40 yıllık emektar yazı makinesini -namı-ı diğer pancar motorunu- emekliye
çıkarıp, artık sonuncusu olduğuna inandığım bir yenisini aldığımda enikonu
sevinmiştim.
Parmaklarım tuşların üstünde çok daha rahat kayıyordu.
* * *
Önceki sabah ne olduysa oldu, bizim yeni devreye girmiş zarif görünümlü pancar
motorunun; her tuşa basışta harflerin, üstüne ve kâğıda vurduğu, özel mürekkepli
makine şeridini bir tarafından ötekine saran makaraları kilitlendi.
* * *
Dur aman etme eyleme...
Makinenin üst kapağını kaldırıp, makaraların neden kilitlendiğini anlamak için,
2’sini de yuvalarından çıkardığımda; parmaklarım da, ellerim de simsiyah
kesilmeye başladı.
Makaraları çeviren miller, ne yapsam dönmüyordu.
* * *
Kâğıdın üstündeki yazı yarım kalmıştı. Satırlarda Türkiye nutukçularının
tatavalarını; azgınlaşan lodosla sel sularının neden dinlemediğine dair
-kutuplaşmalar dışı- değerlendirmeler vardı.
* * *
Siyahlaşan el ve parmaklarımla makinenin neden böyle bir ihanete girdiğini
çözmeye çalışırken; ne Çankaya’daki davetler umurumdaydı, ne Dick Cheney’in 70
arabalık konvoyu, ne de resmi törenlerde silindir şapka giyilmesinden ne zaman
vazgeçildiği...
* * *
Emekliye çıkardığım pancar motoruna yeniden muhtaç olmam, eski emektarı da
hoşnut etmişçesine:
- Görüyorsun ki 40 yıllık dostluk öyle kolay bırakılamıyor, der gibiydi o da.
* * *
Lavaboya gidip, ellerimi parmaklarımı sabunlu süngerle sildim temizledim.
* * *
Türkiye’de keskinleşen kutuplaşmalar, üst mevkilere kadar tırmanmış cinayet
çeteleri, az demokrasi - çok demokrasi, ıspanağın artan fiyatı, Pandora’nın
kutusu, foto-model yıldızının otosuyla fotosu, laiklik elden gitti - gitmedi;
saçı bitmedik yetimin, saçı bitti bitmedi...
* * *
Eee anladık yani, biz de yazı emekçisiysek, insanız yani...
Hava güneşli, kıyı yolundan şöyle Tuzla’da Balıkçı Mustafa ile eşi Nuray Hanımın
çardak altına doğru uzanıversek yani...
* * *
Tuzla tersanelerine bakmayı bile istemiyor insan; biliyorsun ki, ne bayrak
direklerinin yükseltilmesi, ne ezan seslerinin volüm büyütmesi; oralarda çalışan
işçilerin peşpeşe ölmelerini önlemeye yetmiyor.
Şayet peşpeşe ölenler bir de “mevki sahipleri” olsaydı...
* * *
Şayet 55 yıl önce Paris’te Hıfzı Topuz’la dinlediğimiz, güftesi Boris Vian’a ait
Mouloudji’nin şarkısı; buralarda da şen şakrak dinlenebilir olsaydı...
* * *
İşte o Fransız şarkısından, Solmaz Kamuran’ın çevirdiği bazı mısralar:
Bay Başkan
Size bir mektup yazıyorum.
Umarım zamanınız olur da,
Okuyabilirsiniz.
Celp kağıtlarım geldi,
Çarşamba günü akşam olmadan
Cepheye gitmek üzere
Ayrılmalıymışım buradan.
Bay Başkan
Gitmek istemiyorum.
Ben bu dünyaya
Zavallıları öldürmeye gelmedim.
* * *
Yasaklar, hamaset, sıcak temas, sert bakış, bütçeyi gündem dışı bırakma, “yaşam
kalitesi”nden asla söz açmama ve kutuplaşmalar, çalkantılar...
* * *
Balıkçı Mustafa ile eşi Nuray Hanım, Yunanistan’dan gelme bir göçmen ailesiydi.
Mustafa, tersanelerde işçi olmak yerine, balıkçı olmayı yeğlemiş ve ilk kez
denemişti hayatını denizlerden kazanmayı...
Şimdi güzel bir balıkçı lokantaları ve küçücük torunları vardı.
* * *
Şayet ilkokullarda da “homo ekonomikus”un ne olduğu sade bir dille
anlatılabilseydi; elbet bizim yazı hayatımız da, siyasal suçlamalar da,
Türkiye’nin siyasal çalkantıları da, çok daha başka türlü olurdu.
Milliyet
29/03/2008