Molière “Kibarlık Budalası” piyesini 1670 yılında yazdı.
Parisli bir zengin olan Mösyö Jurden, dört dörtlük muhteşem bir düzeyin bir
temsilcisi olmaya çalışıyordu. Eskrim, müzik, dans ve felsefe dersleri alıyordu.
Yeterince gelişmiş ve yontulmuş görmediği için de; kızını, kendisiyle evlenmek
isteyen genç bir Parisliye vermiyordu.
*
Bakalım bugünkü gazetelerin sürmanşetleri, Fenerbahçe-Sevilla futbol
karşılaşmasının sonucunu; bitmeyen bir “başarı açlığı” ile kendi kendine “övünüp
durma” tsunamisine uğramış Türkiye’de, genel bir şenlik yaratacak, bir
“galibiyet” haberi olarak verebilecek mi?
Dileriz öyle olur.
Tersi olursa da, patlayıveren bir balonun küçülüveren ince, lastik, delinmiş
parçası gibi; “görmezlikten gelme” bidonunun içine fırlatılıverir.
* * *
TV ekranlarında toplu, tanklı, helikopterli, üniformalı görüntülerle; kürsü
nutukçularının polemikleri ve sokaklarda yaygınlaşan itiş kakışlar süre
dursun...
Bendeniz, daha martın ilk günlerinde güneşli bir havayla gerdeğe giren Boğaz’da,
bir kez daha yaşamaya çalışırım gönlümün İstanbul’unu.
* * *
Gümüşsuyu’na inmeye başlamadan Parkotel’in, o koskocaman beton yıkıntı
kalıntısı; özetliyormuş gibi görünür gözüme, son 80 yılda daha ilkokuldan
başlayan hamasetçi eğitimin, nasıl bir hasat verdiğini.
* * *
Gönlümdeki İstanbul ise, o kadar ayrı bir albümün içindedir ki...
Dolmabahçe’den Beşiktaş’a, Beşiktaş’tan Ortaköy’e, Ortaköy’den de Kuruçeşme’ye
doğru uzanıvermek...
Kuruçeşme rıhtımına bağlı Savarona’nın dibinde olta balıkçıları, oltalarını
çırpınıp duran sürü sepet istavritle birlikte havaya doğru kaldırırken;
çevrelerinde pusuya yatmış değişik renklerdeki kediler de, istavritlerden bir
tanesini kapıverme umudu içindedirler.
* * *
Aa o da nesi?
Genç bir kızla bir delikanlı, sarmaş dolaş ağır ağır geldiler ve Savarona’nın
dibinde dudak dudağa öpüşmeye başladılar.
Eminim ki, hemen hemen tüm Türkiye gibi, o gençler de; ne “Savarona”nın ne
anlama geldiğini biliyorlar, ne denize indirildikten sonra yaşadığı serüvenleri,
ne de Türkiye’ye nasıl geldiğini ve Ankara-Washington-Berlin-Londra arasında
nasıl bir diplomasi trafiğine neden olduğunu.
* * *
Kime nasıl anlatabilirsin ki; hâlâ daha “köy” bile olamamış 40 bin mezrası
bulunan bir diyarda, “hamasetçilik” hipnozlarıyla beyinleri dondurur ve kendi
gerçek tarihiyle yüz yüze gelmesini kökünden hadım edersen; 450 YTL’lik 3
aylıklarını almak için banka kapısına yığılan engellilerle yaşlılar, “sıra”
kavgasına tutuşur ve engelliler bile birbirini bıçaklamaya başlar.
* * *
Hızla çalkantılı bir döneme doğru kayılmakta olduğunun temelinde; ilk “kadın
berberi”nin Türkiye’de kaç yılında ve nerede açılmış olduğunu, “gelişmiş
ülkelerdekilerle kıyaslamamak” yattığına; nasıl inandırabilirsiniz ki Hazine’den
geçinmeli “mevki sahipleri”ni?
“Kadın”ı sürekli bir küfür aracı olarak kullanıp, “erkek millet” olmakla
övünmek; kimliği “üreme” zembereğine göre biçimlenmiş Kozmos diyalektiğiyle
çatışma anlamına gelir ki, Kozmos affetmez böyle bir yamukluğu.
* * *
Molière “Kibarlık Budalası” piyesini 1670 yılında yazdı.
Parisli bir zengin olan Mösyö Jurden, dört dörtlük muhteşem bir düzeyin bir
temsilcisi olmaya çalışıyordu. Eskrim, müzik, dans ve felsefe dersleri alıyordu.
Yeterince gelişmiş ve yontulmuş görmediği için de; kızını, kendisiyle evlenmek
isteyen genç bir Parisliye vermiyordu.
* * *
Mösyö Jurden’i kafeslemek için; uşağının taktikleriyle bir Türk sultanı, yahut
şehzadesi benzeri bir kılığa giren Parisli delikanlı, dileğine kavuşuyor ve
Mösyö Jurden’in kızıyla evleniyordu.
* * *
Mösye Jurden’in, Türk sultanı benzeri bir kılığa girmiş olan Parisli gençle
karşılaşması; ayrıca -çok değişik bir biyografisi olan- Lully’nin müziğiyle de
renklendirilmişti.
Lully, o sahne için “Türk usulü tören marşı”nı beslemişti.
* * *
Aynı tarihlerde Osmanlı tahtında, sünnetsiz tahta çıkan IV. Avcı Mehmet
oturuyordu.
Acaba yine aynı tarihlerde nerelerde kadın berberleri vardı ve nerelerde yoktu?
* * *
Savarona’nın dibinde dudak dudağa öpüşen gençler de, hiçbir zaman merak
etmeyecekler bu tür konuları.
Oysa 2400 yıl önce yaşamış olan Sokrat, Delfi tapınağının kapısı üstünde yazan
bir sözü, sık sık tekrarlar dururdu:
- Gnôthi seauton, kendi kendini tanı!
* * *
Kendi kendini hamasetçilikten ibaret bir “tanıma”ya raptetmenin, yeterli
olmadığı anlaşılıyor ama; artık çok gecikilmiş gibi...
* * *
Unutulmaz eserler vermiş olan, tiyatro yazarlarından Cahit Atay, bir mektup
göndermiş bendenize.
Türkiye’de oyun yazarı olmadığını söyleyen bazı kişilere kızdığını ve onlara
yanıt olarak da, şöyle bir ilan gönderdiğini yazıyor:
“OYUN YAZARI CAHİT ATAY
memlekette oyun yazarı yok diyenlere karşın 3 yeni oyununu temsil edecek
tiyatrolar aramaktadır”
* * *
Martın daha henüz başındayken güneşli Boğaz da çok güzeldi, gönlümdeki İstanbul
da...
Kutuplaşıp duranların Türkiye’si ise, bilemiyorum ne kadar güzeldi?
Milliyet
05/03/2008