Noam Chomsky ünlü dilbilimci, yazar ve dış politika uzmanı. 15 Ocak’ta
Michael Shank kendisiyle ABD’nin Irak, İran ve Pakistan politikasındaki son
gelişmeler üzerine görüşmüştü. İki parça halinde yapılan söyleşinin ilk
kısmında, Chomsky, Birleşik Devletler hükümetinin dış politikasını şekillendiren
dünyaya sahip olduğu inancını da tartışmıştı. Söyleşinin 30 Ocak tarihinde
yapılan ikinci kısımda ise Chomsky, Güney Bankası, kaynakların kamulaştırılması
ve Şangay İşbirliği Örgütü’nü tartışıyor.
Michael Shank: Aralık 2007’de, yedi güney Amerika ülkesi, Dünya Bankası,
Uluslararası Para Fonu-IMF ve diğer uluslararası finans kurumlarına yönelik
büyüyen muhalefete karşılık Güney Bankası’nı resmen hayata geçirdi. Bu
değişikliğin önemi nedir ve gelişmekte olan dünyadaki diğer tepkileri de teşvik
edecek mi? [Bu değişim] bazı noktalarda Dünya Bankası ve IMF’nin nüfuz alanını
tamamen daraltacak mı?
Noam Chomsky: Bence bu özellikle çok önemli, çünkü burada genellikle
sahip olunan izlenimin tersine, en büyük ülke olan Brezilya bunu destekliyor.
ABD propagandası, batı propagandası, iyi sol ve kötü sol arasında bir ayrım
yaratmaya çalışıyor. İyi sol, Brezilya’daki Lula gibi, 40 yıl önce şiddetle
devrilmesi gerekenlerdi. Ama şimdi bu [iyi sol], onların umudu,
kurtarıcılarından biri. Ancak bu ayrım oldukça yapay. Tabii ki farklılar. Lula,
Chavez değil. Ama iyi geçiniyorlar, işbirliği yapıyorlar. Ve Güney Bankası
üzerine de işbirliği yapıyorlar. Güney Bankası yaşayabilir bir kuruma
dönüşebilir.
Bölgede bol bol sorun var. Ama birkaç yıldan bu yana Güney Amerika’da olan
şeylerden dikkat çekenlerden birisi, İspanyol istilasından beri ilk defa,
ülkeler arasındaki çatışmaların ve ülkeler arasındaki ayrılığın üstesinden
geliyorlar. [Güney Amerika] çok bölünmüş bir kıtaydı. Ulaşım sistemlerine
bakarsan, birbirleriyle aralarındaki [ulaşım] pek yaygın değildir. Genelde
baskın olan emperyal güce doğru yönelmiş durumdalar. Peki, siz kaynakları
dağıtırsınız, sermayeyi dağıtırsınız, bir avuç zengin Riviera’nın üstüne
şatolarını dikerler ya da böyle şeyler yaparlar. Ama birbirleriyle yapacak pek
bir şeyleri yoktur. Zengin, genelde beyaz ve Avrupalılaşmış seçkinlerle kitlesel
bir nüfus arasında da muazzam bir iç bölünme vardı. İlk defa, ülkelerin içindeki
ve arasındaki bu bölünme biçimlerinin ikisine de, en sonunda karşı duruldu.
Başarıyorlar diyemezsiniz ama karşı durdular. Güney Bankası bu örneklerden biri.
Aslında Bolivya’da olanlar çarpıcı bir örnektir. Azınlıkta olan çoğu beyaz,
Avrupalılaşmış seçkinin hidrokarbon rezervlerinin büyük kısmının üzerine
oturması söz konusu. Ve ilk defa Bolivya demokratikleşiyor. İşte bu nedenle
demokrasiyi hor gören Batı tarafından şiddetle nefret ediliyor, çünkü bu bir
hayli tehlikeli. Ancak kızılderili çoğunluk, burada hayal bile edemeyeceğimiz
biçimde çok demokratik bir seçimle siyasi iktidarı ilk defa aldığında, Batıdaki
tepki neredeyse düşmancaydı. Hatırlatayım, örneğin, -sanırım Financial
Times’taki- bir makalede, Morales diktatörlüğe doğru gitmekle suçlanıyordu çünkü
[Morales] petrolün kamulaştırılması için çağrıda bulunuyordu. Nüfusun %90’ının
desteğinden bahsetmekten kaçındılar. Ama o bir tiranlık. Tiranlık, sizin
Birleşik Devletler’in dediği şeyleri yapmamanız demektir. Aynen ılımlılığın,
sizin Suudi Arabistan gibi olmanız ve bizim dediğimizi yapmanız anlamına geldiği
gibi.
Şu anda Bolivya’nın seçkinlerin baskın olduğu bölümlerinde, muhtemelen Birleşik
Devletler tarafından, yerli halk çoğunluğunun saygın görevlerini yani kültürel
haklar, kaynaklar, siyasi ve ekonomik politikalar üzerinde kontrol vb
gerçekleştireceği bir demokratik sistemin gelişiminin altını oymayı denemek
amacıyla desteklenecek özerklik, belki de ayrılma yönünde girişimler var. Başka
yerlerde de ama çarpıcı biçimde Bolivya’da olan bu. Güney Bankası, [bu]
ülkelerin entegrasyonuna doğru bir adımdır. Uluslararası finans kurumlarını
zayıflatabilir mi, evet zayıflatabilir, nitekim şimdiden zayıflatıyor. IMF Güney
Amerika’dan büyük oranda atıldı.
Arjantin neredeyse açıkça “Tamam, kendimizi IMF’den kurtarıyoruz” dedi. Hem de
oldukça iyi nedenlerle. [Arjantin] IMF’nin poster çocuğuydu. [IMF’nin]
politikalarını çok dikkatli bir biçimde izlediler ve berbat bir ekonomik çöküşe
uğradılar. Çöküşten çıktılar, yani IMF’nin tavsiyesini açıkça reddederek. Ve
başarılı oldular. Borçlarını ödeyebildiler, yeniden yapılandırdılar ve borçların
önemli kısmını toparlayabilecek olan Venezüella’nın yardımıyla ödeyebildiler.
Brezilya, kendi yoluyla borçlarını ödedi ve kendini IMF’den kurtardı. Bolivya da
aynı yönde hareket ediyor. Şimdi IMF’nin başı belada çünkü kaynaklarını
kaybediyor. [IMF] borç toplama üzerinden işliyor ve eğer ülkeler beraberce
borçlarını yapılandırır ya da ödemeyi reddederlerse, başı belaya girer.
Antrparantez, ülkeler borçların büyük kısmını ödemeyi yasal olarak
reddedebilirler, çünkü, en azından benim fikrim, her şeyden önce [bu borçlar]
yasadışı. Örneğin, size ödünç para verirsem ve sizin kötü durumda olduğunuzu
bilirsem, bu nedenle yüksek faiz ödemesi alırım ve sonra bir noktaya gelince siz
bana daha fazla ödeyemeyeceğinizi söylersiniz. Ben, komşularınızı bana ödeme
yapmanız için sizi zorlamaya çağıramam. Ya da komşularınızdan bu borcu
ödemelerini isteyemem. Ama IMF’nin çalışma tarzı bu. Siz bir diktatörlüğe ya da
seçkin gruba para ödünç veriyorsunuz, nüfusun yapacağı bir şey yok, çok yüksek
faiz alıyorsunuz çünkü açıkça riskli bir durum, neyse, bunlar borcu
ödeyemeyeceklerini söylüyorlar, siz de “tamam, o zaman komşularınız öder”
diyorsunuz. Buna yapısal ıslah denir. Ve komşularım benim yerime öderler. İşte
bu, alacaklı kartel olarak IMF’dir. Kuzeyden daha yüksek vergilere sahip
olursunuz.
Dünya Bankası [IMF’nin] aynısı değil ancak aynı biçimde süre giden çatışmalar ve
cepheleşmeler var. Bolivya’da çoğunluğun, sonucunda siyasi iktidarı alan yerli
nüfusun isyanının ön ayak olduğu büyük arka plan olaylarından biri, Dünya
Bankası’nın suyu özelleştirme çabasıydı. Bir ekonomi dersi alırsanız, size Pazar
fiyatını ödemeniz gerektiğini falan filan anlatacaklardır. Gerçek değer, evet,
çok güzel, bunu kabul etmek nüfusun çoğunluğunu oluşturan fakir halkın su
içememesi demektir. Güzel, buna dışsallık denir, böyle şeyler için
endişelenmeyin.
[Bolivya’da] kitlelerin yaptığı –ki çoğunlukla Cochabamba’da çok büyük bir
çatışmaydı-, köylülerin sadece uluslararası su şirketlerini, Bechtel ve
diğerlerini [ülkeden] ayrılmaları için zorlamasıydı. [Mücadele] buradaki bir
dayanışma hareketi tarafından da desteklendi, bu oldukça ilginçti. Ama Dünya
Bankası projeden çekildi ve onun gibi diğerleri de. Öte yandan, yaptıkları
şeylerden bazıları olumlu. [DB] tamamen yıkıcı bir kurum değil. Ama o da
zayıflıyor.
Aynı şey Asya’da da oluyor. Asya Kalkınma Bankası’nı ele alalım. Asya finansal
krizi zamanında, 1997-98’de, Japonya, ülkeleri mal varlıklarını Batı’ya satmak
yerine borç krizlerinden kurtulmasını sağlayacak zengin bir rezerv
oluşturabilmek için Asya Kalkınma Bankası’yla çalışmak istedi. Birleşik
Devletler bunu hemen engelledi. Ancak daha fazla sürdüremediler. Asya
ülkelerindeki rezervler henüz çok yüksek [seviyede]. Nitekim, Birleşik
Devletler, kendi yüksek tüketimli-yüksek kredili ekonomisine mali destek
sağlayan Japonya ve Çin’den elde ettiği fonlarla ayakta kalıyor. Birleşik
Devletler’in bu noktada Asya Kalkınma Bankası’na “Kusura bakmayın bunu
yapamazsınız” diyebileceğine inanmıyorum. Bu, bir dereceye kadar Güney Bankası
için de benzer [bir durum]. Benzer şeyler şu anda Ortadoğu’da da müstakil
fonlarla vs. gerçekleşiyor.
Gelişen dünyada IMF ve Dünya Bankası’na alternatif olarak türeyen bu
kurumlarla birlikte, para birimlerine ilişkin ne gibi benzer girişimler ortaya
çıkabilir?
Bu, şimdiden ortaya çıkıyor. Kuveyt şimdiden bir para sepeti oluşturma yönünde
hareket ediyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Dubai, kendi kısmi kalkınma
fonlarını oluşturmaya giriştiler. Suudi Arabistan, ki en büyük öneme sahip
olanı, eğer onlar da katılırsa, bu, büyük bir bağımsız fon, borçlanma, satış vs.
merkezi haline gelir. Bu, şimdiden gerçekleşiyor. Zengin ülkelerdeki
yatırımlarda ve bölgedeki bazı alanlarda, özellikle de Kuzey Afrika’da. Kalkınma
fonlarını ayrı tutun. Bu sınırlı bir hareket; Birleşik Devletler’i kızdırmak
istemezler. Tabii ki seçkinleri, pek çok yönden Birleşik Devletler’e
dayanıyorlar. Çin, özellikle, Birleşik Devletler pazarına dayanıyor. Onu
zayıflatmak istemezler. Japonya da aynı şekilde. Kendi pazarları olan Birleşik
Devletler’in ekonomisini güçlendirecek daha kârlı yatırımlar yerine hazine
bonosu almayı tercih ediyorlar. Ancak bu, kırılgan bir durum. Bir başka yere
pekâla dönebilirler ve dönmeye başladılar da. Eğer rezerv zengini ülkeler
Birleşik Devletler’in yüksek tüketimli ve oldukça borçlu ekonomisini desteklemek
yerine kârlı yatırımlara dönerlerse ne olacağını kimsenin bildiğini
zannetmiyorum.
Batı, ülkelerin petrol ve doğalgaz kaynaklarını kamulaştırmalarına direniyor
ama bu eğilim ne olursa olsun sürüyor. Bu nereye kadar gider? Bütün petrol ve
doğalgaz zengini ülkelerin bir araya gelerek alternatif bir pazar meydana
getirebileceklerini kabul eder misiniz?
Bir dereceye kadar OPEC’le yapmak için denediler. Ancak Batı’nın bunun olmasına
izin vermeyeceği gerçeğiyle yüzleştiler. Eğer 1974’e geri dönerseniz, o, petrol
zengini ülkeler tarafından petrol bağımsızlığına doğru ilk girişimdi. Sadece
Amerikalı gazetecilerin ve muhabirlerin yazdıklarını okuyun. [Bu ülkelerin]
petrol üzerinde hiçbir hakkı bulunmadığını söylüyorlar. Daha ılımlı yazarlar,
petrolün dünyanın çıkarları için uluslararasılaştırılması gerektiğini
söylüyorlardı. Amerikan tarımsal bolluğu dünyanın çıkarları için
uluslararasılaştırılmamalı ama Suudi Arabistan’ın petrolü yapılmalı çünkü artık
onlara söylediklerimizi takip etmiyorlar. Daha uçtaki kişiler, sanırım Irving
Kristol’du, önemsiz halklar gibi önemsiz ulusların da bazen kendi önemleriyle
ilgili hayale kapıldıklarını söyledi. Yani, bu nedenle savaş gemisi diplomasisi
çağı asla bitmez, biz onlardan bunu sadece güç [kullanarak] alırız. Oldukça
ılımlı biri olarak düşünülen ciddi bir uluslararası ilişkiler uzmanı olan Robert
Tucker, kendi kaynaklarını işletmelerinin yanlarına kâr kalmasına izin
vermemizin sadece bir skandal olduğunu söyledi.
Neden burada oturuyoruz, onları alacak askeri gücümüz var. Büyük hümanist olarak
kabul edilen George Kennan gibi birine dönelim. 1940’ların sonu ve 1950’lerin
başında, o planlama bölümündeyken, “kaynaklarımızın korunması” için sert
mesafeler almanın gerekli olabileceğini söyledi – diğer bazı ülkelerde meydana
geldiği gibi. Bu sadece coğrafi bir kazadır. Onlar bizim kaynaklarımız ve polis
devletleri vs. gibi sert mesafelerle onları korumalıyız.
Bill Clinton’ı ele alalım. Onun da bir doktrini vardı, her başkanın bir doktrini
vardır. Bu konuda Bush’tan daha az yüzsüzdü, pek fazla eleştirilmedi ama onun
doktrini, eğer tam anlamıyla ele alınırsa, Bush doktrininden daha aşırıydı.
Kongreye sunulan resmi Clinton doktrini, Birleşik Devletler’in, pazarlarını ve
kaynaklarını korumak için tek taraflı askeri güç kullanma hakkına sahip
olduğuydu. Bush doktrini ise “onların bir tehdit olduğunu iddia etmek gibi bir
bahaneye ihtiyacımız var” diyordu. Hatta Clinton doktrini o kadar ileriye
gitmiyordu, “herhangi bir bahaneye ihtiyacımız yok”. Pazarlar ve kaynaklarla,
bizim, herhangi bir şekilde dünyanın sahibi olduğumuz prensibine göre mantıklı
olarak, onları kontrol ettiğimize emin olma hakkımız var, bu nedenle de, tabii
ki bu hakka sahibiz. Bundan en ufak bir sapma bulabilmeniz için politik eksende
çok uzaklara bakmalısınız. Bu nedenle eğer petrol zengini ülkeler kaynaklar
üzerinde bağımsız kontrol sağlamayı gerçekten denerlerse, çok sert bir tepki
oluşabilir. Birleşik Devletler, şimdiye kadar, bir askeri sisteme sahip; askeri
sitemine geri kalan bütün dünyanın harcadığından daha fazlasını harcıyor. Bunun
bir nedeni var. Bu, sınırları korumak için değil.
Sizce Hindistan Rusya ve Çin’e yüzünü dönerek bu yönde sadakatle konum alır
mı yoksa Birleşik Devletler nükleer-sonrası antlaşmasına yaranmaya devam mı
eder?
Chomsky: Her iki yönde de ilerler. Birleşik Devletler bakış açısından nükleer
antlaşma önerisinin bir parçası, [Hindistan’ı] Birleşik Devletler’in
yörüngesinde hareket etmeye cesaretlendirmeye çalışmaktır. Ama Hintliler ikili
bir oyun oynuyorlar. Çin’le de ilişkilerini geliştiriyorlar. Ticari ilişkiler,
diğer ilişkiler, ortak yatırımlar, geliştirmek [demektir]. Üye olarak kabul
edilmiyorlar ancak temelde Çin’e dayanan ama NATO’ya karşı olabilecek büyük bir
kalkınma örgütü olan Şangay İşbirliği Örgütü’nün (SCO) resmi gözlemcileri
[konumundalar]. Merkezi Asya ülkelerini kapsıyor. Devasa kaynaklarıyla Rusya’yı
ve dev bir büyüyen ekonomi olan Çin’i kapsıyor. Gözlemciler de Hindistan,
Pakistan ve kesinlikle bir gözlemci olarak kabul edilen ve [örgüte]
katılabilecek İran’ı kapsıyor. Ancak Birleşik Devletler’i dışlıyor.
Birleşik Devletler gözlemci olarak katılmak istedi. Reddedildi. SCO, ABD
güçlerinin Ortadoğu’yu terk etmesi gerektiğini resmen deklare etti. Ve bu, o
bölgeyi birleştirecek ve emperyal kontrolden, Batı kontrolünden bağımsızlığa
doğru hareket etmesine izin verecek Asya Enerji Güvenliği olarak anılan şebekeyi
ve diğer adımları geliştirmeye doğru bir girişimin parçası. Kuzey Kore hâlâ
katılmış değil ama katılabilir – bir diğer büyük endüstriyel güç. Japonya
ABD’nin müşterisi olma rolünü kabul etmenin çok uzağında ama o da taştan
yapılmış değil. Dolayısıyla, dünyanın her yerinde meydana gelen merkezkaç
gelişmeler var.
Michael Shank
Forign Policy in Focus (www.fpif.org) katılımcılarından ve George
Mason Üniversitesi Çatışma Analizi ve Çözümü Enstitüsü analistlerinden.
Sendika.Org