
Şimdi yargı, AKP ve DTP’ye kapatma davası açtı. Oysa parti kapatmak AB Uyum
Paketleri sonucu zorlaştırılmış durumda. Parti anti-laik hareketlerin “odağı”
haline gelmeli, parti üyeleri bu hareketleri yoğun biçimde işlemeli, parti
organları da bunları “kararlılık içinde” benimsemiş olmalı. Anayasa
Mahkemesi’nde de artık basit çoğunluk yerine 3/5 aranıyor.
Ama iddianamenin yorumlarına bakınca sanki bu reformlar hiç olmamış:
1) Cemil Çiçek hariç, sayısız önemli parti üyesinin sayısız sözleri, herkesin
adına açılmış özel başlıklar altında 2003’ten beri sıralanıyor: “Ulemaya sormak
lazım” sözü, “türbanını çıkar demek sokaktaki kadına donunu çıkar demektir”
lafı, gibi. Anayasa değişikliğine imza verenler bile sorumlu. Benim kendi medya
arşivimde ziyadesiyle bulunan bu sözler tabii ki AKP’nin kalitesini ortaya
koyuyor ama, bunlar parti kapatmak için birer “kanıt” olmuş.
Kişilerden sonra “Parti organlarının yaptığı eylemler” başlığını bekliyorsunuz,
ama onun yerine şu denmiş: “Bu sözler ve eylemler için parti disiplin
soruşturması yapmamış veya göstermelik olarak yapmıştır. Bu nedenle [bu suçlar]
partiye isnat edilebilir”. Yani o tarihlerde bunları söyleyenlere dava açmayı
gerekli görmemiş olan savcılar, şimdi biriktirip parti kapatmak için kullanıyor.
Sanki bezik oynuyoruz: Kozları teker teker açma yoluyla sayı yazacağına bunları
biriktirirsin, toptan açınca daha büyük sayı yazar. Üstelik, sonra teker teker
açıp ayrıca sayı yazarsın. Bir tür “tümdengelim”: Önce parti kapatılacak,
böylece milletvekilleri düşürülecek.
2) Bir partinin kapatılabilmesi için “ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını,
şiddeti, şiddet çağrısını teşvik etmesi veya hoşgörüsüzlüğe dayanması”
gerektiğini söyleyen “Venedik İlkeleri”nden bahsediliyor. Sonra? Nokta.
AİHM’nin kapatma davalarında şart koştuğu durumlar sıralanmış: “Eylemlerin aşırı
uç ve terörist grupları teşvik etmeye yönelik” olmasından tutun, “Toplum ve
devlet için gerçek bir tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıt” gerektiğine
kadar. Ama sonra, orada da nokta. Somut kanıt? Sözler var ya.
Bendeniz bu durumdaki bir iddianamenin hukuken geri çevrilmesini bekliyordum.
Siyaseten de, Anayasa Mahkemesi’nin 367 acayipliğini unutturmak isteyeceğini
sanıyordum. Safım ben. 367 kararını veren bu mahkeme, cumhurbaşkanı hakkında
bile kabul etti iddianameyi.
Farklı bezik taktiği
Şimdi, DTP’nin kapatılmasını bekliyoruz. Çünkü bütün bu yöntemler DTP için de
geçerli. Şu farkla ki, savcı bu sefer AKP davasındaki bezik taktiğinin tam
tersini uyguluyor: Sanki “tümevarım”: Önce milletvekillerini teker teker
düşürecek, sonra partiyi kapatacak.
Milletvekilleri ülke sorunlarını korkusuzca tartışılabilsin diye konmuş kapı
gibi yargı dokunulmazlığı varken bunu nasıl yapabilir ki? Anayasa md. 83’e göre
“Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili,
Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve
yargılanamaz.” Yani savcı Meclis’e başvurur, ancak izin çıkarsa yargılar.
Meclis’te herkesin birşeyleri olduğundan, bu zor. Ama bakın ne olanaklar
kullanılıyor:
“Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış
olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır.”
14. maddedeki suç: “Devletin bölünmez bütünlüğü”! Gayyâ Kuyusu! Biliyor musunuz
ki Terörle Mücadele Yasası’nın 4. maddesine göre TCK’nın tam elli ayrı maddesi
terör suçudur? Bu kadar geniş ve flu suç olur mu? Olursa, böyle bir “suç”un
işlendiği varsayılarak dokunulmazlığı düşürme süreci başlatılır mı?
Başlatılırsa, bu başlatma suçun var olduğunu baştan kabul anlamına gelmez mi?
Gelirse, milletvekili dokunulmazlığı niye var?
“Suçüstü” halini bırakın, ya “Ağır cezayı gerektirme” durumu? Yargıtay iki
koldan devreye giriyor: 1) “Kürt sorununun çözümü için gerekirse Öcalan muhatap
alınmalıdır” demiş olan Diyarbakır Milletvekili Demirtaş’ın “suçu ve suçluyu
övmek”ten aldığı 1,5 yıllık cezayı bozuyor, “yasadışı örgüt propagandası”ndan 5
yıl öngörüyor. 2) Arkasından, “Suç terör suçuna dönüştüğü için milletvekili
seçilenler için bile yargılama devam eder”, diyor. Bütün DTP’liler için geçerli.
(Radikal, 26.03.08).
Vallahi yoruldum. Bundan sonra muhtemelen bir Ek İddianame gelebilir. Suçlamalar
karşısında (aynen Hırant gibi) kendini savunanları ve ayrıca bilimsel makale
yazanları TCK 288’den yani “yargıyı etkilemek”ten suçlayabilirler. Mümtaz
Hoca’nın 17 Mart tarihli “iç açıcı” yazısının başlığını bilmek isteyebilirsiniz
bu arada: “Darbe mi Olsaydı?”
Çabuk söyleyin; “Allah korusun, ya gözüne gireydi?” diye biten hangi fıkrayı
hatırladınız?