Nuray Mert, iki hafta öncesine kadar AKP’ye kapatma davası açılmasının
mümkün olamayacağını düşünüyordu. Cuma gününden bu yana ise, “Artık bu ülkede
darbe olmaz” diyemeyecek noktaya gelmiş.
Kutuplaşmanın zirve yaptığı bir ülkede her iki kutbun da görüşlerine değer
verdiği bir isim, siyaset bilimci ve yazar Doç. Dr. Nuray Mert... İki hafta
öncesine kadar AKP’ye kapatma davası açılmasının mümkün olamayacağını
düşünüyordu.
Cuma gününden bu yana ise, “Artık bu ülkede darbe olmaz” diyemeyecek noktaya
gelmiş. Nedenini soruyorum; cevabı çok net, bir o kadar da karamsar oluyor: “Bu
son derece vahim bir siyasi kriz, kimse sonunun nereye varacağını bilemez!”
Türkiye, hiç olmadığı kadar kamplaşmanın etkisi altında diye başlamıştım, Nuray
Mert’le yaptığım söyleşiye... İki hafta önceydi, derken söyleşi yayımlanmadan
Amerika’ya gitmem gerekti. Döndüm, çarşamba günü bir kez daha bir araya gelip
söyleşiyi güncelledik... Cuma akşamı ise Mert’in yaptığı uyarılar gerçek oldu!
Yargıtay Başsavcısı AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı.
Ben kutuplaşma nereye gider diye sorup durmuştum Nuray Mert’e daha öncesinde, o
da “Sistem direnecektir. Ama yargıyla yürütmenin karşı karşıya gelmesi çok vahim
bir durum” diye yanıtlamıştı. Söyleşi boyunca bir noktaya daha vurgu yapmıştı:
“28 Şubat’ın üzerinden sadece 11 yıl geçti. Erdoğan hırçınlaşırken bunu
unutmamalı!” AKP’nin daha dikkatli davranması gerektiğini belirtiyor, bugünkü
gerilimde onların sorumluluğunun biraz daha fazla olduğunu söylüyordu. AKP’ye
uyarısını yapıyor, bir de çözüm öneriyordu: “Çoğunlukta olmak yetmez, size oy
vermeyen 7 milyon insanı da ikna etmelisiniz. ’Kimseyi ikna etmek zorunda
değiliz’ derseniz, demokratik atmosfer bozulur.”
Tarihin en majör siyasi krizlerinden birini yaşıyoruz
Mert’e göre, vazo cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kırılmıştı zaten. AKP; Abdullah
Gül üzerinde diretmemeli, yumuşak bir geçiş yapmalıydı. Gerçi Mert hiç de
rahatsız değil Çankaya’da bir başörtülü hanımın oturmasına... AKP’nin gizli bir
ajandası olduğu fikrine de katılmıyor ama... Onun da pek çok aması var... En
önemli ’ama’sı ise hükümetin kaygıları algılamamak ve anlamamakta ısrar etmesi,
hatta küçümsemesi... İşte bu yüzden kamplaşma, kutuplaşma derken, şimdi ülke
yönetilemez bir hale geldi. Herkes kapatma davasına ilişkin gelişmelere
kitlenmişken, Nuray Mert’le üçüncü kez söyleşimizi güncelledik. Güncellerken son
bir soru geldi aklıma, cevabından korkarak; “AKP kapatılır mı? Ya da daha kötüsü
bir darbe olabilir mi?” Korktuğum cevabı aldım Mert’ten: “Bana birkaç ay önce
’AKP’ye parti kapatma davası açılır mı?’ diye sorsaydınız, gülerdim. Nitekim
soranlara hep, ’Yok daha neler!’ dedim. Şimdiyse ’Darbe olmaz’ diyecek halde
bile değilim! Zira bu çok vahim, majör bir siyasi kriz ve sonunun nereye
varacağını kimse bilemez.”
İki hafta önceki konuşmamızda, ’Sistem direnecektir’ demiştiniz. Haklı
çıktınız...
Maalesef... Açıkçası bu kadar şok edici, bu kadar büyük bir türbülans
beklemiyordum. Zaten çoğunluk iktidarına rağmen çok büyük gerilim vardı. Ortada
hiçbir şey yokken Malezya tartışması çıkmıştı. Yani Türkiye’de bir yönetilme
krizi vardı. Şimdi bu yönetilebilirlik krizi çok daha derinleşti. Sonucu ne
olursa olsun, kim hangi saikle bu kararı vermiş olursa olsun, asıl önemlisi
kurumların bu kadar kamplaşmış olması. Yani yürütmeyle yargının karşı karşıya
gelmiş olması.
Peki sizce AKP kapatılır mı?
AKP kapatılır ya da kapatılmaz... Ondan önce, yargıyla yürütmenin kamplaşmış
olması majör bir krizdir. Kurumlar bu şekilde karşı karşıya geliyorsa kapatma
olmasa da, bu çok büyük bir siyasi kriz anlamına gelir. Bu siyasi kriz, hukuksal
süreç işliyor diye hafifsenemez. Bu Türkiye’nin yönetilemez hale gelmesi
demektir.
TÜRKİYE YÖNETİLEMEZ HALE GELDİ
Önümüzdeki günler ne getirir sizce?
Temennilerimiz, ilkelerimiz, durduğumuz yer ayrı olabilir. Ben, ‘AKP, kesinlikle
Refah Partisi değildir. Milli Görüş çizgisinde değildir’ diyebilirim. Ama bu son
derece vahim bir siyasi kriz. Sonunun nereye varacağını kesinlikle bilmiyorum.
Kimsenin de bildiğini zannetmiyorum. Sistem direniyor. Sonuçta öyle ya da böyle,
yani AKP kapatılsa da kapatılmasa da hiç iyi olmayacak. Ben bundan önce ’AKP’ye
parti kapatma davası açılır mı?’ diye sorulduğunda bütün kötümser öngörülerime
rağmen, ’O kadar da değil!’ diyordum. Üstelik cumhurbaşkanlığı seçiminden beri
de bir kriz içine girildiğini, kolay kolay normalleşmenin olamayacağını da
görüyordum. Maalesef bu fevkalede bir durum. Kaygıyla izliyorum, çok umutlu
değilim.
Peki darbe olur mu?
Hayır. Ama dediğim gibi bundan bir süre önce de parti kapatma davasını
öngörmemiştim. Şimdi de darbeyi öngörmüyorum. Yani olur ya da olmaz diyemiyorum.
Önümüzdeki günlerin ucu çok karanlık, gözükmüyor.
AKP kapatılırsa ne olur sizce?
Öncekilerden çok farklı olur. Çünkü bir alternatif yok. Çoğunluğun oyunu
almış bir iktidar var. Ne kadar tartışılır olursa olsun Erdoğan oldukça
karizmatik bir lider. Siyasi arenanın bu kadar boş olduğu bir zamanda bu kadroyu
yasaklayacaksınız, peki yerine ne koyacaksınız? Çok belirsiz bir dönem...
İktidar iki uç arasında salınıyor... Bir gün muktedir hissediyor öteki gün
mağdur!
Mert, iktidarın başörtüsü tartışmasındaki psikolojisini Erdoğan’ın okuduğu Necip
Fazıl’ın bir şiirine gönderme yaparak özetliyor: “Öz yurdunda garipsin, öz
vatanında parya”... İşte bu nedenle iktidarda muktedir hissedemiyor kendini
Erdoğan ve başörtüsü gibi semboller söz konusu oldu mu hırçınlaşıyor. Mert,
şöyle diyor: ‘Her şey değişiyor. Hatta zenginleşiyoruz bile. Başbakan oluyoruz,
bakan oluyoruz ama hâlâ bize ikinci sınıf insan muamelesi yapıyorlar’ diye
düşünüyorlar. Ee öyle! O kesim kendini cumhuriyet devrimlerinin ardından, o
projenin öngördüğü hayatın fazlasıyla dışında hissediyor... Bir tek sembol her
şeyi altüst etmeye yetebiliyor. ’Karısı başörtülü!’ Kimse inkar etmesin,
ikiyüzlülüğün gereği yok, bu semboller, önemli semboller. Bu semboller üzerinden
insanlar, dolaylı yollardan gardlarını alıyorlar...
28 Şubat’ın üzerinden sadece 11 yıl geçti Erdoğan hırçınlaşırken bunu
unutmamalı
Bu gerginlik nasıl sona erer?
Ben bu noktada AKP’nin politikalarını yanlış buluyorum. Şu bakımdan; gökten bir
parti, bir siyasetçi indirseniz bile, bu kadar derin ayrımları olan ve ancak
zaman içinde hallolabilecek sorunları bir çırpıda çözmesi mümkün değil. Ama, bir
çözüm yoluna doğru gidişatın önünü açmak var, bir de açmamak ya da açamamak...
AKP’nin bu bakımdan başarısız olduğunu ve bu başarısızlığın dönüm noktasının da
cumhurbaşkanlığı seçimleri olduğunu düşünüyorum.
Neden?
Çünkü cumhurbaşkanlığı meselesinin çok çetrefilli olacağı başından belliydi.
Demokrasi dediğimiz şey kağıt üstündeki kurallarla işlemiyor sadece. Evet o
kurallar gerekli, şart. Ama yeterli değil. Demokratik atmosferin de korunması
lazım. Eğer AKP cumhurbaşkanlığı seçiminde ısrar ederse bu ortamın bozulacağını
düşünüyordum. Bu fikre katılmayanlar vardı, o ayrı. Fakat demek ki böyle bir
intiba oluşmuş ki, Erdoğan da aday olmaktan vazgeçti. Bu dikkate alınmışken aynı
sorunların söz konusu olacağı bir başka ismin cumhurbaşkanı adayı seçilmesi
büyük bir hataydı.
VAZO CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDE KIRILDI
Yani AKP bu süreci yumuşatabilirdi?
Evet. Bu itirazların odaklanmadığı bir isimde uzlaşılabilirdi. ‘Her şeyi
cumhurbaşkanlığı seçimine bağlıyorsunuz’ diyorlar ama gerçekten vazonun
kırıldığı yer orası, eski tabirle. Bir gerilim, kriz ortamı oluştu. Biz hâlâ o
gerilimi yaşıyoruz. Türbanla ortam daha da gerilimli hale geldi. İkinci büyük
hata da YÖK’te yapıldı. YÖK Başkanı benim çok sevdiğim bir arkadaşımın eşi. Çok
da efendi bir insan. Fakat Maliye Bakanı kalkar da, ’Tabii istediğimizi
söyleyecek’ derse, artık YÖK Başkanı’nın algılanışı o olur. Tabii toplumun
AKP’ye bakışının da...
’Gül’ün Çankaya’ya çıkması toplumda aşırı paranoyaya yol açtı’ demiştiniz...
Evet. Sakin, serinkanlı bir tartışma değil bu. İki taraf da tırmandırıyor. Çünkü
Türkiye’de şöyle bir dağılım oldu. Bir kesim, ki onlara CHP’nin odağında olduğu
çevre diyebilirsiniz, azınlıkta kalmış olduğunu düşünüyor. Azınlık derken de
şunu hatırlayalım; birincisi her şey sayı meselesi değildir, ikincisi
Türkiye’nin nüfusu 70 milyon. O azınlık dediğimiz, yani ‘AKP, dini semboller ve
türban konusunda en alerjik, en ikna olmaya uzak kesim’, 7 milyon oy vermiş.
Onlara benzer, yakın düşüncedekileri de saymıyorum. Evet, bir tarafta yüzde 47
var ama bir tarafta da tam 7 milyon insan var. Öyle ya da böyle bu insanlarla
beraber yaşanılacak. İktidar partisindeki arkadaşlarla konuştuğumuzda diyorlar
ki, ’Herkesi ikna etmek mümkün değil!’ Doğru, mutlaka ikna olmayan insanlar
olacaktır ama bütün mesele bu hiçbir şekilde ikna olmayan insanları
marjinalleştirmektir.
Nasıl?
Yani o ana gövdede insanlar bir şekilde anlaşacak, iyi ya da kötü. Yine iktidarı
desteklemeyecek, yine ona oy vermeyecek ama iş de böyle çığırından çıkmayacak.
Yani, böyle bir kutuplaşma ortamında o hiçbir şekilde ikna olmayacakların yanına
doğru kaymayacak. Çünkü hiçbir şekilde ikna olmayacak insanların çevresinde
çoğalma olması, demokratik atmosferi bozuyor. Onların sayısını birtakım
tedbirlerle azaltmanız lazım. İşte AKP onların sayısını çoğalttı. Bütün siyasi
başarısızlığı ben burada görüyorum... Yani, ’Efendim neden Abdullah Gül
cumhurbaşkanı olmasın? Bu iktidar olup muktedir olamamak demektir’ diye
düşündüler. Oysa neden AKP’li biri cumhurbaşkanı olamasın? AKP’li birinin
cumhurbaşkanı olmasından ziyade burada sorun AKP’yi kuran lider kadronun İslamcı
geçmişi. Hem de gerçekten itiraf edelim, eşlerinin başörtülü oluşu. Bir sembolik
değeri var çünkü. Öyleyse sıradan bir şey gibi geçemeyiz.
Üstelik siz şekle takılmayı çok mantıksız buluyorsunuz...
Benim mantıklı bulmamla ya da bulmamamla alakası yok bunun. Toplumda nasıl
algılandığı çok önemli. Madem ki bir sembolik değeri var ve o şekilde
algılanıyor, önem arz edecek demektir. Bir diğeri de, AKP’li kadronun İslamcı
geçmişi. Her ne kadar, ikidebir ’Geçmişte şunu yaptınız, bunu yaptınız’ diyerek
bir meşruiyet zaafı yaratmak doğru değilse de, şunu da itiraf etmek zorundayız;
28 Şubat 11 yıl önce yaşandı. Niye oldu, nasıl oldu, iyi mi oldu, kötü mü oldu
tartışması değil bu. Değil mi ki, dolaylı da olsa bir müdahale yaşandı, bu ciddi
bir gerilim demektir toplum için... Dolayısıyla da 28 Şubat insanların kafasında
bu kadar canlı iken hiç yokmuş gibi davranmak doğru değil.
‘Bizim en büyük ikilemimiz AKP’yi 28 Şubat’a borçlu olmamız’ demiştiniz bir
de...
Evet. Ben 28 Şubat’a en çok karşı çıkanlardan biriydim. Ama tespitleri namusluca
yapmak lazım. ’AKP’den korkacak ne var? Bu zaten sosyolojik bir süreç’ diyoruz
ama şunu gözden kaçırıyoruz: AKP, bugün ılımlı, merkez sağda liberalleşmiş bir
partiyse, bu 28 Şubat yüzünden oldu. Yani Refah Partisi, askeri darbe yüzünden
daha liberal bir sağ partiye dönüştü. Bu kendiliğinden olmadı, o parti kendi
içinde o yenilenmeyi yapamadı, asker yüzünden yaptı. Bunu da kafamızın bir
yanında tutalım. AKP’ye dönüşme süreci ise çok kısa. Geçmişlerinde sistemle
kavgalı siyasi gelenekten gelen bir siyasi kadronun bu şekilde, çok hızlı bir
biçimde dönüşmesi ve ondan sonra da bütün iktidar mevkilerinde bulunmaları,
seçimle gelerek de olsa, hangi toplum olursa olsun bir sorun, bir sarsıntı
yaratır. Bunu da anlayışla karşılamak, dikkate almak lazım. ’Ne oluyor da, bu
insanlar heyheyleniyor?’ filan demek olanı biteni fazla görmezden gelmek oluyor.
Cumhurbaşkanlığı çok sembolik bir makam. Abdullah Gül de 11 yıl öncesinin
sistemle kavgalı siyasi hareketinin önde gelen isimlerinden biri... Sayın Gül’ün
AKP ilk kurulduğunda Milliyet’e verdiği röportajda şu var: “Geçmişte
söylediklerimize bakıyorum da şaşırıyorum!” Şimdi bu laf söylendiğinde, geçmiş
denilen zaman en fazla 6-7 sene. Yetişkin bir insanın 6-7 sene önce
söylediklerine bu kadar şaşırıyor olması şaşırtıcı değil mi? Kendi bile
şaşırıyor! Ben bu AKP liderlik kadrosunun katiyen gizli bir ajandası filan
olduğuna inanan biri değilim ama bunları dikkate almak gerekirdi. Hükümetin tek
eleştirilecek tarafı, bu kaygılara, sanki çok lüzumsuz kaygılar gibi kulağını
kapatması oldu. Bu da kaygıları artırdı. Ama sonuç itibariyle kaygı duyan
kesimin de şunu algılaması lazım. Evet bu kaygılar haklı olabilir ama bu
kaygıları bertaraf etmek için muhafazakâr vatandaşların üzerine fazlasıyla
gidilmesi de doğru değil. Şunu unutmayalım ki, hâlâ bu ülkede başörtüsüyle
üniversiteye girme sorunu çözülebilmiş değil.
Mine Şenocaklı
Vatan
17/03/2008