İttihad Terakki mağdur ettiği alaylı askerlerin protestosunu kendine gerekçe
yaptı. 2. Abdülhamid çatışmaya sebebiyet verilmemesi için 1. Ordu Kumandanı'na
direnmeyeceğine dair yemin ettirdi
Günümüzde AKP hakkında açılan kapatma davasıyla yeniden başlayan laiklik
tartışmaları ve endişesi cumhuriyetle başlamış değil, mazisi hayli eski. Osmanlı
döneminde mesele laiklik olarak değil gericilik ya da irtica diye gündemdeydi.
Kadızadeler hareketi diye bilinen fıkhi tartışmanın sebep olduğu 'Softa
Ayaklanması'nın İstanbul'u ve sarayı az uğraştırmadığı bilinir.
Ama şüphe yok ki 'irtica' denildiğinde akla ilk gelen 31 Mart Vak'ası.. Miladi
takvime göre de 14 Nisan hadisesi..
Selanik'te dernek olarak kurulup bir dizi zaaf içinde sürüklenen İstanbul'u
uzaktan kontrol edecek gücü kazanan İttihad Terakki Cemiyeti'nin
fedailerinden İsmail Mahir Paşa'nın 6 Nisan'da kendilerine muhalif
gazetecilerden Hasan Fehmi Bey'i öldürtmesiyle başladı hadiseler.. Ardından
gazeteci Ahmed Samim'in katledilmesiyle tırmandı gerginlik. Ve nihayet ordu
içinde harbiye mezunu subaylarla alaylı tabir edilen asker ocağında yetişip
rütbe almış subaylar çekişmesi sürerken İttihadçıların alaylıları askeriyeden
uzaklaştırma kararıyla fitil ateşlendi..
Doğrusu basında yansıyan 'yangın' havası da olayların büyümesini sağladı.
İttihad Terakki yanlısı gazetelerle saray yanlısı basının kalem kavgasının
teması 'iç savaş'tı.
Bu ortamda 3. Ordu'nun Selanik'teki tümenlerinde 'Nigehban-ı Hürriyet' ya da
'Muhafız-ı Meşrutiyet' taburları oluşturuldu ve bunlar Taksim'deki Topçu
Kışlası'nda görevli askerlerin uzun zamanadır haklarını alamamadıkları için
kalkıştıkları protestosu gösterisi sırasında 'Adalet İsteriz' manasında 'Şeriat
İsteriz' sloganıyla bağrışmalarını 'ayaklanma' olarak değerlendirip 'Hareket
Ordusu' adı altında İstanbul'a sevk edildi. Başlarında subay bulunmayan,
başçavuş ve çavuşların komuta ettiği Topçu Kışlası askerleri Ayasofya ve
Sultanahmet Camii çevresinde toplanmışlar, halktan hamallar, seyyar satıcılar,
işsiz güçsüz pek çok kişi de onlara katılmıştı. Haklarını alamamalarının
sorumlusu olarak gördükleri sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa'yla, Meclis-i Mebusan
Reisi Ahmet Rıza bey'in azlini istiyorlardı. Ancak olaylar öyle gelişti ki
kalabalık o an oradan geçmekte olan Adliye Nazırı Nazım Paşa'yı Ahmet Rıza Bey
zannederek öldürdü. Aynı şekilde milletvekili Arslan Bey de İttihadçı
gazetecilerden Hüseyin Cahid (Yalçın) zannıyla kurşunlara hedef oldu.
Bu sırada 2. Abdülhamid'in olayları sona erdirmek için yaptığı girişimlerden
sonuç alamadığını da kaydetmek lazım. Padişahın 2. Tümen Komutanı'nı Yıldız
Sarayı'na çağırıp çatışmalara müdahale etmesi için emir verdiğinde 'Ordu
kumandanından emir almadan harekete geçemeyeceğini' söylediği bilinir. Sonradan
bu tereddütlü tavrından dolayı pişman olduğunu söylemiş olsa da içinde bulunulan
durumda ittihadçı kadroyla birlikte hareket eden Mahmud Muhtar Paşa'nın bu yönde
emir vermeyi reddettiğini ekleyeyim.
Said-i Nursi yatıştıramadı
Bu sırada olaylar devam ediyordu. Ve İttihatçı şımarıklığından şikâyetçi dindar
kalabalıkların katılmasıyla hadise büyüme istidadındaydı. Said-i Nursi gibi bazı
din adamlarının durumun bir tuzak olduğunu söyleyerek ortalığı yatıştırma
çabaları sonuç vermeyince İttihadçılar İstanbul'a el koyma zamanının geldiğine
hükmederek Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu'nu başkente girmeye
zorladılar. İstanbul'daki kıtalarda görevli komutanlar olayın vahim bir noktaya
gitmekte olduğunu ancak o zaman gördüler. Ama iş işten geçmişti.. 1. Ordu
Kumandanı Nazım Paşa duruma müdahale edeceğini söylemek için Yıldız Sarayı'na
gittiğinde
2. Abdülhamid'ten 'Şu ana kadar yapılamayan şeyler için artık vakit çok geç.
Müslümanın Müslümanı kırmasına izin veremem..' cevabını aldı. Daha ötesi padişah
Hareket Ordusu'na silahla karşı koymayacağı konusunda Nazım Paşa'ya yemin
ettirerek söz aldı.
Sonuç malum. 25 Nisan'da Hareket Ordusu işgal gücü gibi İstanbul'a girdi. Ünlü
Yıldız Sarayı yağması gerçekleşti, 27 Nisan 1909'da Meclis-i Umumi silahların
gölgesinde toplanıp 31 Mart Vak'ası'nı tertip etmek suçlamasıyla 2. Abdülhamid'i
hal kararı aldı. Ardından sıkıyönetim ilan edildi ve bir dizi idam kararının
çıktığı ünlü 'Divan-ı Harb-i Örfi' kuruldu.
Demokrasi müzesinin yeri
Demokrasi mücadelemizin yansıyacağı bir müze ve belgeliğin kurulması gereğini
uzun süredir yazıyorum. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın benimsediği
bir proje bu. Ziverbey Köşkü demiştik olmadı. Mabeynci Ziverbey'e ait olup 12
Mart döneminde emniyet güçlerince kullanılan ünlü sorgu ve işkence mekanı şimdi
özel mülk ve içinden kebap kokuları yükseliyor.
Ancak ümitsiz olmamak lazım. Sirkeci'de şimdi adliye binası olarak kullanılan
Sansaryan Han ya da eskiden Bab-ı Seraskeri binası olup Bekirağa Bölüğü diye
isimlendirilen bölümü hapishane olarak kullanılan, halen İstanbul
Üniversitesi'nin mülkiyetindeki Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin faaliyet
gösterdiği bina da düşünülebilir..
Sansaryan Han'ın nasıl bir yer olduğunu kavramak için herhalde Reha Oğuz
Türkkan'ın anlatımı kâfi: 'İstanbul'a nakledildiğimizde, Emniyet'in Sansaryan
Han'ın en üst katındaki hücrelere kapatıldık. İşkenceler orada uygulandı.
'Mutena Oda' adı verilen, iki metre yükseklikte, 50 cm eninde ve tepesine Nazi
Almanyası'ndan alınma özel yapılmış şiddetli acı veren ampuller
yerleştirilmişti. Yukarıdan kelepçelerle asılı duruyorduk. Butün bunlar
Sansaryan Han'ın sekizinci katında oluyordu. (...) Sansaryan'ın
en alt kattaki mahzenlerinde de hücreler vardı. Sırf beton, lağımla ıslak,
akrepli yerlerdi. Ne yatak vardı, ne oturacak bir şey..."
Sansaryan'da uygulanan işkence yöntemleri ve tutuklulara eziyeti iş edinmiş
'Parmaksız Hamdi'ye ilişkin hatıradan bol bir şey yok..
Bekirağa Bölüğü'ne gelince adı imparatorluğun son yıllarında ölçüsüz şiddet ve
saldığı korkuyla hatırlanan hapishane komutanı Bekir Ağa'nın adıyla anılsa da
'Tırnakçı' lakabıyla bilinen ünlü işkenceci Salim Bey'in dehşet tüneliydi orası.
Özetle mekan bulunur. Tarihi yarımadayı yeniden yapılandırma
niyeti ciddiyse orada Sirkeci'de, Sultanahmet'te adliyenin bulunması
hata zaten. Ayrıca herhalde Günay'ın girişimde bulunması halinde İÜ de Demokrasi
Müze ve Belgeliği'ne yer açar.
Sinan'a saygı...
Osmanlı İmparatorluğu çağlar ötesine sadece güçlü/güçsüz/ padişahlar ya da büyük
kumandanlarla değil sanatçılarla taşındı.. Yunus'lar, Fuzuli'ler, Şeyh
Galip'ler, Baki'ler, Levni'ler...
Mücevher kıymetindeki bu isimler arasında kuşkusuz Mimar Sinan'ın yeri çok özel.
Sinan, Türk/İslam kültürünün anıt isimlerinden biri. Süleymaniye, Selimiye,
Mağlova Kemeri gibi onlarca göz alıcı yapıda imzası bulunan Sinan estetik
anlayışı yanında mühendislik çözümlemeleri bakımdan da yapı tarihinde
kendisinden önce de kendisinden sonra da eşine raslanmayan büyük bir usta.
Ne yazık ki biz Sinan'ı çağdaşı iki büyük İtalyan sanatçı Leonardo Da Vinci ve
Michelangelo Buonarroti kadar dünyaya tanıtmakta başarılı olamadık.. Sinan'ın
inşa ettiği ve uzunluğu 50 kilometreyi bulan İstanbul su kanalı projesi
büyüklük, önem ve milimetrik hassasiyette mühendislik tekniği bakımından
günümüzün ölçüleriyle herhalde ancak Ay'a insan gönderme projesiyle
kıyaslanabilir..
Geçtiğimiz yıl Vakıflar genel Müdürlüğü ve Vakıflar Bankası'nın desteğiyle
History Channel için Grand Sinan adlı bir belgeseli yapmıştım. İlgilenenler bu
akşam 2. bölümünü seyredebilir. Ayrıca Çekül Vakfı, Multi Turkmall şirketinin
sponsonluğunda 'Sinan'a Saygı' projesini başlattı. Fotoğraf yarışması, Sinan
Envanteri, Sinan Kitaplığı, Sinan Gezi Haritaları, Sinan Eserleri Eskiz
Yarışması ve Ağırnas'ta Sinan Evi çevresinde bir dizi etkinliği kapsıyor proje.
Geçtiğimiz hafta 210 sanatçının 419 eserle katıldığı Sinan eserleri fotoğraf
yarışması sonuçlandı. Uygar Korça'nın Selimiye'yi resmettiği 'Ustanın Mührü'
adlı fotoğrafının birinci seçildiği sergi Ayasofya'da.. Çekül Vakfı Yönetim
Kurulu Başkanı Metin Sözen hocaya ve destekleriyle projenin gerçekleşmesini
sağlayan Multi Turkmall'a teşekkür borcumuz var.
Radikal
06/04/2008