Olabilecek en kötü şeylerden biri oldu ve AKP'nin kapatılması davası açıldı.
Bu, sıradan bir siyasi kriz değil, sistem krizi ve gelinen nokta, tüm ülke için
çok ama çok vahim. Süreç ne şekilde işlerse işlesin ve sonuç ne olursa olsun,
hasar şimdiden çok büyük.
Daha öncekilerden daha derin bir kriz, çünkü bu kez çoğunlukla iktidar olan
parti kapatılmak isteniyor, bu yürütme ile yargının daha önce görülmemiş biçimde
karşı karşıya gelmiş olması demek.
Önce şu konuda anlaşalım, böyle bir durumdan 'kazançlı' çıkan olmaz. Ne,
'Kapatırlarsa yüzde 70'le geliriz', ne de 'Yüzde 90 olsalar
kapatırız/kapatırlar' kafasıyla bu süreçten salimen çıkamayız. Sonuçta, toplumun
bazı taleplerini dikkate almamakta ısrarlı bir kurucu ideoloji söylemi ve
kurumları ile, kurucu ideolojinin temel reflekslerini ve kurumlarını ciddiye
almakta zaafa düşen bir demokrasi söylemi ve yürütme ile karşı karşıyayız. Bu
çok ciddi bir çatışma hattı ve ortamı.
Ne kurucu ideolojiyi sonsuza kadar her türlü tartışmaya kapatarak 'Cumhuriyet'
korunur, 'ne seçimle geldik, kralını tanımayız' kafasıyla demokrasi işler. Bu
iki kafanın bizi sürüklediği uçurumda tutunacak dal bulmak zorundayız. Ne dar
kafalı bir cumhuriyet bekçiliği ne de, aynı derece dar kafalı bir demokrasi
kahramanlığı tutunacak dal değil. Kim ne kadar bekçilik yapar veya diğer
taraftan kim ne kadar çok oy alırsa alsın, demokrasiler, asgari müştereklerin
olduğu zeminde işler.
Demokrasi dediğimiz şeyin işlemesi için, asgari uzlaşma zemini, en az
özgürlüklerin teminatı kadar önemlidir. Asgari uzlaşı zemininin ortadan kalktığı
toplumlarda, özgürlük falan lafta kalır, kapışma, dalaşma ortamı hâkim olur. Şu
anda söz konusu olan, bu yönde bir gidiştir.
Bence testi, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde kırılmıştır. Laikliğin bu denli
gergin bir çatışma hattı olduğu bir ülkede, sadece on sene önce büyük bir
demokrasi türbülansı olan 28 Şubat müdahalesine (velev ki, haksız olarak olsun)
muhatap olan İslamcı siyasi heyetten birinin cumhurbaşkanlığında ısrar, sistemin
sigortasını attırmıştır. Hep söylüyorum, benim bu heyetin 'gizli niyetleri'
olduğu yönünde kuşkum yok. Ancak. 'Dün söylediklerimize bakıyorum da
inanamıyorum diyen' bir siyasi kişilik portresinin kuşku, sorun yaratmaması
beklenemezdi.
AKP'nin birinci iktidar döneminde, normalleşme yolunda bir umut belirmişti.
Başbakan, önce Cumhurbaşkanlığı adaylığından imtina ederek, seçim sonrasında da
'uzlaşma' işareti vererek, bu normalleşmeyi ikinci döneme taşıma iradesi
sergilemişti. Keşke partisi ucuz siyaset yerine, Erdoğan'ı trajik seçim yapmaya
zorlamak yerine, elini rahatlatan tavır takınsaydı, bugün durum daha farklı
olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Şimdi, iki duvar arasına sıkıştık. Bir yanda, laikliği, türban konusunu marazi
bir takıntı haline getirerek, parti kapatarak, (sevin sevmeyin, beğenin
beğenmeyin) yakın tarihte siyaset sahnesine çıkmış en popüler siyasetçiyi
yasaklayıp, oyun dışı bırakarak korumaya çalışan bir cumhuriyeti koruma anlayışı
ve onun kullandığı siyasi imkânlar var. Diğer yanda ise, demokrasiyi,
'piyasaları satın almak' ve 'vur vur inlesin'ci bir milli irade parantezine
sıkıştıran bir anlayış, parti ve onun kullandığı siyasi imkânlar var.
Ve belli ki, taraflar bu imkânları kullanmakta gaza basmaktan geri
durmayacaklar. Bu durumda, ben artık tünelin ucunu göremiyorum. Yine de, nasıl
olacak bilmiyorum ama, inşallah bu süreçten korktuğumuzdan daha az hasar alarak
çıkarız.
Radikal
18/03/2008