Yaşı benimkine yakın olanlar Victor Flemming'in Rüzgar Gibi Geçti (Gone With
the Wind) filmini keyifli bir nostalji olarak hatırlarlar.
Kimler yoktu ki o filmde!.. Saçlarının briyantinleri hâlâ gözlerimin önünde
duran kalem bıyıklı (Bu bıyıklar daha sonra Ayhan Işık'a çok yakışacaktı) Clark
Gable, hüzünlü bakışlarıyla yürekler yakan Vivien Leigh, daha sonra yıldızı
parlayacak olan Leslie Howard...
Hollywood'un altın çağındaki en güzel film diye
bilinir Rüzgar Gibi Geçti ve bizim gençliğimizde bu filmi seyretmemiş olmak
yahut ondaki sahnelerden örnek bıçkınlıklar yapamamak delikanlılığı bozan şeyler
arasında sayılırdı. Şimdi geriye dönüp bakanlar aslında o demlerin de rüzgar
gibi geçtiğini acı bir tecrübeyle bilmekteler.
Sahi, Rüzgarlı Bayır'ı okuyan kaldı mı artık?!.. O ki bir romandan çok bir iç
titremesidir. Otuz yaşında öldüğünde Emily Bronte (1818-1848), ardında dünyanın
en büyük aşk romanlarından birini, daha doğrusu insanın içine işleyen bir
anlatımla dile getirilmiş o uzun şiiri bize armağan bırakmıştı. Çünkü ancak o
roman okununca anlaşılır rüzgarın insana ne anlattığı, ve ardından gelir savaş
rüzgarları, aşk rüzgarı, şöhret rüzgarı, değişim rüzgarları... "Nice bin atlı
kapılmıştı fetih rüzgarına" der sonra Yahya Kemal.
Rüzgar!.. İşte bildiğimiz şey... Her vakit ayrı yönden estiği, her daim değişim
içinde olduğu için olsa gerek atalarımız "felek, talih, zaman, zamane" gibi
anlamlar yüklemişler kelimeye ve bilhassa tasavvuf ile Divan şiiri onun bu
anlamını pek önemsemiş. Mesela şaire göre o sürekli değiştiği için asla
güvenilmez, her an yol değiştirebilir, bugün siyah gibi gösterdiğini yarın
beyaz, şimdi güzel gösterdiğini az sonra çirkin sayabilir. Rüzgara karşı koymak
veya rüzgarın estiği yöne gitmek bakış açısına, zamana ve zemine göre iyi veya
kötü anlamlar kazanabilir. Ruzgar, geçici olduğu için tasavvuf kalıcı olana
itibar etmeyi söyler.
Rüzgarın bize kendini göstermek için büründüğü karakterler vardır. Lüzumlu
lüzumsuz kılık değiştirmesi de bu yüzdendir. Öfkeli, kindar, mütebessim,
mütevazı vs. Aslında kimselere danışıp bugün nasıl olayım dediği falan da
görülmemiştir. Elbet birinden emir alıyordur ama onu bize pek belli etmez.
Mesela şöyle kabadayı rüzgarları hatırlayın. Girdikleri yerleri darmadağın
ederler, acımasızlık ruhlarına işlemiştir. Lut kavmini helak eden de, Sodom ve
Gomore üzerinde esen de onlardı nihayet. Poyraz, Lodos, Bora gibi erkek adlarını
onlar vermiştir ölümlülerin çocuklarına. Eskiden onları Poseidon'un oğlu
Aeolus'un Akdeniz'de bir adanın derinlerine zincirlediği düşünülür veya Norveç
taraflarında dev kanatlarını sallayarak irili ufaklı rüzgarlar, fırtınalar
çıkardığına inanılan Hraesvelgr'a hürmet gösterilirdi. Havai rüzgar tanrısı
Laamaomao bütün rüzgarlarını su kabaklarında, Çin rüzgar tanrısı Feng Po ise
sarı bir çuvala koyup sırtına atmıştı. Lüzumu halinde kabağı eğivermek veya
çuvalın ağzını açıvermek, hele de biraz öfkeli iken o günlük çuvalı
boşaltıvermek bir kabadayılık değil de nedir? II. Dünya Savaşı'ndaki Japon
intihar uçaklarına kamikaze denilmesi "ilahi rüzgar"ın adı olan Kamikaze'den
alınmıştı.
Zarif rüzgarlara gelince; onlar hayatı hep aynı nezaket içinde harmanlarlar.
Açacak çiçekler, tohumunu alacak toprak, bal yapacak arılar, tarlasını ekecek
çiftçi hep onun yolunu gözler. Hoş geçimli bir delikanlı gibidir o. Çok çalışır,
herkese güleryüz gösterir. Zarif dedik ya işte, bütün genç kızlar onun peşine
takılıp gider. İçlerinde bazı romantik olanları da yok değildir. Bazen bir
denizden yamaçlara doğru, bazen bir yaz akşamında gece lambalarının
pervanelerine eşlik ederek, hatta sevgili saçını tararken onun kokusunu aşıka
götürmek üzere amade beklerken... Bakmayın siz onun Saba, Meltem gibi kız adıyla
dolaştığına.
Sur'a üfürdüğü vakit İsrafil'in çıkaracağı rüzgara gelince. Aman dikkat!.. O,
dünyanın çevresini sarıp sarmalayıp şöyle altını üstüne getirecek; yer
içindekileri dışa fırlatacak, gök de sahip olduklarını yere boşaltacak... Eğer
düşünürseniz o ne dehşetli bir gümbürtüdür öyle!.. Tam da rüzgar ekenlerin
fırtına biçecekleri an.
RÜZGAR İLE SİVRİSİNEK
Hatırlıyorum, ilkokul okuma kitabımda bir hikaye vardı. Sivrisinek ile
rüzgarın mücadelesini anlatırdı. O sivrisinek ne afacan şeydi öyle. Bir gün
rüzgara kafa tutar ve vzzzz!.. vzzzz!.. Sen de kim oluyorsun? vzzz!... vzzz!..
Rüzgar önce sükunetle haddini bilmesini söyler. O biraz daha kibirlenmiştir:
vzzz!.. vzzz!.. vzzzz! Ben sivrisinek!. Bana ne yapabilirsin ki! vzzz!.. vzzzz!
Rüzgar şöyle elinin tersiyle bir vurmak ister o hemen kaçıp bir ağacın arkasına
saklanır: VZZZ!.. VZZZ!.. Rüzgar biraz daha şiddetini artırıp ağacın arkasını da
kuşatır ama sivrisinek oradan kaçıp bir evin çatısına saklanır: VZZZ!... VZZZ!..
VZZZZZZZZZ!.. Rüzgar onuruna yediremez tipi boran, fırtına derken evin çatısı
sallanmaya başlar: Sivrisinek o sırada ne dese beğenirsiniz:
- Bana bak, rüzgar efendi!.. Kızıyorum ama, sonunda fakirin çatısını mı
yıktıracaksın bana!..
BERCESTE
Tevekkül bâdbânın kıl küşâde fülk-i ihlâsa
Eser bahri emelde bir muvafık ruzigar elbet
İhlas gemisiyle yola çıkıp tevekkül yelkenini açarsan, emel denizinde elbette
uygun bir rüzgar esecektir.
Fıtnat Hanım
Zaman
26/02/2008