Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir, savrulur enkaz-ı beşer
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Kafa göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak
Gerisini okumaya gerek yok sanırım. Türk tarihinin en önemli savaşlarından
birinin, hatta belki en önemlisinin bir şair kalbindeki yansımaları bunlar.
Bu savaş yalnızca Türklüğün değil bütün bir Avrupa milletlerinin de kaderini
etkileyen savaştı. İstanbul'u yeniden Konstantinepol yapabilmenin beş yüz yıllık
rüyasını sayıklayan Avrupa'nın bütün gücüyle yüklendiği, ama Türk adı önünde
eğilmeye mecbur kaldığı bir savaştı. O yalnızca İtilaf devletleriyle hasta
adamın savaşı değil, ham hayaller ile biçare hakikatlerin; tanrılaştırılmış
madde ile Tanrı'ya iman eden gönüllerin; gurura kapılmış mahmuzlu çizmeler ile
altı delik yemenilerin de savaşı idi. İtilaf devletleri her şeyleriyle
yükleniyor, bombalıyor, yakıyor, yıkıyor; dahası, siperlerden gelen cılız
karşılıklarla alay bile ediyordu.
Amiral Robeck 18 Mart'ta Çanakkale'yi geçerek yakında Konstantinepol'de
olacağına dair telgrafı Londra'ya çekmiş Queen Elizabeth, Inflexible, Lord
Nelson, Agamemnon, Ocean, Irresstible, Wengeance Majestic, Prince, Bouvet,
Suffren gibi savaş gemilerinden oluşan üç filoluk gemilerini yola çıkarmıştı.
Ama Robeck, bu arada küçük bir şeyi unutmuştu: Savaştığı millet Türk milletiydi.
Kaşgarlı Mahmud'a göre adını bizzat Ulu Tanrı'nın verdiği bu millet, tarih
sahnesinde bulunduğu hiçbir dönemde esaret altına alınamamış, özgürlüğünden hiç
vazgeçmemişti. Ve şimdi de Çanakkale'de olup bitenleri, özgürlüğüne vurulmak
istenen bir zincir gibi görüyordu. Bu yüzden Bedr'in aslanları kadar şanlı bir
orduyu orada şehit verdi, hilal uğruna güneşlerini feda etti. Ve tarih, o gün
bir ismi hafızasına kaydetti: Nusret.
Nusret, teknoloji yüklü gemiler yanında muhallebi çocuğu cesametinde bir mayın
gemisiydi ama bağrında aslan yürekler taşıyordu. O serdengeçti ruhtur ki yarı
aydınlık bir gecenin sonrasında düşmanın haşmetli gemilerinden bazılarını
Boğaz'ın derinliklerine gönderdi. İtilaf devletlerinin mağrur kumandanları
Boğaz'dan öte yol bulunamayacağını anlayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar.
Artık Çanakkale'de kara savaşları başlıyordu. Atatürk'ün, cephanesi biten
askerlere:
- Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum, dediği gündü o gün.
Bütün cephelerinde 250 binin üzerinde askerimizin şehit düştüğü Çanakkale
Savaşları bir destanın ta kendisidir. Ve o destanı yaratanlar 'Çanakkale
geçilmez' derken bu ülkenin Müslüman-Türk kimliğine vurgu yapıyorlar,
geçilemeyecek olan hattın bir kuru toprak parçası değil o toprağın içini
dolduran ruh olduğunu düşünüyor ve o uğurda çarpışıyor, vuruşuyor, şehit
oluyorlardı. Şairin;
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın
dediği Mehmetçik, işte o ruh uğruna can vermişti.
Peki şimdi bir kere daha soralım kendimize: Çanakkale geçildi mi?
Çevrenize bakınız, geleceğimizin teminatı olacak gençlerimizin eğlence
biçimlerine, eroin partisinde can veren çocuklarımıza, televizyon ekranlarından
üzerimize sıçrayan bayağılıklara, turistik (!) ülkemizde yine turistik diye her
türlü rezalete baş üstüne deyişimize, internet cafelerde sigara dumanlarına esir
olan yavrularımıza, topluma örnek gösterilen insanların sapkınlıklarına veya
sapkın insanlara, okumayı unutan toplumumuza, alışveriş merkezlerini mabet
haline getiren halkımıza... Ayrıca burada anmaya gerek görmediğimiz onlarca,
yüzlerce çarpık uygulamaya bakınız, bakınız da Çanakkale geçilmiş mi;
geçilememiş mi kendinize yeniden sorunuz. Galiba İstanbul'un Müslüman
kimliğinden rahatsız olup onu Konstantinepol yapmak isteyenler Çanakkale'yi
geçmişler.
CUMHURİYETİ BÖYLE (Mİ) KURDUK
Her yıl 18 Mart yaklaştığında yayın organlarında çıplak ayaklı, yırtık
giysileriyle iki çocuk askerin resimleri yayınlanır. Altında da genellikle şöyle
bir cümle olur: "Cumhuriyeti biz böyle kurduk." Bazı resimlerde de aynı türden
yoksul halkın askere mermi taşıyan kağnılar başındaki pejmürde halleri,
kadınların ve çocukların trajediyi andıran görüntülerini görürsünüz.
Vatanseverliğin bu siyah beyaz fotoğrafları, o insanların siyah beyaz kaderleri
misali ne yazık ki amacının dışında kullanılmaya başlandı. Bazı sergilerde,
afişlerde, pankartlarda sloganlara dönüştürüldü. İşin hazin tarafı, bütün
bunları hazırlayanlardan çoğu, maalesef Çanakkale'den düşmana geçit vermeyen o
asil ruhun hatırlatılmasına karşı çıkmaktadır.
Mesela Çanakkale'de şehitliklerin mahşer kalabalıkları gibi ziyaretçi
bulmasından rahatsız olurlar. Şehitlerin ruhuna Fatiha okuyan insan manzaraları
onları rahatsız eder nedense. Çünkü altına sloganlar yazdıkları resimlerden
hiçbiri onların dedelerine ait değildir. Ankara'da Cumhuriyet'i kuranlar ile
Çanakkale'de, Sakarya'da, Arabistan'da, Galiçya'da Cumhuriyet'in kurulması için
can verenler arasında bir statü farkı, bir er-zabit rütbesi, bir seçkin-köylü
ayrımı vardır. Cumhuriyet kurulduktan sonra bunlardan birileri yöneten,
diğerleri yönetilen rollerine geri döndüler. Garip olanı, şimdi o resimlerden
pankartlar üretenler, aynı pankartları o resimlerin asıl sahiplerine karşı
açmaktalar. Resimlerin sahiplerine gelince; onlar tarihin hiçbir döneminde vatan
uğruna can vermenin adını anmadılar, can vermekle yetindiler.
Zaman
18/03/2008