Türkiye’de yabancı diplomat olduğunuzu düşünsenize... Sabah “Harekât neden
bitti?” tartışmasıyla uyanıyorsunuz.
Öğleyin muhalefet partilerinin askere yönelik salvoları gündemi belirliyor.
Akşam eve gittiğinizde “Gece muhtırası” patlıyor; asker salvoya ağır bir cevap
veriyor.
Durumu rapor etmek için yeniden işbaşı yapıyorsunuz. Türkiye günlerce bunu
konuşur zannediyorsunuz.
Oysa bu da gündem tablosunda hepi topu 2 saat kalabiliyor.
Gece yarısı Fenerbahçe’nin zaferi geliyor ve gün içinde olup biten her şeyi
unutturuyor.
Kostüm değiştirir gibi her öğün gündem değiştiren ülkemiz, bir günde gazetelere
4 kez manşet değiştirterek “sürprizler diyarı” unvanını bir kez daha hak ediyor.
* * *
Peki yabancı bir diplomatın bunca ağır mesai içinde neredeyse saatlik değişen
güç dengelerini çözümlemekte ne kadar zorlanacağını düşünebiliyor musunuz?
Daha birkaç ay önce kavga kıyamet görüntü veren hükümetle askerin, şimdi “uyumlu
bir beraberlik” sergilemesine, hükümete yönelik eleştirilere askerin göğsünü
siper etmesine, düne kadar askere laf ettirmeyen CHP ve MHP’nin harekâta son
derece ciddi eleştiriler yöneltmesine, askerin öfkesini dizginleyemeyip gece
vakti “Hainler” diye fırça çekmesine akıl erdirmek mümkün mü?
Dünyada, ittifakların bu kadar hızla kurulup hızla çözüldüğü, dengelerin
sabahtan akşama altüst olduğu, gece erken uyuyanın sabah karşısında bambaşka bir
ülke bulduğu, her an her şeye gebe başka bir “kaosistan” var mıdır acaba?
* * *
Aslında kargaşanın tozu dumanı arasında çok önemli değişimler yaşıyoruz.
İlk kez “devleti koruma refleksi” çok güçlü iki parti -hem de bir askeri
harekâtın ardından- Genelkurmay’ı hedef alan ciddi eleştiriler yapıyor.
İlk kez Genelkurmay bu kadar yüksek perdeden bir ses tonuyla muhalefetle “sınır
içi” çatışmaya giriyor.
İlk kez Bülent Ersoy gibi bir popüler figür, hem de harekâtın orta yerinde
cesaretle askerliği sorguluyor; “sivil itaatsizlik” tartışması açıyor.
Alıştığımız şablonlar altüst oluyor, ezberimiz bozuluyor.
Vücuda giren yabancı bir cisim nasıl yüksek ateş yaparsa, öyle yükseliyor siyasi
ateşimiz; kızıyor, geriliyor, titriyoruz.
* * *
Evet, bir kaos görüntüsü bu... dizgininden boşanmış sürücüsüz bir kısrak gibi
koşuyor Türkiye... ne zaman nereye çarpacağı belirsiz...
Ama bir yandan da, içten içe değişiyor, yenileniyor. Asırlık “biat kültürü”nden
uzaklaşıyor örneğin...
Bir askeri harekâtın da siyaseten eleştirilebileceğini, askerin de hata
yapabileceğini, en uç fikirlerin bile demokrasi zemininde dile getirilip hoş
görülebileceğini öğreniyor.
Asker-sivil ilişkilerinde “normal”i arıyor; taşları yerli yerine oturtmanın
sancılarını yaşıyor.
Zor bir süreç bu... Çünkü ateş çok yükselirse “hasta”yı kaybedebiliriz.
Ama ateşi düşürüp vücudun direncini artırabilirsek bir daha hasta olmamayı da
öğrenebiliriz.
O yüzden, başta Genelkurmay olmak üzere herkesin her türden eleştiriye
tahammüllü olması, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere herkesin tansiyonu düşürmeye
çalışması gereken bir dönemdeyiz.
Bunu başarabilirsek, bugün kaos gibi görünen durum, bir normalleşme sürecinin
doğum sancılarına dönüşebilir.
Milliyet
06/03/2008