Buharlı gemilerin vazgeçilmez yakıtı kömür bir dönem en değerli maden
niteliğindeydi. Uzun Mehmet, ithal edilen kömürü Ereğli'de buldu ama işletme
imtiyazını almak isteyenlerin hırsına kurban gitti...
Bir haftadır ortalık MTA'da yolsuzluk, el altından satılan maden haritalarına
ilişkin dedikodular, bürokratların kendi yakınları adına kurdukları şirketlere
aktardıkları maden işletme imtiyazlarına dair iddialarla çalkalanıyor. Önemli
holdiglerin vs. de adı açılan soruşturmalarla anılıyor...
Maden konusu önemli elbette. İnsanoğlunun ateşi keşfi, uygarlaşma sürecine
girişinden itibaren her dönemde enerji ve enerjinin kaynağı cevher kıymet
kazandı. Odundan kömüre geçiş yeni değil ama kömürü vazgeçilmez kılan onun
sanayide kullanılmaya başlanması. Buhar gücü dediğimiz şeyin gerisinde kömür
var. Buharın güç olarak ortaya çıkmasıyla deniş ulaşımında kullanılmasının
arasında fazla zaman yok. Rüzgâra tabi yelkenin ve insan gücüne bağlı küreğin
yerini almakta gecikmedi kömür/buhar ikilisi.
Osmanlı Devleti için de vazgeçilmez oldu buharlı gemiler ve kömür. Seyahat için
değil elbette, donanma için. Ancak kömür üretimi yapılmayan geniş Osmanlı
coğrafyasında çokça tüketilen bu madde ithalatla sağlanıyor, hazine para
yetiştirmekte zorlanıyordu. Bu nedenle bahriyede askerlik yapan gençlere
terhislerinde bir parça taşkömürü verilmesi ve memleketlerine döndüklerinde
yaşadıkları yerde bu maddeden buldukları takdirde haber vermeleri isteniyordu.
Şiir, Behçet Kemal Çağlar'ındır: Yurtta kömür diye şevkin yanıyor/ En büyük
kuyuya adın konuyor/ Mehmedim, Mehmedim Uzun Mehmedim!
Türkiye'nin kömür yatağı olan Zonguldak'ta her sene kasım aynın başında anılan
Uzun Mehmet'in donanmada askerlik yaptığını, terhisinde eline bir parça
taşkömürü verilip gönderilen askerlerden biri olduğunu anladınız herhalde.
Uzun Mehmet II Mahmud'un saltanat yıllarında Zonguldak Ereğlisi'nin Kestaneci
Köyü'nde yaşamış bir genç. Madencilikle falan da ilgisi yok haliyle. Terhisinde
tarlada çalışmaya başladığında sabanına takılan siyah taşlı bulduğunda aklına
hemen onu komutanının mendile sarıp verdiği kömürle karşılaştırmak geldi mi
bilinmez. Ama karşılaştırdığında iki taşın biribirine çok benzediğini, üstelik
aynı taştan bölgede çokça bulunduğunu görünce heyecanlandığına şüphe yok.
Köseağzı denilen mevkide değirmen çevresinin bu taşla dolu olduğunu gördüğünde
'İşte bu o!..' demiş olması pekâlâ mümkün. Heyecanının bir sebebi herkesten
istenen şeyi bulan kişi olmaktı herhalde ama diğer bir sebebi de kömür parçaları
dağıtılırken komutanlarının 'Bulan padişah tarafından ödüllendirilecek' sözü
olmalı. Kuşkusuz bütün askerler gibi o da 'İnşallah' diyerek kuşağına
yerleştirmişti taşı.
Uzun Mehmet'i büsbütün saf Anadolu çocuğu diye görmek doğru değil. Uyanıklığı
şuradan belli ki bulduğu taşın sadece rengine bakıp 'İkisi aynı' demekle
yetinmedi. Evine taşıdı, yaktı ve bulduğunun kömür olduğundan emin olduktan
sonra harekete geçti.
50 altın ödül ve cinayet
Uzun Mehmet'in 1829 senesi Kasım ayının başlarında bulduğu kömür damarından
örnekleri bir küfeye doldurup İstanbul'un yolunu tuttuğunu biliyoruz. Kimine
göre yürüyerek geldi İstanbul'a denir, kimine göre Ereğli'den bir kum teknesine
binerek.
Uzun Mehmet'in başkente ulaştığında derhal tersaneye gidip eski komutanını
aradığı 'Beybaba işte istediğin taşlar' diyerek küfeyi onun önüne indirdiğini
düşünmek mümkün. Komutanın da örneklere bakıp kanaat getirdikten sonra onu
yanına alıp Bahriye Nezareti'ne götürdüğünü de. Uzatmayalım, bakılıp incelenip
bulunan taşın kömür olduğu anlaşıldıktan sonra Uzun Mehmet padişahın vaat ettiği
doğrultuda ödüllendirildi. 50 altın... Önemsiz bir meblağ değildi bu elbette ama
madenin işletme imtiyazının binlerce altın edeceği düşünüldüğünde sembolik bir
paraydı verilen.
Uzun Mehmet saraydan gelen emirle örnekleri aldığı yeri göstermek için Bahriye
Nezareti görevlileriyle birlikte dönecekti memleketine. Madenden anlayan
kişilerden heyet hazırlamaya, kömürün nasıl yeraltından çıkarıtılıp taşınacağını
planlayacak uzmanları yanlarına katmaya hazırlanıyordu nezaret.
Heyet hazırlık yaparken Leblebici Han'a yerleştirilmişti donanmanın kahramanı.
Ve onun kömürü bulup İstanbul'a götürdüğünü duyunca bu keşfe karşılık ödül almak
yerine işletme imtiyazını koparmanın daha akıllıca olacağını düşünen Ereğli
çevresinin mültezimi Hacı İsmail Ağa'nın adamlarıyla birlikte peşine düştüğünden
hebersizdi elbette. İsmail Ağa'nın İstanbul'a vardıklarında Uzun Mehmet'in izini
hasıl buldukları bilinmiyor. Bilinen onu Leblebici Han'daki odasından kahve içme
bahanesiyle çıkartıp kehvesine kattıkları zehirle öldürdükleri.
İhyanın kahramanı Yusuf Beyazıt
Beyazıt'ın çalışmaları hayli olumlu...
Türk ve medeniyet kelimelerinin karşısına bir şey yazmak icab etse, en uygunu ne
olur diye uzun uzadıya düşünemeye gerek yok, tek sözcük kafi: Vakıf!
Müslüman olmadan önce de Türk halkının kültüründe vakıf duygusu vardır. Nitekim
Orkun Kitabelerinde Kültekin Kaan hükümdarlık devrinin muhasebesini yaparken:
'Açları doyurdum, çıplakları giydirdim, az halkı çok ettim, halkı müreffeh
kıldım...' diyerek öğünür.
İslam'ın kabulünden sonra 'Mülk Allah'ındır' anlayışını benimseyen halkın vakıf
kavramının müsseseleşmesini sağladığını biliyoruz. Ülkemizde 45 bin kadar vakıf
var ve 41 bin kadarı Selçuklu ve Osmanlı asırlarında kurulmuş. 41 bin vakfın
sorumluluğu yani yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait. Onun başında da
tanıdığım en başarılı bürokratlardan biri olan Yusuf Beyazıt var.
Son düzenlemeler
Yapılan son yasal düzenlemenin AB uyum yasaları doğrultusunda getirdiği
değişiklikler öne çıktığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün faaliyetlerine
getirdiği kolaylık perdenin gerisinde kaldı. Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı
yıllarında gerek gayrimüslim vakıf okullarının gerekse kiliselerin oynadığı
olumsuz rol dolayısıyla Cumhuriyet'in inşasını gerçekleştiren kadronun
endişelerine hak vermemek elde değil. Atatürk'ün hilafeti kaldırmaktaki esas
maksadının Ermeni ve Rum patrikanelerini hudut dışı etmeye gerekçe üretmek olup
olmadığı tartışmalı. Tıpkı Tevhid-i Tedrisat yasasıyla medreselerin değil
misyoner okullarının kapatılmak istenmesi gibi.
Aradan bir asra yakın zaman geçtikten sonra o endişeleri güne taşımak anlamsız.
Kaldı ki yeni düzenleme gayrimüslim vakıflarını denetimsiz bırakıyor da değil.
Yıkılmaya yüz tutmuş yapılarda küçük onarımların yapılması için dahi söz konusu
vakıfların izin almak için yıllarca uğraştıklarını biliyorum. Vakıflar Genel
Müdürlüğü faaliyetlerinden toplumun haberdar olmadığı bir kuruluştu. Yasa bu
konuda ferahlık sağlayacak. Restorasyonların bürokrasi çarkına takılmadan
sürmesi, müze tesisi ve esas olarak binlerce vakfın tesis maksatlarına uygun
faaliyetler için Yusuf Beyazıt'ın yasa/yönetmelik/tüzük labirentinde dolaşmaktan
helak olduğunu biliyorum...
Restorasyonlar
Buna rağmen son üç yılda 1100 eserin rostorasyonu sağlandı. 10'a yakın müze
hizmete açıldı. Anıt/Müze yapılar arasında Konya'da 750 yıllık Sahip Ata
Hanigahı, Tokat'ta Muslu Ağa Köşkü , Edirne'de Selimiye Dar'ül Kurra'sı gibi
biblo değerinde eserler var. Vakıflar genel Müdürlüğü depolarında küflenen
fermanlar, vakıf senetleri, hüccetler ve binlerce obje bu mekânlarda gün ışığına
çıkıyor. Ve bence önemli iki hizmet: Biri İstanbul'da diğeri Ankara'da açılan
tarihi halıların yıkanacağı havuzlar ve eser onarımlarının yapıldığı
Konservasyon atölyesi...
Beyazıt ve ekibinin yeni yasayla üstlendikleri sorumlulukların başında büsbütün
anlamsız sayılamayacak gerekçelerle yeni yasaya itiraz eden çevrelere
endişelerinin yersiz olduğunu göstermek geliyor.
Herhalde ikinci bir sorumlulukları da vakıf kavramını günümüzde hayli aktif olan
özel vakıflarının eğitim/kültür/sanat faaliyetleri seviyesinde gören topluma
kurumun mazisini hatırlatmak olmalı.
Radikal
02/03/2008