Mezun olduğu lise de üniversite de Türkiye’nin en iyi okulları arasında
bulunan çok sevdiğim bir arkadaşım aradı geçen sabah.
“Ne zaman dostlarımızla yollarımız bu kadar ayrıldı?” dedi.
Anlamadım önce.
O anlattı.
Lise arkadaşlarının kurduğu bir “mail grubu” varmış. Ulusalcı, faşist görüşler,
demokrat görüşlerden çok daha fazlaymış.
“Ne zaman böyle oldu bu insanlar?”
“Halklarıyla karşılaştıklarında,” dedim.
Kravat takmayı beceremeyen, dans edemeyen, eşleriyle lokantaya gitmeyen, yabancı
dil konuşamayan, sanattan pek anlamayan, hayatında hiç Brahms dinlememiş,
tiyatroya uğramamış bir kalabalık, kendilerine benzeyen siyasi yöneticiler ve
kendilerine benzeyen Anadolulu geniş bir sermaye grubuyla ortaya çıkıp da
iktidarı ele geçirince...
Bir de İstanbul sermayesine diklenince...
Kendilerini “terbiye” etmeye çalışan yargıyla orduya boyun eğmeyince...
Üstelik de epey “muhafazakâr” olan kültürlerini gemilerinin direğine bayrak gibi
çekince...
İyi yetişmiş şehirlilerde bir panik ve öfke patlaması ortaya çıktı.
“Geliyorlar” çığlıkları şehirlerin semalarında yankılandı.
“Kadınlarımızın başlarını örtecekler, lokantalarımızı kapatacaklar, konser
salonlarımıza kilit vuracaklar, hayatlarımıza müdahale edecekler, din yönetimi
kuracaklar,” telaşı başladı.
Muhafazakârlar da, ilk kez böylesine güçlü bir şekilde ele geçirdikleri
iktidarın tadını çıkararak, “aslında yapsak iyi de, biz yapmayacağız herhalde”
diye alaycı ve korkutucu bir üslup edinince...
İlişkiler iyice koptu.
Cumhuriyet kurulduğundan beri kendi küçük kozalarında, “halkın” eğitimi, daha
iyi yaşaması, daha özgür olması, gelişmesi için parmaklarını kıpırdatmadan
yatmış bu şehirli azınlık, iyi örgütlenmiş, arkasında sermaye desteği olan bu
“çoğunluk” karşısında ne yapacağını şaşırdı.
Çaresizdiler.
Osmanlı’da da, Cumhuriyet döneminde de ezilmiş, sömürülmüş, damarlarındaki
bereketi emilmiş, köylerine, kasabalarına, gecekondularına hapsedilmiş bir
kalabalık şimdi zincirlerinden boşanıyor, şehirlilere “sizin hakimiyetiniz
bitti” diyordu.
Şehirlilerin çok sevdiği, kültürünü, yaşama biçimini paylaştığı Batı ise bu
“gelişmemiş” kalabalığı tutuyordu.
“Demokrasilerde halkın dediği yapılır” diyordu.
Seksen yıl boyunca sadece bir kelime olan “demokrasi” birden somutlaşıyor,
etlenip kemikleniyor ve “cahil bir kalabalık” olarak ortaya çıkıyordu.
Şehirliler, kültürünü, giyimini, mutfağını, müziğini sevdikleri Batı’nın
felsefesiyle, üretimiyle, sosyal mücadelesiyle hiç ilgilenmediğini anlıyordu.
Ve, inanılmaz neredeyse acıklı bir “ikileme” düşüyordu.
Çok sevdiği Batılılar gibi olmak isterse “demokrasiyi” kabul edecek ve kültürü
Batılılara benzemeyen bir “kalabalık” tarafından yönetilecekti.
Ya da Batı’nın kravatını, şarabını, dansını alacak ve diğer “değerlerini”
reddedecek ama o zaman da o çok küçümsediği “Ortadoğu ülkelerindeki” ilkel
diktatörlüklerden biri olacaktı.
Yaşam tarzı Batılılara hiç benzemeyen “kara kalabalık” ise Batı’nın en gelişmiş
değerlerinin temsilciliğini de üstleniyor ve şehirliler bir de Batı tarafından
küçümsenen “ilkellere” dönüşüyordu.
Nereye dönseler bir çıkmaza çarpıyorlardı.
Batılı bir yaşam tarzını “Batılılık” sanmak yanılgısını 80 yıl sürdüren
Cumhuriyetin şehirli çocuklarının yüzüne hayatın gerçekleri ardı ardına
vuruyordu.
Yapay, köksüz, felsefesiz bir Batılılığı “modernlik” sanan dedeleriyle
babalarının kefaretini ödemek bu kuşağa düşüyordu.
Halka da, Batılılara da düşman oldular.
“Ordu gelsin, darbe olsun, bu insanların partileri kapatılsın” diye bağırmaya
başladılar.
Böyle yaparken, yaşam tarzları yüzünden kendi halklarından, siyasi değerleri
yüzünden de çok sevdikleri Batı’dan koptuklarını, yalnızlaştıklarını, herkes
tarafından küçümsendiklerini hissetmenin garip utancı da içlerine yerleşiyordu.
Şehirli azınlık bu açmazdan kurtulamaz.
Ne ordu, ne yargı, ne medya kurtaramaz onları.
Bin defa darbe yapsalar, bin defa partileri kapatsalar, bu halk aynı muhafazakâr
davranışları, aynı eğitimsiz yaşam biçimiyle geri gelecek.
Eğer Türkiye bir “uzlaşma” arıyorsa o uzlaşma bu noktada, bu iki kesim arasında
olacak.
Şehirliler “halkın” iktidarını kabul edecek, “halk” da yüzlerce yıl köylerde
hapis kalmanın sonucu pek incelmeye imkân bulamamış yaşam tarzını, sanat
beğenisini geliştirmeyi yavaş yavaş şehirlilerden öğrenecek.
Bu arada şehirlilere biraz din, biraz gelenek, biraz “doğallık”, biraz da
kendine has bir tadı olan alaturkalık öğretecek.
Şehirlilerin demokratlığı, köylülerin zevkleri gelişecek.
Başka bir uzlaşma yolu yok.
Ve, başka bir yol olmadığını görmek de eski dostlarımızı, “şehirdaşlarımızı”,
okul arkadaşlarımızı, aynı yaşam tarzını paylaştığımız “kardeşlerimizi” herkese
karşı öfkeli ve düşman kılıyor.
Türkiye, tarihinin en zor ama en gerçek “uzlaşmasını” sürtüşmeler olmadan
sağlayamayacak.
Ama, bu nokta aşılacak, herkes gerçeği kaçınılmaz olarak kabul edecek.
Şehirliler, demokrasi içinde şarap içip dans etmenin tadını çıkaracak, gizli
korkularından, vicdan azaplarından kurtulacak, doğal ve rahat bir ortamda
hayatını sürdürmenin huzurunu hissedecek.
Halk da incelmiş zevklerin hayata daha bir derinlik ve hoşluk kattığını
anlayacak.
Dünyanın en güzel ülkesinde barış böyle yaşanacak.
Ve, emin olun o barış bir gün mutlaka gelecek.
Taraf
28/03/2008