Sadeleştiricinin ne Osmanlıcası, ne Türkçesi vardır; ne de aklen ve edeben
zevk-i selimi. Akif'in şiirleri sözkonusu olduğunda gereken felsefî ve tasavvufî
birikimden ise hiç nasibi olmadığı pek aşikâr.
"Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana..."
Akif'in, âşıkı olduğum bu mısraını, sadeleştirici, bakınız nasıl da hunharca
katletmiş:
Tüllenen batıyı, akşamları sarsam yarana... (s. 651)
Ne yazık ki sadeleştirici 'garb' ile 'mağrib' arasındaki koca farkı göremeyecek
kadar özensiz ve laubali.
* * *
Bugünkü yazımda hem ilim ve irfanla ilgili olan devlet erkânına, hem siyaset
ve ticarete düşkün edebiyat yârânına, hem de edebiyat ve düşünce mirasımıza
duyarlı vicdan sahibi okurlara Mehmed Akif Ersoy'un Safahat'ının Kemal Bek
eliyle (Nutuk'la birlikte) ticaret ve siyaset piyasasına sürülen "özgün diliyle
ve günümüz Türkçesiyle iki dilli basım"ından bazı misâller vereceğim.
Siyasî ve ticarî bilmişliklerin düşünce ve sanata ilişen, ilişmekle kalmayıp
düşünce ve sanat üzerinden iktidar devşiren o meşum elini hararetle sıkmam
beklenmemeli benden. Bu nedenledir ki düşünce ve sanatı birleştiren tepeden
sesleniyorum size. Dilin, dilimizin ta içinden. Türkçe'nin içinden.
BİR: Yatarken yerde, zulmüyle kaynaşmış alçak düşünceler, / Yarıp duvarları,
yükselmiş bu korkunç kabul heykeli (s. 41)
Aslı şöyle:
Yatarken yerde ilhâdıyla haşr olmuş sefil efkâr / Yarıp edvarı yükselmiş bu
müdhiş heykel-i ikrâr
Sadeleştirici, kabaca 'dinsizlik/ateizm' anlamına gelen 'ilhâd' kelimesinin
yerine 'zulmü' koymakla kalmamış, ikinci mısrada karşıtı olan o tarihî
devirlerin içinden yükselen 'heykel-i ikrar'ı, yani sarsılmaz imanı, ne demekse,
"duvarları yarıp yükselen korkunç bir kabul heykeli" hâline dönüştürmüş.
İKİ: Her cemaatten beş on dinsiz çıkar, bu durum / Pek doğaldır; ama dinsiz
olması bir milletin, boş lâf. (s. 347)
Aslı şöyle:
Her cemaatten beş on dinsiz zuhur eyler, bu hâl / Pek tabiîdir. Fakat ilhâdı bir
kavmin muhâl.
'İlhâd' kelimesi, çok şükür burada dinsizlik anlamı kazanmış, ama bu sefer cânım
'muhâl' (imkânsızlık) kelimesi, 'boş lâf' hâline dönüşmüş. (Beyitteki
"hâl-muhâl' kafiyesinin katline işaret edelim mi?)
ÜÇ: Bütün ileri gelenlere tiryaki bir kopuk tanırım... (s.439)
Aslı şöyle:
Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanırım...
Sadeleştirici, anlaşılan, kebâir ile ekâbir'i birbirine karıştırmış, ve büyük
günahlara alışmış, yani metinde geçtiği hâliyle "içki, kumar, fuhuş, irtikab
(rüşvet) gibi her türlü rezilliğe, şenaate mübtelâ bir kenar mahalle bitirimini,
"bütün ileri gelenlere" tiryaki eylemiş.
DÖRT: İstemem, dursun o temelsiz övünçler bir yana... (s. 471)
Şu "temelsiz övünçler" de neyin nesi acaba? Üşenmeyelim bakalım:
İstemem, dursun o pâyânsız mefahir bir yana...
Çok bilmiş sadeleştirici, 'pâyânsız' (sonsuz, nihayetsiz) kelimesini,
'payandasız' anladığı için hiç düşünmeden mefahiri 'temelsiz' yapmış.
BEŞ: Nedir bu? Başka değil, aynı Tanrısal edimin işidir: / Bütün ezeldeki
çalışmanın yoğunlaşmışıdır.
Aslı nedir şu "tanrısal edim"in, bir bakalım:
Nedir bu? Başka değil, aynı cilvenin işidir: / Bütün ezeldeki sa'yin tekâsüf
etmişidir
Bu nasıl bir densizliktir ki hiç acımadan 'cilve' kelimesine kıyılabilmiş?
Sadeleştiricinin ne Osmanlıcası, ne Türkçesi vardır; ne de aklen ve edeben
zevk-i selimi. Akif'in şiirleri sözkonusu olduğunda gereken felsefî ve tasavvufî
birikimden ise hiç nasibi olmadığı pek aşikâr.
ALTI: Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana...
Akif'in, âşıkı olduğum bu mısraını, sadeleştirici, bakınız nasıl da hunharca
katletmiş:
Tüllenen batıyı, akşamları sarsam yarana... (s. 651)
Ne yazık ki sadeleştirici 'garb' ile 'mağrib' arasındaki koca farkı göremeyecek
kadar özensiz ve laubali.
YEDİ: Bir de şu misâli gözden geçirelim:
Bu cebhe fecr-i ezelden örülmüş olsa gerek;
Sadeleştikten sonraki hâli:
Bu cephe, eskiden tan şafağından örülmüş olsa gerek; (s. 731)
Hakikaten yazık. Çok yazık. "Fecr-i ezel" demek, hilkatin/yaratılışın başlangıcı
demek. "Tüllenen mağrib"i hiç utanmadan "tüllenen batı"ya dönüştüren zevksizlik
ve kültürsüzlük, fecr-i ezel'i de "eskiden tan şafağı" haline getirmekten
çekinmemiş.
Nasıl olur da şimdi Cemil Meriç hatırlanmaz: "Mabedi bezirgânlardan
temizlemek... bezirgânlardan, dilencilerden, kalem haydutlarından... gazâların
en hürmete şayanı."
SEKİZ: Zaman da çalışmaya çıkar: Çünkü hep onunla yürür. / Yer de çalışmaya
varır: Çalışmayı sıfıra indiriniz, / Yerin varlığı düşünülemez, mekân boş
düşünce olur. (s. 387)
Sadece terzil değil, rezil de edilen bu felsefî anlatımın aslı şöyle:
Zaman da sa'ye çıkar: Çünkü hep onunla yürür. / Mekân da sa'ye varır: Sa'yi
sıfıra indiriniz, / Mekân tasavvur edilemez, muhâl olur hayyiz.
Mekânı 'yer'e dönüştüren kafa, 'hayyiz'i de 'mekân' yapıveriyor. Neymiş, "zaman
da çalışmaya çıkar"mış, "yer de çalışmaya varır"mış. Allah hepimize akıl fikir
versin!
DOKUZ: Yeryüzü mahkumu olmuştur, zaman mahkumu olmakta; / O, yazık, istiyor
egemen kesilmek bütün dünyada! (s. 693)
Aslı şöyle:
Zemîn mahkumu olmuştur, zaman mahkumu olmakta; / O, heyhat, istiyor hâkim
kesilmek bu'd-ı mutlakta.
'Mekân' ve 'hayyiz'den sonra şimdi de şair 'zemîn' kelimesini kullanıyor. Zaman
zemîn meselesi. Peki sadeleştirici ne yapıyor, zemîn'e 'yeryüzü' diyor, buud-ı
mutlak'ı ise 'dünya' hâline getiriyor.
ON: Topraktan örtüne büründün sen, ey edebin ışığı, / Ama o parlaklık ki
hatırımdadır... Söner, / Durup mezarının üstünde ağladıkça (bir) bulut; (s.
113-115)
Bu mısraların aslı ise şöyle:
Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-ı edeb, / Fakat o lem'â ki yâdımdadır...
zevâli adîm... / Durup mezarının üstünde ağladıkça sehab;
Şair hatırındaki o ışığın zevalinin 'adîm' olduğunu, yani bulutlar durup
mezarının üstünde ağladıkça hatırındaki o parlak ışığın aslâ sönmeyeceğine
işaret ediyor.
Sadeleştirici ise, 'o parlaklık ki hatırımdadır, söner" diyor.
ONBİR: "Sevkediyormuş meğer insanları/Hakk-ı übüvvet de bu caniliğe" beytinde
geçen 'hakk-ı übüvvet', yani babalık hakkı, "kulluk hakkı" diye katledilmiş. (s.
463)
ONİKİ: "Beşer değil mi? Teâlî de etse irfanı", şu şekilde katledilmiş:
İnsan değil mi? Yükselse de etse kültürü, (s. 375)
Ne güzel, değil mi? Yükselse de etse kültürü...
ONÜÇ: Boğulmuş insanın ruhu, şarabın kızıl dalgalarında / Görünüyor, lânet olası
meyhanecinin çirkin yüzünde! (s. 79)
Bu beytin aslı şöyle:
Boğulmuş rûh-ı insanî şarâbın mevc-i âlinde. / Nümâyan mel'anet sâkisinin çirkin
cemalinde!
Hadi uzatmayalım da kısaca söyleyelim, "lânet olası meyhanecinin çirkin yüzünde"
diye bir ibare yok metinde. Şair, "meyhanecinin çirkin yüzündeki mel'anetin
görüldüğü"ne işaret ediyor, o kadar! Mevc-i âli ise "kızıl dalgalar" değil,
"yüksek dalga(lar)" demek.
ONDÖRT: Tarih, o bizim eştiğimiz kanlı yıkıntı, / Saklar sayısız mezar ile
milyonla yazıtı. (s. 702)
Bu anlamsız satırların aslı şu:
Tarih, o bizim eştiğimiz kanlı harâbe, / Saklar sayısız lâhd ile milyonla
kitâbe.
Şairin 'harabe' ile 'kitâbe' arasındaki kurduğu 'sescil' (!) yakınlığın nasıl da
mahvolduğuna üzüldüğümü sanmayınız, sadeleştiricinin 'yıkıntı' ile kafiye
tuturmak için 'yazıt' kelimesini ittirmesi ('i' haliyle kullanması)
hüzünlendiriyor insanı. Bakınız: yıkıntı+yazıtı.
'Mezartaşı' (kitâbe) anlamına mı gelir yazıt?
Ne diyeyim, Safahat'a yazık olmuş.
Hülâsa, sadeleştiricinin lisan ve tarih bilgisinin, ilmî seviyesinin, zevk-i
edebîsinin, hassasiyet ve dikkatinin böylesi bir iş için yeterli olmadığı
sarahaten ortada.
Yazımızı bitirken, eski bir münekkid dostumuzu, Cemil Meriç'i buraya konuk
etmemizin tam da sırası:
— İstediğimiz, şaheserlerin kazanç hırsına kurban verilmemesi, yani mabedin
bezirgândan temizlenmesidir. İstediğimiz, otoritelerini münekkidin sükûtuna
borçlu olan kalem erbabının, cihan edebiyatının, buudları sayısız asırları
kucaklayan Panthéon'una dolu dizgin dalıp ebediyetin önlerinde secde ettiği
şâhikalara saygısızca saldırmamasıdır.
Türkiye'de seviyesizliğin ve ciddiyetsizliğin yaygınlığından şikayet edenlerin
de haksız çıkacağı günlerin gelmesi umuduyla.
Not: Söylemek gerekir mi bilemiyorum ama ben kötümser değilim, karamsarım.
Yenişafak
02/03/2008