Bundan bir süre önce, tanıdığım iki kardeş, Ali Nesin ile Ahmet Nesin,
başörtüsünün serbest bırakılması ya da bırakılmaması noktasından başlayarak sert
bir kavgaya girmişler ve konu hemen medyaya yansımıştı.
Dediğim gibi, ikisini de eskiden beri tanıdığım için, anlaşmazlıklarının tek
nedeninin 'başörtüsü' olmadığını biliyorum. Ama bu, olayın 'simgesel iletisi'
açısından o kadar da önemli değil, çünkü dışarıdan bakan biri, 'İşte, bu sorun
iki kardeşi dahi birbirine düşürüyor' diyebilir. Şimdi, hepimizin hayatında
bunun örnekleri yaşanıyor; kardeşimizle olmasa da 40 yıllık arkadaşımızla
yollarımızı ayırmak noktasına gelebiliyoruz. Meğer ideolojimizin en keskin, en
belirleyici ayracı buradan geçiyormuş.
'Nesin' özel adı da simgeselleşti bu bağlamda. Aziz bey bunu herhalde hiç
düşünmemişti ama şimdi hepimiz birbirimize 'Nesin sen?' diye bağıracak
raddedeyiz. Yaratılan ortam bir yandan denetimsiz öfkeler, duygular, bir yandan
da, kaçınılmaz olarak, derin bir 'kavram kargaşası' üretiyor. Onun için herkes
birbirine 'Sen faşistsin!' diye de bağırabilir ve kendi verdiği kavganın
'anti-faşist' bir kavga olduğuna inanabilir; neyin ne olduğunun herkesçe net bir
şekilde görülebileceği bir netliğin oluşması, tarihte hep olduğu gibi, herhalde
uzunca bir zaman alacak.
Geleneksel olarak, kavramlarımızı azami derecede abartarak kavga ederiz.
Hasmımız olan kişi, 'hasım' olduğuna göre, 'vatan haini'nden daha ılımlı
bir şey olamaz- 'hain'den aşağısı kurtarmaz. Onun için, karşımızdakini simgesel
olarak ya da fiilen öldürmek üzere kavga ederiz. Abartma dozunu yükseltmek,
kendimizi psikolojik olarak bu arbedeye hazırlamak için de gerekli bir şeydir.
'Hasım' iyice alçak bir şey olmalıdır ki, bizim de bu aşırı ve anlamsız
'asabiyet' derecesine gelmemizin haklı bir açıklaması olsun.
DP-CHP böyle dövüştü. CHP 'devletlû' idi, kazandı. Aynı gayz olduğu gibi AP'ye
kanalize olabilirdi ama araya yeni etken, sosyalizm girdi. Girmesi, bazı
koşulları biraz 'tadilat'a uğrattı. AP'ye karşı yeniden '27 Mayıs koşulları'
yaratmak için bu genç sosyalizmi körükleyenler, bir süre sonra 'sosyalist
tehdit'e karşı darbe yaptılar.
70'ler boyunca devrimci/ülkücü boğazlaşması topluma egemen oldu. Olabildi, çünkü
onların arkasında duran AP/CHP ikilisinin politika anlayışı da değişmemişti:
"Siyaset, 'çatışma' demektir, çatışmayı iyi bilen, kazanır."
Tarih boyunca, bu çatışmalar olurken, kimse 'araya girme' girişiminde bulunmadı.
Bu inisiyatif, siyaset erbabı tarafından, Silahlı Kuvvetler'e bırakıldı. Son
analizde, 12 Eylül darbesi gibi bir olayı 'meşru' gösteren en önemli etken,
Demirel'le Ecevit'in uzlaşmaya varmalarının imkânsızlığı olmuştur.
Ama bunca çatışma, bunca cinayet, bunca darbe... Kimse kimseyi yok edemiyor. Bu
toplumda olan her şey, olması bu yapıda böyle gerekli kılındığı için var. Kimse
kimseyi yok edemiyor ve edemeyecek. Ahmet'i, Mehmet'i yok edebilirsiniz, zaten
ediyorsunuz.
Ama onların ait oldukları nesnel, anonim yapıları yok edemezsiniz-en azından,
şimdiye kadar başvurmaktan vazgeçmediğiniz bu yöntemlerle yok edemezsiniz.
Radikal
23/03/2008