Kadın, artık hayale kafa tutan bir çıplaklıkla karşımızda. Bir yarışçı gibi;
kendisiyle, sokakla, billboardlarla, kurulu düzenle, modayla, eğitim sistemiyle
savaşmakta ve çırpınıp durmakta. Bir zamanlar mecaz tüllerini üzerinden kovar ve
gerçekliğini teşhir ederken bunları göze aldığının farkında değildi. Şimdi
mecazın aldatamadığı gözlere hitap etmek ve en ufak kusurunu bile binbir hile
ile kapatmak zorunda. Maaşının yarısını kozmetiğe, kıyafete, lükse yatırmasının
başka ne sebebi olabilir ki?!..
* * *
-Kadınlar Günü'nün ardından-
Tamburi Mustafa Çavuş'un şehnaz buselik şarkısındaki "Küçüksu'da gördüm seni /
Gözlerinden bildim seni" mısraları, aslında bütün macerayı özetlemekteydi.
Bir ömrün en müstesna aşk macerasını, kısa bir aralıkta gözlerini görüp de
sevdiği bir güzel(lik) uğrunda harmanlayan, adını bile öğrenemeden dünyasına
sökün edip gelen meveddetin hasrete dönüşen mutluluğunu, hüzün kılığında gelen
sevincini veya firkat lezzetiyle hissedilen vuslatını bir hayal uğruna çoğaltan
o eski zaman efendileri yok artık. Öte yandan, zamanımızın genç kız veya
kadınları da uğruna şiirler yazılan, ömür boyu sultan itibarı gören, dillere
destan aşklarla adları tarihe geçen nazenin ve zarif hanımefendiler olmaktan çok
uzaklar. Peki, kimdir bu derinliğin kaybolmasından sorumlu? Erkekler mi,
kadınlar mı?
Eski şairlerin anlattığı kadınlar, evet, itiraf ederiz ki birer hayalden ibaret
idiler. Lakin o hayal kadınlar, ete kemiğe bürünmüş hemcinslerine yüksek bir
itibar sağlıyorlardı. Erkekler daha yüz sene evvel gözünün renginden kadının
saçlarını, serçe parmağından kolunu, topuklarına uzanan eteğinin bir
savruluşundan endamını hayal ediyor, onu düşüncesiyle içinde çoğaltıyor,
hayalhanesini binbir görüntüsüyle besliyor, zihnince ona fıstıki şallar giydirip
soneler, gazeller eşliğinde pembe yaşmağını aheste aheste açmaya çalışıyordu.
Yalnızca gözlerini gördüğü kadın (bunu tersinden söyleyelim; yalnızca gözlerini
gösteren kadın) âşık ruhunda sonsuz bir ışıkla parlıyor ve her defasında farklı
bir renk ve desen ile var oluyor, belki o hayallerle süslenerek ilahi bir varlık
haline dönüyordu. Bu kadın artık tarihe karıştı. Şimdi her kadın, kendisini
seven erkek karşısında "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular" diyen Attila İlhan'ın
dizesindeki o gizemli karaktere sahip olmak istiyor, bunun için çırpınıyor ama
bir türlü başaramıyor.
Bir zamanlar şiirle anlatabildiğimiz o mecazlara bürünmüş hayal kadınını,
bugünün erkekleri artık akıllarıyla tartıp realist kâr hesabıyla çarpıyor,
bölüyor, topluyor, çıkarıyor ve nihayet gözleriyle didik didik edip tüketiyor.
Kulaklar kadın sesinin bin bir türlüsüyle kirlenmiş durumda; gözler müstehcen
reklam görüntülerinin istilası altında. Realite, bırakınız sıradan insanları,
şairleri bile o mecazlara akseden büyüleyici görüntülerden, o terennümsaz
seslerden mahrum bıraktı. Servi salınışlı güzeller çağı kapandı, yere pat pat
basan genç kızlar türedi. Bugün, sigaradan kalınlaşmış sesiyle kadın, sokakları
ve caddeleri kaplayan hayat mücadelesi uğruna peçesini kaldırmış, metrolarda ve
çarşılarda tüketim hırsıyla şirretleşmiş, hatta amfilere ve dersliklere taşan
seviyesizliklere düşmüş, velhasıl vapuru, otobüsü, dolmuşu, taksiyi, treni,
uçağı herkesle eşit şartlarda doldurmuş, baş tacı edilen konumunu yitirmiştir.
Kadın, artık hayale kafa tutan bir çıplaklıkla karşımızda. Bir yarışçı gibi;
kendisiyle, sokakla, billboardlarla, kurulu düzenle, modayla, eğitim sistemiyle
savaşmakta ve çırpınıp durmakta. Bir zamanlar mecaz tüllerini üzerinden kovar ve
gerçekliğini teşhir ederken bunları göze aldığının farkında değildi. Şimdi
mecazın aldatamadığı gözlere hitap etmek ve en ufak kusurunu bile binbir hile
ile kapatmak zorunda. Maaşının yarısını kozmetiğe, kıyafete, lükse yatırmasının
başka ne sebebi olabilir ki?!..
Günümüz şiirinin kadın ve aşk konusunda -eski şaire nispetle- sığlığı hiç
şüphesiz kadının baştan ayağa hakikat kesilme isteğiyle de alakalıdır. Eski
şairlerin hayallerindeki cömert sözleri bugünün kadını boşuna aramaktadır.
Başörtüsü konusunda bile hemcinsinin gizli bir tel saçına tahammül gösteremeyen
kadın, aslında bu hazin sonu kendi elleriyle hazırlamıştır. İştah açan bir yemek
ne derece maddi ise kendini o derece maddi görme eğilimindeki kadın da erkek
hayalhanelerini dolduran mecaza geçit vermemekte ısrarcı görünüyor. Kendi
gerçekliğiyle o kadar meşgul ki cinsiyetini istismar edenlerle neredeyse
işbirliği konumuna düşmekte. Bu da onun erkeklerden göreceği hürmeti, itibarı,
alakayı ucuzlatmış, menfaate indirgemiş ve en son çare olarak bir erkeği
maddesiyle büyüleme gayretine hapsedip bırakmıştır. Galiba mecaz, hakikatten
intikam almaya başladı.
Ne diyordu Tevfik Fikret: "Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer".
[MECNUN'UN LEYLA'SI]
Mecnun ne vakit Leyla'nın izine rastlasa dayanamaz, koşmaya başlardı. Yüzünün
rengi safrana döner bedenindeki tüyler baştan ayağa diken kesilirdi. Vücudunu
bir titreme kaplardı. Birisi ona dedi ki;
Leyla yokken senden yiğidi yok şu alemde. Sahralardaki aslanlardan da dağlardaki
vahşilerden de korkmuyorsun. Ama Leyla'nın adı anıldı mı söğüt gibi titremeye
başlıyorsun.
Dertli Mecnun boynunu büktü,
- Bakın görün işte, aslanlardan korkmayan kişi aşk aslanının karşısında nasıl
sinmiş, dize gelmiş, bekliyor. Aşkın kuvvetidir bu, âşıklar da onun ayakları
altına düşmüş karıncalar.
[BERCESTE]
Annesinden Leyla'ya öğütler:
Temkîni cünûna kılma tebdîl
Kızsın, ucuz olma kadrini bil
Her sûrete aks gibi bakma
Her gördüğüne su gibi akma
Sâye gibi her yere yüz urma
Hiç kimse ile oturma durma
Fuzuli
Zaman
11/03/2008