Geçen yıl Henry Kissinger ile bir toplantı vesilesiyle geldiği İstanbul’da
üst üste birkaç gün birlikte olduk.
Bir ara kendisine, “Çin Başbakanı Çu en-Lai ile aranızda geçen bir konuşma
tüm dünyada bilinir; Siz, ona ‘Fransız Devrimi hakkında ne düşündüğünü’
sormuşsunuz...” diyerek bir soru yöneltirken, sözümü kesti, “O, bu soruya
karşılık olarak ‘Bu konuya ilişkin bir şey söylemek için henüz çok erken demiş’”
deyiverdi.
“Evet” dedim,
“Sorum şu: Aranızda böyle bir diyalog cereyan etti mi?”
Kissinger, saniye sektirmeden
kestirdi attı: “Hayır!”
Bu cevabı beklemiyordum,
“Ama” diye ısrar ettim, “Tüm dünyada yaygın biçimde böyle bir diyaloga
gönderme yapılıyor...”
Güldü, “Biliyorum” dedi,
“Ben de bu diyalog olmuş gibi alıntı yapıyorum!”
Kissinger ile Çu en-Lai
arasında 1972 yılında gerçekten böyle bir diyalog cereyan etmiş olmasından daha
önemli olan, “Fransız Devrimi hakkında bir hüküm vermek için henüz
erken” olmasının anlatılmak istenmesi, bunun vurgulanması. Büyük, dönem
kapayan, çağ açan “tarih olayları” hakkında kesin ve hızlı hüküm vermek
kolay değil. Doğru da değil.
Beşinci yıldönümü söz konusu
olan Irak Savaşı da (2003) böyle; çok önemli ve henüz cevaplanmamış sorularının,
tatmin edici cevaplarından çok daha fazla olduğu bir tarih olayı.
Batı eğitimi görmüş, Saddam
rejimi döneminde çok uzun yıllar Irak dışında yaşadıktan sonra, Saddam’ın
yıkılması üzerine ülkesine dönerek iki ayrı Bağdat hükümetinde Savunma ve Maliye
bakanlarında bulunmuş, şu sırada Başbakan Nuri el-Maliki’nin başdanışmanı
sıfatını taşıyan Ali Allavi’nin (Şiî) geçen yıl yayınlanan ve büyük yankı
uyandıran bir kitabı var. Kitabın adı “The Occupation of Iraq: Winning the
War, Losing the Peace” (Irak’ın İşgali: Savaşı Kazanmak, Barışı Kaybetmek).
Irak Savaşı’nın birinci yılında
koca bir beş yılı, bu kitap adından daha çarpıcı ve kısa biçimde anlatan bir şey
olamaz.
Ali Allavi, yüzlerce sayfalık
ve “içerden” bilgilerle donattığı kitabının önsözünde şöyle diyor:
“Tarihteki çatışmalar
ve savaşlar içinde, Irak’ın istilası ve işgalinde olduğu kadar savaşın
dürtüleri ve amaçlarının belirsiz olduğu bir örneği bulmak zordur.”
Bu işi “içerden”
bilenler bile, “Irak’ta niçin savaş oldu?” sorusuna kendinden emin cevap
veremiyorlar.
* * *
Irak’ta niçin savaş oldu?
Kestirme cevapların hiçbiri
geçerli değil. Kestirme cevapların başında “petrol” geliyor. “Amerikan
emperyalizmi, Irak petrollerini konmak istedi”. Amerika, gelişmiş ülkeler
arasında Ortadoğu petrollerine en az bağımlı ülke. Kendisi petrol üreticisi
olmaktan gayrı, ithal ettiği petrolde Körfez pek az yer tutuyor. 2 trilyon
dolara kadar tırmanacak yıkıcı bir bilanço ve bunun ortaya çıkartacağı fatura
göz önüne alınırsa, bu iddia havada kalıyor.
Irak’ın eski petrol bakanı ve
şu ara Başbakan Maliki’nin “Danışmanlar Kurulu”nun başında olan Tamir
Gadban, bir süre önce İstanbul’daydı. Tamir Gadban, siyasi kimliği pek
olmayan bir teknokrat, zaten Saddam döneminde de görevde imiş ve “Petrol
İşleri Genel Müdürü” sıfatını taşıyormuş. Kendisine, “Savaş gerekçesi
olarak petrolün payı”nı sormuştum. “Varsa bile, pek aşağı sıradadır”
karşılığını verdi.
Amerika’nın savaş
gerekçelerinin başında Irak’taki kitle imha silahları (nükleer, kimyasal,
biyolojik) geliyordu. 11 Eylül sonrası dünya şartlarında, Amerika, Irak’taki
Saddam rejimi gibi bir “haydut rejim”in elindeki bu gibi silahların,
el-Kaide gibi terör örgütlerinin eline geçmesi kaygısını, bir “savaş
meşruiyeti” olarak sundu.
Irak’ta kitle imha silahları
çıkmadı. Yani, ABD yönetimi kendi halkı başta, tüm dünyaya Irak’a saldırabilmek
için “yalan” söylemiş oldu.
Görüntü bu. Ama, tümüyle
gerçeği yansıtmıyor. Zira, Saddam, kitle imha silahları konusunda zaten
“sabıkalı”ydı. Bunları, İran ile savaşında bol miktarda kullanmıştı. 1988’de
Halepçe Katliamı’nda Kürtlere karşı kullandığı da biliniyordu. 1998’de kitle
imha silahlarını araştırmak için ülkesine gelen BM denetçilerini de sınır dışı
etmiş ve kendisini “şaibe” altına sokmuştu.
Amerikalıların, Irak’ı işgal
ederken, kitle imha silahları bulacaklarına inandıkları kesin. Ama, yanıldılar.
Başta CIA, belli başlı bütün Batılı istihbarat servisleri de bu konuda yanıldı.
Amerika’nın savaş gerekçeleri
arasında değilse de, amaçları arasında “rejim değişikliği” ve
gerçekleşecek rejim değişikliğinin “Ortadoğu’nun Arap-İslam dünyasında
demokratik rejimlerin çoğalmasını” tetikleyeceği beklentisi vardı. Bu amaç,
kısmen gerçekleşti, yani gerçekten de Saddam rejimi yıkılarak, Irak’ta “rejim
değişikliği” mümkün oldu; ama daha geniş çaplı amaç, demokratik rejimlerin
bölgede yaygınlaşması yerine bölge dengelerinin altüst olması ve Amerikan dış
siyasetinin “Wilsoncu idealizmi” terkederek, “Realpolitik”
ölçülerine, bilinen “katı realizm”e dönmesine yol açtı.
Bu “politika ayarı” ve
“kadro değişikliği”, Irak’taki duruma, son bir yıl içinde, iki yıl ve
daha öncesine kıyasla daha “toparlanıyor” görüntüsü kazandırdı.
Irak, yine de, geleceği hayli
belirsiz, güvenlik ortamı hayli kırılgan bir ülke.
* * *
“Irak dosyası” daha
kapanmadı. Uzun yıllar da açık kalacağa benziyor. Savaşa ABD’yi götüren dürtü ve
gerçek amaçlarının ne olduğu da daha uzun yıllar tartışılacak. Bazı elle tutulur
sonuçları da ortada. Yüz binlerce Iraklı hayatını kaybetti. Milyonlarcası yer
değiştirdi. Ülke dışına göç etti ya da ülke içinde yerlerinden oldu. Amerika’nın
Irak için harcadığı para, ilk tasavvurlarıyla kıyaslanamaz ölçülerde milyarlar
da değil, trilyon dolarlarla ölçülür hale geldi. Amerikan imajı, dünya çapında
muazzam bir yara aldı.
İstatistiklerle çizilen bu
tabloda dikkatten kaçmaması gereken “gerçekler ve sonuçlar” da var.
Irak’ta diktatörlük sona erdi. Irak halkının yüzde 80’e ulaşan çoğunluğunu
oluşturan Şiiler ve Kürtler, tarihte ilk kez iktidar kullanır hale geldiler.
Nüfusun yüzde 60’ına yakınını oluşturan Şiiler ile yüzde 17 dolayındaki
Kürtlere, “Savaştan önceki mi, sonraki Irak’ı tercih ettiğini” sorsanız,
ezici çoğunlukla “ikincisi”ni işiteceksiniz.
Amerikan stratejik
perspektifleri açısından bakıldığında ise...
1990’lara damgasını vuran
Amerikan stratejisi “dual containment” yani “çifte tecrit, çifte
çevreleme”ye dayanıyordu; İran ve Irak’ı. Oysa, savaş sonrası, Irak,
“Amerikan müttefiki” bir ülke halini aldı. Amerika, siyasi gücünün yanı
sıra, “fiziki gücü” ile de, Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı
sonrasına kadar olan dönemde İngiltere’nin bölgede sahip olduğu yeri aldı. Bölge
ile ilgili her gelişme, her atılacak adım, herhangi bir soruna çözüm girişimi,
Washington’u by-pass ederek ilerleyemez durumda. ABD, Soğuk Savaş yıllarında
Sovyetler ile paylaştığı “Ortadoğu hegemonyası”nda tek kaldı. Tek rakibi,
bir “süperdevlet konumu ve gücünde olmayan” İran.
Irak’ın iç bünyesi de, iki yıl
öncesine oranla çok farklı. El-Kaide ve benzeri terör örgütlerinin birçok
militanı ya saf dışı kaldı veya hapishanelerde. Ciddi güç yitirdiler. Şii-Sünni
dengesi, bir ölçüde tekrar kuruluyor. Irak petrol ihracatı, günde 2,4 milyon
varile çıktı. Ekonominin de toparlanma şansı mevcut.
Birçok ülkeden ötede ve
öncelikli olarak Türkiye’yi ilgilendiren “toprak bütünlüğü” konusunda,
“Kuzey”in yani Kürtlerin “Irak’a entegre” rolüne ilişkin dikkate
değer bir sinyal, birkaç gün önce Erbil’den geldi. Arap Parlamentolar Birliği
toplantısında, Kürtlerin ev sahipliğinde Erbil’de yaptı. Hemen ardından,
Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Erbil’i ziyaret eden en yüksek
konumdaki Amerikan yetkilisi oldu.
Bunlar, bir yandan Kürtlerin
Irak’a entegrasyonuna, diğer yandan da Kürtlerin bölgede savaş sonrası elde
ettikleri “özel statü”ye işaret ediyor.
Şiiler ile Sünniler arasındaki
çekişme ve kanlı hesaplaşma tümüyle sona ermediyse bile, bir hayli dindi. Çünkü,
-ironik bir şekilde- hem her ikisinin karışık yaşadıkları bölgelerde “mezhebî
temizlik” büyük ölçüde sağlandı; hem de Iraklılar, çatışmadan yorgun
düştüler.
“Yeni ve Büyük Ulusal Uzlaşma”
için zemin oluşuyor. Şu dönemde, “çelişkiler”, Şii-Sünni’den ziyade
Şii-Şii, Sünni-Sünni gibisinden her topluluğun kendi içinde. Bunların
çözülebilmeleri için illa şiddet gerektirmiyor. Siyaset öne çıkıyor.
Bundan 5 yıl sonra, 10 yıl
sonra, 50 yıl sonra; ilerden geriye bakınca nasıl bir Irak ve Ortadoğu
görebileceğimizi şimdiden kestiremiyoruz. Şimdi, bu savaş niçin çıktı sorusuna
nasıl kesin bir cevap verilemezse, Irak’ın geleceği de net biçimde şimdiden
görülemiyor.
Bu soruların cevabı belki 5
yıl, 10 yıl, 50 yıl sonra bile tatmin edici ölçüde alınamayacak.
Baksanıza, Çu en-Lai,
Kissinger’e “Fransız Devrimi hakkında hüküm vermek için çok erken” demiş.
Irak için de aynı şey geçerli.
Irak’ta neyin, neden olduğunu anlamak, tarihi olarak neye yol açacağını
söyleyebilmek için de, muhtemelen, çok erken...
Referans
21/03/2008