Gottlob Frege, Ueber Sinn und Bedeutung'da, bir im'in (sign), anlamı (sense)
ile gösterdiği obje'nin (reference), o im'in idea'sından farklı olduğunu
bildirir. Mesela, 'ağaç' iminin ne anlamı ne gösterdiği obje, o im'in
zihnimizdeki idea'sı ile bir ve aynı şey değildir.
Diyelim ki ben, 'gözünüzü kapatın, bir ağacı gözünüzün önüne getirin!' desem,
her birimizin zihnindeki 'ağaç' idea'sı (ya da imge'si) birbirinden farklı
olacaktır. Kimimizin gözünün önüne bir çınar ağacı gelecek, kimimizin kavak,
kimimizin salkımsöğüt, kimimizin de çam ağacı! Frege'nin de belirttiği gibi,
hepimiz 'ağaç'ın anlamı konusunda aynı şeyi düşünecek, ama idea'sı konusunda
farklı ağaçlar tahayyül edeceğizdir. Leibniz'in ünlü formülasyonuyla söylersek,
iki ayrı kişi aynı objeyi tahayyül ettiklerinde, her birinin zihninde ayrı bir
idea olacaktır: 'Si duo idem faciunt, non est idem.'
Bunları elbette felsefi ukalalık olsun diye yazmıyorum;- bizim im'leri
(kelimeleri), hâlâ, o kelimelerin anlamları olan kavramlarıyla değil,
zihnimizdeki idea'larıyla tanımlamaya kalkışıyor olduğumuzu göstermek için
yazıyorum. Bakınız, mesela, 'sivil toplum' gibi, 'kamusal alan' gibi, 'simge'
gibi kelimeler, birer kavram olarak anlamlarını, tanımlamalardan (definition)
almak yerine, zihnimizdeki idea'ların betimlemelerinden (description)
almaktadırlar. Mesele şu: 'kamusal alan' ya da mesela 'sivil toplum' deyince,
onun eskilerin deyişiyle 'efradını cami, ağyarını mani' bir tanımını
yapmaktansa, her zihindeki farklı idealardan yola çıkarak anlamlandırmaya
kalkışıyoruz! Vahim maluliyetimiz budur!
Bakınız, 'ağaç' denildiğinde herkesin zihninde başka başka ağaçların (çınar,
kavak, salkımsöğüt, çam vs.) tahayyül ediliyor olması, kaçınılmaz olarak bir
iletişimsizliğe yol açar. Zihninde 'ağaç'ı, 'çınar ağacı' idea'sıyla tahayyül
eden biri, mesela 'ağacın gövdesi çok kalın olur!' derken, 'ağaç'ı 'kavak'
idea'sıyla tahayyül eden biri 'ne münasebet, gövdesi çok incedir!' diyecektir.
Ya da, 'ağaç'ı, yine çınar ağacı' ideasıyla tahayyül eden biri, 'ağacın
yapraklarının insan eline benzediğini' söylerken, ağacı 'çam ağacı' idea'sıyla
tahayyül eden öteki, 'hayır hiç de öyle değil!' diyebilecektir.
'Simge', 'sivil toplum', 'kamusal alan' gibi kavramların başına gelen de
tastamam budur. Bu kavramlar, açık ve seçik bir tanımları yapılmadığı için,
herkesin zihninde farklı tahayyüllere (idea'lara) yol açıyor ve o farklı
idea'lar üzerinden beyhude yere bir iletişim zemini inşa edilmeye çalışılıyor.
Bu durum, fevkalade yanlış bir ifadeyle, 'kavram kargaşası' olarak dilegetirilir;-
oysa sözkonusu olan, 'kavram kargaşası' değil, düpedüz 'idea kargaşası'dır!
Siyasal iletişimin bir sağırlar dialoguna dönüşmesinin nedenini bile, doğru
tespit edememiş olmanın getirdiği bir kargaşa!
Bu kargaşa, bizim insanımızın hâlâ mitolojik düşünceden logos düşüncesine
geçememiş olmasından ya da başka türlü söylersem, hâlâ imgelerle (ya da
Frege'nin deyişiyle, 'idea'larla) düşünüyor olmamızdan kaynaklanıyor. Hemen şunu
söyleyeyim: 'Düşünmek' (To Think) ile 'Tahayyül etme'nin (To İmagine) eşanlama
geliyor olması, sadece bizim dilimize mahsus bir durum değildir. 'Gözlerini
kapat ve oturma odanızı düşün!' dediğimizde, burada 'düşünme'yi 'tahayyül etme'
anlamında kullanıyoruzdur. Ama başka dillerde, mesela İngilizcede, bu iki
kavramın eşanlamlı olarak kullanımı, bunun o dilde sadece, mitolojik düşünce
döneminden kalma arkaik bir bakiye olduğu anlamına gelirken, Türkçede, bir
arkaik bakiye olduğunu değil, 'tahayyül etme'nin, aslında, hâlâ 'düşünme'nin
işlevini yerine getirdiğini, yani kısaca bizim, hâlâ, kavramlarla değil,
idea'larla (imgelerle) düşündüğümüzü gösterir.
Daha önce de çok yazdım: Batı'dan iktibas ettiğimiz soyut düşünce objelerinin
('kamusal alan', 'sivil toplum' vb.) bizim zihnimizde içselleşememiş, ya da
başka bir deyişle, idea'lardan (imge'lerden) kavramlara dönüşememiş olması
Modernliği, zihnen temellük edemediğimizin en açık göstergesidir. Modernlik
zihinde bir dönüşümdür, kılık kıyafette değil!
Bir not: Yargıtay Başsavcısı'nın, AK Parti'nin kapatılmasına ilişkin
fezlekesinde, Başbakan'ın türbana atıfta bulunarak 'velev ki siyasi bir simge
olsun!' sözünü, Laikliğe aykırı kanıtlardan biri olarak zikrettiği yazıldı.
Başsavcı'ya hatırlatalım: 'Velev ki' deyişi, Türkçe'de bir kesinlik ifade
etmez;-'diyelim ki' ya da 'farzedelim ki' yahut 'varsayalım ki...' anlamına
gelir. Bir varsayımı delil (kanıt) olarak kullanmak hangi hukuk mantığı ile
bağdaşır? Yoksa Başsavcı'nın Türkçeyi kavrayışında bir sorun mu var?
Zaman
19/03/2008