Savaşa katılımın reddedilmesi, savaşın kendisi kadar eskidir.
Tarih boyunca, askeri organizasyonların çeşitli biçimleri insanları değişik
gerekçelerle askerlik hizmetini reddetmeye yöneltti. Savaşa ve askerlik
hizmetine karşı duruşun en dolayımsız biçimlerinden
biri de 'Vicdani red'dir. En geniş ifadesiyle vicdani red; vicdani, dini veya
politik inanç ve kanaatleri nedeniyle zorunlu askerliğe karşı çıkış olarak
tanımlanabilir.
Türkiye bu kavram ile ilk red açıklamalarının yapıldığı '90'lı yılların başında
tanıştı. İlk redçiler, Tayfun Gönül ve Vedat Zencir, vicdani kanaatleri ve
politik inanışları gereği askerlik yapmayacaklarını söylediklerinde kamuoyunda
kaygılı bir şaşkınlığa yol açmışlardı. Zira 'Her Türk asker doğar' anlayışının
yaygın olarak ifade bulduğu, erkekliğin askerlik üzerinden tanımlandığı -adam
olmak- bir ülkede ve üstelik 1980 yılında gerçekleşen askeri darbenin tüm
etkilerinin devam ettiği koşullarda birilerinin kalkıp askerlik yapmayacağını
söylemesi, en iyimser ifadeyle, hafif akıllılıktı: Kimbilir başlarına neler
gelecekti? O günden bu yana yaşanan tüm zorluklara karşın 12'si kadın 49'u
erkek, 61 genç insan vicdani redçi olduğunu açıkladı. Hatta, bunlardan biri olan
Halil Savda bu satırların yazıldığı sırada cezaevinde bulunmaktadır. Bununla
birlikte Yehova Şahitleri gibi dini inançları nedeniyle zorunlu askerlik
hizmetine karşı olan ya da başka saikler ile zorunlu askerlik hizmetine karşı
olup da bu yönde politik bir tutum geliştirmeyen ama çeşitli biçimlerde muafiyet
alma, kaçaklık, firarilik vb. yollarla askerlik yapmayan yüzlerce hatta binlerce
insan bulunmaktadır.
Vicdani redçiler için inişli çıkışlı ve zorluklarla geçen bu süreç boyunca
kamuoyunun konuya ilgisi ancak redçiler tutuklandıkça, onları desteklemek için
kampanyalar düzenlendikçe ya da destek verenler hakkında davalar açıldıkça
oluşmaktaydı. Ancak, 2006 yılı başında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM)
vicdani redçi Osman Murat Ülke'nin 1997'de yaptığı başvuru üzerine Türkiye
aleyhine karar vermesi ile kamuoyunun kavrama yönelik ilgisinde bir artış
görüldü. Meclis Başkanı'ndan emekli generallere, hukukçulardan köşe yazarlarına
kadar çok farklı kesimlerden insanlar vicdani red hakkında görüş belirtip
tartışmaya başladılar. Türkiye'nin vicdani redçilere yönelik uygun bir yasal
rejiminin bulunmadığını ve bunun yapılması gerekliliğini ortaya koyan AİHM'nin
kararı üzerinde yürüyen bu tartışma, vicdani redçilerin kamusal alanda görünür
kılınmasını sağlaması bakımından oldukça önemliydi. Ama asıl Türkiye'de ordu,
askerlik ve militarizme dair tabuların yıkılmasına katkıda bulunması bakımından
da ayrıca bir önem taşımaktaydı.
Siyaset, hukuk ve ekonominin neo-liberal çerçeveye hapsolduğu, küresel
adaletsizliklerin savaşlarla birleşerek büyük yıkımlara yol açtığı günümüz
dünyasında, gerçekten de vicdani red konusunda, felsefi, politik, hukuksal ve
pratik yönleriyle akademik boyutta ve kapsamlı olarak tartışmaya gereksinim
vardır. Bu tartışmanın diğer yararlarının yanı sıra Türkiye toplumunun,
siyasetinin ve ekonomisinin sivilleşmesi yolunda atılan adımlara bir katkısı da
olabilir. İşte böylesi düşüncelerden yola çıkan bir grup vicdani redçi,
antimilitarist, insan hakları savunucusu, gazeteci ve akademisyen bir araya
gelerek uluslararası nitelikte bir vicdani red konferansının yapılmasına karar
verdik. Yaklaşık bir yıllık hazırlık çalışmasının sonunda bu konferans 27-28
Ocak 2007 tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde
gerçekleştirildi. Bu kitap, konferans sırasında yapılan sunum ve tartışmaları
daha geniş kesimlerle paylaşmak amacıyla hazırlandı.
***
Yukarıda yapmış olduğum alıntı, Özgür Heval Çınar ve Coşkun Üsterci'nin yayına
hazırladığı 'Çarklardaki Kum: Vicdani Red-Düşünsel Kaynaklar ve Deneyimler'
kitabının SUNUŞ bölümünden.
Okuyun! Faydalı bir eser.
Kitapçılarınızdan ısrarla alın. Yani. (Bakın anarşist değilim, 'çalın'
demiyorum.)
Radikal
28/02/2008