Dünyaya insan hakları dersi veren Batı'nın söylemi sorunlu. ABD'nin terörle
savaşındaki gibi, işkence yapılmaması öğüdü işlerine gelmiyorsa kenara atılıyor,
başka çıkarlar söz konusuysa insan hakları ihlallerine sessiz kalınıyor ve
yaptırım yerine diyalog kurma cesareti gösterilmiyor
Daha fazla özgürlük ve demokrasi mücadelesinde kayda değer bir gelişme yaşandı.
Dünyanın en güçlü ülkesi ve demokrasinin geleneksel kıblesi ABD geriye gitti.
Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan ve en kalabalık İslam ülkesi
konumundaki Endonezya'ysa belirgin biçimde ileri doğru adım attı. Buna rağmen
Batı söylemi söz konusu gelişmeyi büyük ölçüde görmezden gelmekte; tıpkı
Britanya Dışişleri Bakanı David Miliband'ın geçen ay demokrasi üzerine yaptığı
konuşmada görüldüğü gibi.
Batı'nın söyleminin ilk kusuru, bu bağlamda öğütlediği biçimde iktidara karşı
doğruları dile getirmeyi kendisinin yapmaması. Bu durum Batılı hükümetlerin
insan hakları alanındaki en feci geriye gidişi, yani ABD hükümetinin işkenceye
başvurulmasını savunan kararını tartışmaktaki çekingenlikleriyle ortaya serildi.
İnsan haklarının evriminde iki önemli atılım mevcuttur; ilki köleliğin tüm
dünyada kaldırılması, ikincisiyse işkencenin kaldırılmasına yönelik girişimdir.
Suudi Arabistan istediğini yapar!
10 yıl önce biri ABD'nin yeniden işkence uygulayacağını söylese, 'imkânsız'
yanıtını alırdı. Ama imkânsız gerçek oldu. Uluslararası Af Örgütü, Guantanamo'yu
'zamanımızın gulagı' diye nitelendirdi. İnsan hakları ihlallerini kınamadaki
sicillerine rağmen Guantanamo yüzünden ABD hükümetini kınayan Batılı bir ülke
çıkmadı. Britanyalı bakan Miliband konuşmasında, askeri yönetime karşı
durdukları için bazı Birmanyalıları haklı olarak alkışladı. Bu kişiler büyük
risk alarak iktidarın karşısında doğruları söylediler. Hiçbir risk altında
olmamasına rağmen, maalesef Miliband Guantanamo konusunda iktidara doğruları
söyleyecek cesareti kendinde bulamadı.
Dahası ABD'de sivil haklara ilişkin pek çok mevzuda daha geniş bir geriye gidiş
söz konusu. Terör tehditleri karşısında halk Vatansever Yasa'yla temsil edilen
sivil halklara ilişkin tırpanlamayı kabullendi. Böyle yaparak Amerikalılar
herhangi bir zor durumda diğer toplumlardan farklı davranmadıklarını ortaya
sermiş oldu. Kendilerini tehdit altında hissettiklerinde onlar da sivil
özgürlükleri feda etmeye hazır ki, bu durum diğerleri için yeni bir olumsuz
örnek sunuyor.
Batı'nın söyleminin ikinci kusuruysa, insan hakları ve demokrasiyi
geliştirmekteki çifte standartlarını görmeyi reddetmesi. Batılı bir ülke ne
zaman kendi değerlerini yaymakla çıkarlarını savunmak arasında seçim yapmak
zorunda kalsa, daima çıkarlar değerlere galip geliyor. Suudi Arabistan'da
demokrasiyi geliştirmeye çalışan Batılı bir ülke yok.
Zira bunu yapmak için çok fazla çıkarı feda etmek gerekiyor. Ancak Birmanya veya
Zimbabwe gibi ülkelere gelince, Batı'nın riske atacağı önemli çıkarları
bulunmadığından, değerler önceliği ele alabiliyor. Özbekistan yönetimi teröre
karşı savaşta önemli bir Amerikan askeri üssüne evsahipliği yapmayı kabul
ettiğinde, bu ülkedeki Britanya elçisi Craig Murray hükümetinin Özbekistan'daki
insan hakları ihlalleri karşısındaki sessizliğini protesto etmek için istifa
etmek zorunda kaldı.
Daha aklı başında bir dünyaya doğru ilerlemekteyiz. Küresel planda, özellikle de
Asya'da yüksek eğitimli insanların sayısı hiç bu kadar fazla olmamıştı. Bu
insanlar Batı'nın insan haklarıyla ne yaptığına dair artık daha bilinçli
yargılarda bulunabiliyor. Bu nedenle Batı kendi kendiyle gururlanırken, dünyanın
kalanı ahlaki değerden yoksun bir imparator görüyor.
Batı'nın söyleminin üçüncü kusuru şu ki, iyi olanı yapmakla iyi hissetmek
arasında seçim yapmak zorunda kalsa, Batı genellikle hep ikinci şıkkı tercih
ediyor, zira bu daha ucuza geliyor. Bunu en iyi Birmanya örneği göstermekte.
Tarih, yaptırım ve dışlamaların toplumları değiştirmekte hiç başarılı olmadığını
öğretti. İlişki kurmak ve diyaloğa girişmek zaman içinde değişime yöneltiyor.
Batılı siyasiler rejimi kınayarak kendilerini iyi hissetseler bile, Birmanya'nın
20 yıllık yalıtılmışlık trajedisi hiçbir olumlu sonuç vermedi.
Eski BM Genel Sekreteri U Thant'ın torunu ve Birmanya'nın önde gelen aydınlardan
Thant Myint-U, International Herald Tribune gazetesine şöyle yazıyor: "Hangi dış
baskı demokratik değişim getirecek? Yaklaşık 20 yıldır boykot uygulanmasına,
yardımların kesilmesine, ticaret yasaklarına ve diplomatik kınamalara rağmen
neden Birmanyalı generaller ipleri eskisinden daha fazla ellerinde tutuyor. 55
milyonluk bir ülke olan Birmanya'ya gerçekten doğru gözle mi bakıyoruz?"
Dünyayı dinlemek şart
Buradaki çelişki şu ki, Birmanyalı generallerle ilişki kurmak Batılı siyasiler
için siyasi cesaret istiyor. Böylesi bir hareketi kendi halklarına haklı
göstermek zorunda kalacaklar, belki de siyasi bir bedel ödemeleri gerekecek.
Herhangi bir riskten kaçınmak için Batılı siyasiler, tıpkı Miliband'in yaptığı
gibi Birmanyalı muhaliflere methiyeler düzüp, cesaretleri överken, kendi ahlaki
ve siyasi korkaklıklarını da sergilemiş oluyorlar.
Özgürlük ve demokrasiye ilişkin Batı'yla dünyanın kalanı arasında yeni bir
söylem oluşturmanın zamanı geldi. Aralıkta İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi'nin 60. yılını kutlayacağız. Bu durum, manzarayı değiştirmek için
Batı'ya bir fırsat sunabilir. İnsan hakları konusunda dünyaya ders vermekten onu
alıkoyan yok ve de olmayacak. Ancak Batı yine de yeni bir şey yapmayı
öğrenebilir: Dünyanın kalanını dinlemeyi.
The Guardian
(28 Mart 2008)
Radikal
31/03/2008