Laikliği bireyleri de kapsayacak bir
yaşam tarzı olarak tanımlamak, Din ve Devlet işlerinin birbirinden 'ayrılma'sı
anlamında Laikliğe değil, bireyler üzerinde bir denetim kurmak anlamında
'kontrol'cü anlamda bir Laiklik anlayışına işaret etmektedir.
* * *
AK Parti'nin kapatılması isteğiyle Yargıtay Başsavcısı tarafından hazırlanan
iddianame, Anayasa Mahkemesi'nce kabul edildi. Ama bu kabul, davanın açılacağı
anlamına gelmez.
Anayasa Mahkemesi Raportörü'nün hazırlayacağı rapordan sonra Mahkeme, Yargıtay
Başsavcısı'nın iddianamesini iade edebilir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda,
eğer belleğim beni yanıltmıyorsa, 2004 yılında yapılan bir değişiklikle,
iddianamenin iade edilmesi mümkün kılındı idi.
Diyelim ki, usul yönünden bir problem söz konusu olmadığı için iade edilmedi; o
takdirde Mahkeme, Başsavcı'nın iddianamesindeki hususları birer birer incelemek
durumunda olacaktır. Bu iddialar ne kertede hukukidir ya da örtük siyasi
mülahazalara hukuki bir gerekçe mi bulunmuştur:- elbette bunlara bakacaktır!
İddianamede, Laikliğin bir yaşam tarzı olduğu ve dokunulamazlığı dile
getiriliyor. Laikliğin bir yaşam tarzı olarak tanımlanması, Laikliğin, bireylere
ilişkin bir mesele olarak konulması anlamına gelir. Bu yaklaşıma göre, hem
Devlet hem de birey, Laiktir. Oysa Laikliği Din ve Devlet işlerinin birbirinden
ayrılması, ayrı alanlar olarak konumlandırılması, temelkoyucu ilkedir; o nedenle
de Laiklik bireylere ait bir mesele olamaz. Laik birey'den değil Laik Devlet'ten
sözedilmesi de bundan dolayıdır.
Türkiye'de Laikliğin birbiriyle çelişen içermeleri olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır. Andrew Davison'un 'Türkiye'de Sekülarizm ve Modernlik' adlı
çalışmasında önesürdüğü argümanlardan yolaçıkarak, Din ve Devlet işlerinin
birbirinden ayrılmasının getirdiği 'ayrılma'cı yaklaşımla, Laikliğin bir 'yaşam
biçimi', dolayısıyla bireylerin de Laik olduğuna ilişkin 'kontrol'cü yaklaşımın
biraradalığından (Davison'un 'kurucu örtüşme' diye kavramsallaştırdığı durum)
söz edilebilecektir. Bir başka deyişle, Laikliği bireyleri de kapsayacak bir
yaşam tarzı olarak tanımlamak, Din ve Devlet işlerinin birbirinden 'ayrılma'sı
anlamında Laikliğe değil, bireyler üzerinde bir denetim kurmak anlamında
'kontrol'cü anlamda bir Laiklik anlayışına işaret etmektedir.
Bu bir 'örtüşme' mi yoksa bir çelişme midir? Davison, şunları yazıyor:
'Türkiye'de laiklik siyasetiyle bağlantılı eylemler, politikalar, ilişkiler ve
kurumlar ayrılma kadar kontrol tarafından da kurulmuşlardır. Türk laikliğinin
ayrılma boyutlarını kuran ayrılıkçı anlamlar, kontrol boyutlarını kuran kontrol
anlamlarıyla örtüşür. Ancak dinle devletin birbirinden tamamen ayrıldığını ilan
eden parti yetkililerinin dile getirdikleri bazı ayrılıkçı iddiaların, kontrol
boyutlarının üzerini kapatma çabaları gibi göründükleri hesaba katıldığında, bu
boyutların paylaştıkları kavramsal alan da kavramsal gerilimlerle yüklüdür.' Bu
yüzden, Kemalist Laikliğin, sadece din işleri ile devlet işlerinin birbirinden
ayrılması, ya da David Kuschner'in ifadesiyle, 'din işleri üzerindeki devlet
kontrolünü bırakmaksızın, dini bir kişisel inanç ve ibadet meselesine dönüştürüp
toplumsal ve siyasi kurumları biçimlendirmekte oynadığı rolü ortadan
kaldırma'ktan ibaret olmadığı apaçık ortadadır.
Bu durumda, Laikliği bir yaşam tarzı olarak tanımlamanın doğru bir tanım olup
olmadığının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Laikliğin bir yaşam tarzı olarak
dokunulmazlığından söz etmek, Davison'un sözünü ettiği 'kontrolcü' Laikliğin
başka biçimde dilegetirilmesinden öte bir şey değildir. Laiklik, yaşam tarzını
'kontrol' edecekse, bunun anlamı 'dini bir kişisel inanç ve ibadet sistemi'ne
dönüştürme projesiyle çelişmeyecek midir?
Anayasa Mahkemesi'nin, bu konular üzerinde de duracağından şüphe etmiyorum.
Zaman
23/03/2008