'Ortadan konuşuyormuşum'. Konuşulacak başka yer var mı?
Gelin taraflara bakalım. Önce, memlekette, yargı kurumu ile yürütme birbirine
girmiş, olayın ciddiyetini, vahametini anlamamakta zorlananlar var.
Sonra, bir taraf, sanki çok sıradan bir davadan söz ediliyor gibi, 'Bırakalım,
hukuki süreç işlesin, üzerine yorum yapmayalım, hukuka müdahale olur' diyor.
Olacak şey değil, zira bu dava üzerinde konuşmamak demek, büyük bir siyasi kriz
üzerine hiçbir yorum yapamamak demek. Ama diğer taraf da, sanki yine çok sıradan
bir davadan söz ediliyormuş gibi, 'Saçmasapan iddialar', 'Ciddiye alınacak yanı
yok', 'Abdurrahman krizin faturasını sen cebinden öde', 'Abdurrahman hukuku'
diye dalga geçmek derdinde. O da olacak şey değil. Söz konusu olan Cumhuriyet
Başsavcısı, Yargı kurumu.
Bir adım ötede, hükümetin bir bakanı bile, neredeyse yargıyı 'Ergenekon
çetesi'nin uzantısı olarak tanımlıyor. Bir taraf, hükümeti, Meclis'te çoğunluğu
olan partiyi 'karanlık odak' olarak tanımlamakta sorun görmezken, diğeri
yargıyı, 'çete uzantısı', 'sızma alanı' olarak takdim etmekte sakınca görmüyor.
Tüm bunların ne kadar vahim bir tablo olduğuna işaret etmek mi ortadan konuşmak?
Öyleyse, bu taraflarda olmak mı, ortada durmak mı daha anlamlı, sormak isterim.
Bir adım daha gidelim. Tüm bu çatışmanın tarafları diyebileceğimiz görüşlerden
biri, 'Ortada tartışılacak şey yok, laikliğin tanımı belli, gereği yapılıyor,
çoğunluk da olsa, kimin ne dediği önemli değil' diyor. Diğer taraf, 'Çoğunluk
seçimle iradesini gösterdi, kralını tanımayız, biz daha kalabalığız, demokrasi
budur, gerisi boş' havasında. Ne laiklik 'tartışılmaz bir konu', ama ne de
'demokrasi'. Ne, laikliği 'Türban denilince yakın tehlike oluşur' dar kafalılığı
ile tanımlamak mümkün, ne de demokrasi 'İş sandıkta biter, kimin kalabalığı
çoksa onun borusu öter' diye tanımlamak mümkün. Bu durumda, ortadan konuşmayıp
ne yapalım? Taraflardan ikisinin kafası da içimize sinmiyor olamaz mı?
Dahası, önemli olan benim veya başkasının ortadan konuşmakla eleştirilmesi
değil, tartışmada, bu ortanın, eski deyimle 'vasat'ın bulunmaya, korunmaya
değil, tam tersine mahkûm edilmeye başlaması. Ben bu durumun son derece
tehlikeli olduğunu, ülkeyi, toplumu kötü bir sürece sokmakta olduğunu
düşünüyorum. Bu noktada, 'demokrat' arkadaşlara kendimce bir tavsiyede bulunmak
isterim. Bence, demokrasi mücadelesi, âlelâcele taraf olmakla, bir iki klişeye
sarılıp, dünya yansa, o klişelerde ısrar etmekte sakınca görmemekle verilmez.
Mesele, (en azından benim için) ondan, bundan korkmak, susmak pısmak falan
değil. Ama ben bu gidişatın sonuçlarından ciddi biçimde korkuyorum, hepimizin de
korkması gerektiğini düşünüyorum. Demokrasinin işleyişi, her şeyden önce, sokağa
çıkmaktan korkmayacağımız bir ortamın korunması ile mümkün.
Bu noktaya gelinmemeliydi, gelindi. Nasıl gelindiğini anlamak için, sadece
Cumhuriyet tarihini de değil, en az son iki yüzyılda olanları tekrar gözden
geçirmek gerekir. Kısaca, sadece, bugün Batı demokrasileri dediğimiz, ikide bir
gönderme yaptığımız siyaset vasatının, üslubunun, kurumlarının, insanlığa
maliyetinin yüzyıllar boyu süren bir didişme ve kan banyosuna mal olduğunu
hatırlatmak isterim. Her toplum aynı yollardan geçmek durumunda değil, mesele,
bu yollara savrulmadan bu vasatı yakalamak. Ama onun için de, öncelikle, söz
konusu ettiğimiz olayların ne derece ciddi işler olduğunu aklımızda tutmak
lazım.
Geldiğimiz noktada, laiklik ve demokrasi başlıkları altında, aslında din ve
modernleşme, cemaat ve bireysel özgürleşme, ulus devlet, ulusal kimlik, ve
dahası şimdi onun sarsıntısı gibi sorunlarla bir kez daha yüzleşiyoruz. Batı
demokrasi tarihini hatırlatmak ihtiyacı duymamın nedeni bu. Hafife alınacak
tarafı yok. Batı, yüzyıllların didişmesinin üzerine, çok değil yarım yüz yıl
önce, bugünkü demokrasisini, İkinci Dünya Savaşı ile bir büyük boğuşma ve
toplumları zoraki homojenleştirme deneyimi üzerine oturtabildi. Biz tüm bunları,
demokratik çerçevede başarmaya çalışıyoruz, o nedenle demokrasi sıklıkla
rayından çıkıyor. Bunu bu raydan çıkmaları makûlleştirmek, meşrulaştırmak için
söylemiyorum. İşimizin ciddiyetini, zorluğunu hatırlatıp, muhtemel daha kötü
savruluşlara karşı ihtiyatlı olmak için gayret sarf etmek adına yapmaya
çalışıyorum. Umarım, en azından, olanlardan, siyasi çıkış veya şov alanı
çıkarmak isteyenler kadar, bir makul vasat yakalama, bir umut kapısı bulma
arayışında olanlara derdimi anlatabiliyorumdur. Daha önemlisi, umarım, bu ülkede
bu dertte olanlar az değildir.
Radikal
20/03/2008