Ben, hasta bir adamım... İçi öfkeyle dolu, çekilmez bir adamım ben. Sanırım,
karaciğerimden de rahatsızım. Doğrusu, hastalığımın ne olduğunu, hatta neremin
ağrıdığını bile bilmiyorum. Tıbba, doktorlara saygı duyduğum halde tedavi olmak
için hiçbir şey yapmadım.
Dahası, boş inançlara bağlı olan biriyim; hem de tıbba saygı duyacak kadar. (Çok
iyi bir öğrenim gördüm; bunlara inanmamam gerekir ama inanıyorum işte.) Sırf
inadımdan tedavi olmak istemiyorum. Siz, buna bir anlam veremiyorsunuzdur
herhalde. Ama ben çok iyi anlıyorum. / Huysuzluğumla kimin canını yakacağımdan
bahsetmeyeceğim elbette; çünkü bunu ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey, böyle
hareket etmekle sadece kendime zarar vereceğimdir."
Yukarıdaki satırlar Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar adını taşıyan romanından…
O kitabın başlangıç cümleleri… Huzursuz, hasta bir adamın kişilik yapısını
ortaya koyuyor.
Bu tip, aslında evrensel ve kadim olmakla birlikte modern zamanlarda sayısı
çoğalmıştır.
Onun, kendiyle başı hoş değildir. Çevresiyle uyumu zayıftır. Huysuzdur.
Bir işi yapmaya karar verdiği anda, onun tam tersini yapmaya da heveslenebilir.
Bir yere çağrıldığında gitmek ister. Bir yandan da acaba bana ne derler, diye
düşünür, kaygılanır.
Ama sonunda gider. Orada bulunduğu sürece kendinden memnundur. Çevresini
eğlendirmeye çalışır, çevresini eğlendirdiğine kani olursa kendine olan güveni
ve memnuniyeti çoğalır.
Ancak bu memnuniyet o mekânla mukayyettir. O mekândan ayrıldığı anda, kendini
dostlarına hesap verme mecburiyeti altında duyumsar.
Yakınmaya başlar. "Ah, bileydim dostlarım…" der. Bileydi acaba ne olurdu?
Bileydi elbette o çağrıya icabet etmezdi. Bileydi, o sofraya oturmazdı.
Marazi adam bütün bunları söylerken içtenliklidir. Ne kendini kandırma niyeti
vardır, ne başkasını…
O, kandırmak için değil, içi öyle istediği için, içi o ân öyle buyurduğu için
öyle konuşur ve içinin sesine uymak istediği için öyle yapar.
Camus, saçma durumu açıklarken, biraz da böyle bir insanı gözünün önüne alıyordu
sanırım. Dostoyevski de bir başka kahramanı, Stavrogin için benzer bir cümle
kuruyordu: "O, inanırsa inandığına inanmaz, inanmazsa inanmadığına…"
saptamasıyla belirliyordu adamın içine gömüldüğü saçma, çelişkili, dahası
nihilist durumu.
Durum elbette kişinin zekasıyla ilintili değil. Bazen böyle biri zekice işler de
yapabilir. Durum, hayır, akıl ve zeka ile değil; fakat kişilik yapısıyla
ilintilidir.
O, hoşlandığı ortamda hoşa gidecek laflar eder, kendini beğendirmek ister. Her
bir cümlesinin arkasından etrafını süzer, söyledikleri etraftakilerin de hoşuna
gitmiş mi acaba diye onların gözünün içine bakarak anlamak ister. Hafif baş
eğişlerle, belirsiz göz süzmelerle karşılaştığında onaylandığını düşünerek
keyiflenir. Dudağının kenarından sızan incecik salyasını fark ederek önündeki
peçeteyle ve kibarca dudağını fiskeler.
Ancak marazi adamın si-ya-sî versiyonu tehlikelidir. Çünkü bir siyasetçi hiçbir
zaman bir başına bir insan değildir. Onun yapıp etmeleri toplumun bütününe
yansır, kendiyle kaim kalmaz. Onun tutarsızlığı toplumun bütününe sirayet eder,
toplumu tümüyle tutarsız hale getirebilir. Ancak o, ayrıca ele alınmayı
gerektirecek kadar yeni bir konudur…
Yenişafak
02/03/2008