1932'de F.R.Leavis, Eliot ve Pound'un kendi aralarında edebiyatın önemli bir
yeniden düzenlemesini başardıklarını ileri sürdü. (1) Yirmi yıl sonra, Londra
edebi çevresinin eleştiri karşıtı çalışmalarını ve eğitimli okur kesimin
gerilemekte olmasını suçlu göstererek söylediklerinin çoğunu geri aldı.
Metropoliten aydınları bir sürü sahte tanrı düzerek övmekte tamamen haklı
olabilirdi. Fakat kabiliyetin görece kaybı tamamen ayrı bir konudur. Dünyaya
gelen birçok yeteneğin yanlış kullanılmasına sebebiyet veren tavır da öyle.
Londra'daki yaşlı-çocuk çevre genellikle aptal, kendini beğenmiş ve asalak da
olsa, ben onların nitelikli çalışmaya karşı bir işbirliği içinde olduklarına
inanmıyorum.
Bir zamanlar Eliot'un ve diğerlerinin deneysel tekniğinin, özünde Amerikan ilgi
alanı olduğu -şiirde diğer İngilizcelerden ayrı bir Amerikan dili kurmak- için
İngiltere'de hiçbir zaman tutunmadığını ileri sürmüştüm (Biçim Veren Ruh - The
Shaping Spirit, 1958). Eliot, "Dinde Anglo-Katolik, politikada kraliyetçi, ve
edebiyatta klasikçi" olduğunu söyleyerek, kendini başka bir etkilenme sahasında
konumladığından beri, İngiliz şiiri deneyselciliğin dengesini düzeltmek için
öngörülemeyecek ölçüde bozuldu. Yirmilerde Thomas Hardy, Robert Graves'e
"serbest nazım" (verse libre) İngiltere'de tükenebilir, "bütün
yapabileceğimiz eski temalar üzerine eski tarzlarda yazmak ve bizden
öncekilerden belki birazcık daha iyi yapmaya çalışmak' demişti. 1930Ædan beri
modern İngiliz şiirinin makinası, tamı tamına Hardy'nin istediği etkiyi yaratmak
üzere tasarlanmış bir dizi negatif geri besleme ile kontrol edilmektedir.
Deneyselciliğin tarafındaki nihai sav, tabii ki, salt tekniğin ötesindedir.
Büyük modernler, sadece biçim olarak yeni bir şey yapmak için deney yapmadılar,
istedikleri aynı zamanda, şiiri tecrübenin yeni alanlarına taşımaktı. Romancılar
-Melville, Dostoyevsky, Lawrence, ve hatta bazen Hardy'nin kendisi dahi-
tarafından daha önceleri kanıtlanmış türde içgörülerin, şiirde de artık
belirmesinin zamanı geliyordu. Negatif geri beslemeler bunu engellemek için
devreye girdi.
Edebiyat tarihçileri belki bu süreci daha farklı yorumlarlar. Ve İngiltere
sahnesi edebiyat tarihine özellikle bağımlıdır: Vahşi bir gangster -savaşıdır,
sadece uzak bir mesafeden bakılınca şiir okulları arasındaki anlaşmazlıklar
olarak onurlandırılabilir. Böylelikle belki biraz parçalı olsa da, biraz
kutulanmış olsa da, edebi tarih yerini korur.
Otuzların şairleri yirmilerinkilere, zor veya içedönük veya deneysel yazmaya
zamanları olmadığını söyleyerek karşı çıktılar; politik durumun aciliyeti
büyüktü. Onları, seçkin bir geleneksel tekniği, çağdaş lehçenin en çağdaş
algılayışla birleştirdiği için Auden destekledi. Başladığı zamanlarda herhalde,
kendisini İngilizcede gerçekten yeni bir şeyler yapmak üzereymiş gibi hissetmiş
olmalı. Efendim Kimseye Düşman (Sir, No Man's Enemy) gibi bir şiirde,
örneğin, psikolojinin yeni, zor dilini adeta Şekspiryen bir yoğunlukta kullandı;
veya "Gece gibi kara, av köpeği meraklısı çoban köpeği" (Lucher- loving
collier, black as night) gibi hırslı olmayan bir parçada bile geleneksel
liriği -önceli "Hanımım, nerelerde geziniyorsun" (Mistress mine, where art
thou roaming) olan-, çağdaş, romantik olmayan, endüstriyel bir sahnede
başarıyla yeniden canlandırmasını bildi. Auden'ın sorunu çok yetenekli
olmasıydı; şiir ve zafer kazanma sanatını çok kolay buldu. Onun çağdaş
bilgililiği, gönderme yapmadaki, argo konuşmadaki, zamanının asalarını
dillendirmedeki becerisi, biçimde çoğunlukla geleneksel, fakat lehçede son
derece güncel, bir tür toplumsal, konulu şiire dökülürken, bu ona derin nevrotik
rahatsızlanmalarını -kabul etmek lazım ki çoğu çok hassas türden- hafif şiire
akıtabilme olanağı verdi. Onun oluşturduğu örnek, modern olmayı salt modern bir
sese sahip olmak zanneden; modern olmanın özgün olmakla ilişkisini kuramayan bir
oğul şairimsiyi cesaretlendirdi. (Louis McNeice'yi bu genellemenin dışında
sayıyorum, onun sosyo-politik şiiri genellikle daha etkindir ve Auden'ın kendi
şiirinden bile daha derin hissedilmiştir.) Otuzların sonlarında deneysel
şiir bırakıldı ve geleneksel biçimler, şık, çağdaş bir maske içinde, tekrar geri
döndü. Bu ilk negatif geri beslemeydi.
Auden'a tepki anti-entelektüelizm biçimini aldı. Fazla akıllı ve kırklı yılların
aşırı durumları için yeterince duygusal olmadığı şeklindeki görüş yayıldı. Savaş
kendisiyle birlikte, bulanık ama yüksek bir retorik zevk getirdi. Tomruklar
yuvarlayan otuzların ardından trampetler yuvarlayan kırklar geldi. Yeni usta,
tabii ki, Dylan Thomas'tı. Fakat Thomas sadece iyi bir retorikçi değildi, ilk
şiirlerinde söyleyeceği özgün birşeyi de vardı. Edebiyatla ilgili Halkla
İlişkiler Memurlarından, bedeli ne olursa olsun şiirlerine ilgisini azaltıp, kör
bir ilhamla yazan şair rolünü sürdürmesi yolunda sürekli baskı gördüğünü kabul
etmek gerekir; bu, şiirlerinin altında yatan akıl, yanlış çıksa bile
şiirlerindeki retoriği sürdürmesi anlamına geliyordu. Zamanla ne kadar kendi
kendini tahrip edici bir hale gelse de bir yeteneği vardı. Bununla beraber, onu
izleyenler, çalışmasını bütün anlama bir veda öpücüğü kondurmak için
kullandılar. Önemli olan tek şey şiirin kulağa etkileyici gelmesiydi.
Bu ikinci negatif geri beslemeydi; akla karşı baraj. Üçüncü aşama, hepsinin
üstüne yine bir tepkiydi: Vahşi, gevşek duygusallığa karşı. Tepkinin adı Hareket
ve antolojileri Robert Conquest'in Yeni Satırlar'ı idi. Bu kitaptaki dokuz
şairden o zaman altısı üniversite öğretmeni, ikisi kütüphaneci, biri de devlet
memuruydu. Kısacası, bu bir akademisyen- memur şiiriydi, nazik, bilgili, etkin,
cilalı ve hatta kendi içinde sessiz bir biçimde akıllı. Pozitif olarak
sunduklarının tarifi biraz daha zor. Antolojinin editörü bunu sadece olumsuz
cümlelerle tarif edebilmiş: "Ne herhangi bir büyük teorik yapıya, ne de
bilinçaltının buyruklar yığıntısına teslim olur. Mistik ve mantıksal
güdülemelerden arınmıştır ve -modern felsefe gibi- davranışta güncele göre
hareket eder ... Teknik açıdan ise ... rasyonel yapıyı ve anlaşılabilir dili
terk etmenin reddini görüyoruz ... Bu şairlerin, bir doktrine yedeklenmiş,
programı ve kurallarıyla tamamen tanımlı bir okul oluşturan yazarlar gibi
birbirleriyle ortak yanları bulunmadığı kolaylıkla görülecektir. Ortak yanları,
belki de, en azından, kötü ilkelerden kaçınmak konusunda olumsuz bir
belirlenmeden biraz daha fazladır."
Bay Conquest, sanırım, şairlerinin fazla ortak yanları bulunmadığını söylerken
biraz abartılı konuşmaktadır. Örneğin:
Bir sevgili veya dostun fotoğrafı, ikisi de değil
Senin veya benim gibi, duruşumuzu destekleyecek,
Şarap ve sohbet istiyorum, renk ve ışık;
Kısacası bir geçmiş, artık kimsenin paylaşmadığı.
Kimin olduğunun ne önemi var, o senin geleceğin; durgun ve kuru
Sekste ikisi de zevk vermez bana
Ne de isimlerini bağırmak için şişinirim şimdi
Kimsenin hatırlamaya ihtiyaç duymadığı isimlere ait:
Haklı rahatlığın endişeli, baskılı havası bu
Hayallerimizin ve yataklarımızın.
Görünen o ki şair kötü bir hata yapmış.
Belki akış biraz zayıf? Kaymaları izlemesi biraz zor? İçerik biraz fazla ince
çizilmiş? Ama kabul edilebilir sınırlar içinde. Yukarıdaki parça kesip
yapıştırma alıntılardan oluşuyor; dokuz Yeni Satırlar şairinin sekizinin
dizelerini içeriyor. D.J. Enright, diğerlerinin üzerinde ısrarla durduğu
ölçülere ender olarak uyduğu için, onu almadım. Şiiri birleştirirken bunun
dışında da bir hile yapmadım. Şairleri, antolojide yer alış sıralarına göre, her
birinden en fazla iki mısra alarak ve tırnak işaretleri hariç noktalamalarla
oynamadan bir araya getirdim. Algılaması hiç de kolay olmamasına rağmen, bence
şiirin bir ses birliği var. Şiirin kesip yapıştırma olduğunu bilmeyen okur, bir
alıntının nerede bitip diğerinin nerede başladığını bulmakta zorlanmaz mı? Hem
dilin hem de deneyimin niteliklerinde hissedilir bir benzerlik bulmaz mı? Bir
tür düz olmada bir beraberlik? Hareket üyesi şairler, otuz şairlerinin
politikası kadar önceden kestirilebilirdi. Philip Larkin, "Kiliseye gidiş"inde
(Church- going) bunu özetleyiveriyor:
Şapkasızım, bisiklet paçalıklarımı
Çıkarıyorum tuhaf bir reveransla.
Yoğunlaştırılmış biçimiyle bu, savaş sonrası Sosyal Devlet İngiltere
Beyefendisi'nin görüntüsüdür: Kendini bırakmış ve dış görünüşüne karşı ilgisiz;
fakir -arabası değil, bisikleti var; yakışıksız, fakat şüpheci bir imanla dolu;
az beslenen, az maaş alan, aşırı vergilendirilen, ümitsiz, sıkkın, şekilsizdir.
Bu üçüncü negatif geri beslemeydi: Şairin ilham almış garip bir yaratık
olmadığını; tam tersine, tıpkı karşı dairede yaşayan adam gibi olduğunu; hatta
büyük bir olasılıkla gerçekten karşı dairede yaşayan adam olduğunu gösterme
denemesi.
Şimdi, ben şiiri sağduyu alanına geri koymanın bütünüyle tarafındayım. Fakat şu
hassas soru her zaman var: Sağduyu denilen duyu, ne kadar ortak bir duyu
olmalıdır? Tüm bu üç geri besleme de, farklı yollarla da olsa, İngiltere'deki
hayatın, sınıf sistemindeki bir kaç küçük değişikliğe rağmen, aşağı yukarı her
zamanki gibi devam ettiği fikrini korumaya yarıyor. Üst orta sınıfın -veya
Tutucuların, John Betjeman tarafından billurlaşmış formunda sunulan- ideali,
baskın alt orta sınıfın -veya İşçi Sınıfının, Hareket'e veya Öfkeliler'e
karşılık düşüyor- idealinin gerisinde kalmış olabilir, fakat nezaket kavramı
üstünlüğünü devam ettirmektedir. Ve nezaket hayatın her zaman az çok düzenli
olduğuna, insanların her zaman nazik olduğuna, insanların duygularının ve
alışkanlıklarının az-çok aklı başında ve az-çok kontrollu olduğuna dair bir
inanış; kısacası Tanrı'ın az-çok iyi olduğuna dair bir inanıştır. İngilizlerin
bu kadar uzun süredir devam eden üstünlüğünün, başarısını büyük ölçüde
İngiltere'nin bir ada oluşuna; dünyanın geri kalanından tamamen yalıtılmış
oluşuna borçlu olması düşüncesi, savunulması gittikçe daha zorlaşan bir bakış
açısını yansıtır. Fakat Birinci Dünya Savaşı'ndan beri bu yalıtılmışlık giderek
azaldı. Örneğin, Robert Graves'in Bütün Bunlara Veda'sı (Farewell To All This)
ortodoks savunma mekanizmalarının aşırı durumların sonucunda nasıl
güçsüzleştiğini mükemmel biçimde gösterir. Bozulma düzeyi normalken savunma
mekanizmaları yeterince etkindi. Hazırlık okulu ve ilkokuldaki çocukluk hayatı
yalnızlık, kültürsüzlük savunusu, kabalık, duygusuzluk ve mutsuzluk anlamına
geliyordu. Bütün bunların beklenmesi gerekirdi ve bunlara Graves doğru ortodoks
bir tavırla karşı koydu: Oyunlar, sertlik gösterileri, cinsel olmayan aşk, söz
yarışı ile keskin ve kuru bir bana-bir-şey- yapamazsınız tavrıyla. Özetle, kolay
bükülmeyen bir üst dudak geliştirdi. Bu onu savaşın ilk iki yılı idare etti,
sonra aşama aşama yıkıldı. Siperlerin yarattığı korku çok büyüktü. Gördükleri ve
başına gelenler, aldığı eğitimin onu hazırladığı şeylerin sınırının çok
ötesindeydi. Fiziksel olarak hayatta kaldı, ama duygusal açıdan artık olaylarla
doğru düzgün başa çıkma yeteneğini yitirdi. Sonuç, on yıl sürdüğünü söylediği
bir tür kapanma- şoku. Ve daha o zamandan kendisini İngiltere'den sürgün etmesi
ve Beyaz Tanrıça'yı (White Goddess) ve özgün şiirinin yavaşça ve acıyla
içinden süzüldüğü, çok katmanlı bir klasikleşme barikatı dikmek zorunda kalması
oldu.
Aynı biçimde George Orwell de, Burma'da gördükleriyle (2) içinde yetiştirildiği
ahlaki öğretinin yalanlandığını gördü ve kendini fakirliklerin en gurursuzuna ve
acıya batırarak, kendindeki yönetici sınıf yetiştirilişini bilinçli olarak
budamak zorunda kaldığını hissetti.
Zamanımızın gittikçe daha uzlaşmaz güçleriyle yüz yüze gelebilen tek İngiliz
yazarı D. H. Lawrence'tı. O da işçi sınıfı içinde doğmuş ve yaşantısının çoğunu
İngiltere dışında geçirmiş bir kişi olarak orta-sınıf nezaketiyle alıp
veremediği hemen hiçbir şey yoktu. "O günlerde", diye yazdı, "onların eşitsiz
avantajlarına sahip değilim diye beni teskin etmek için bana hep bir dahi
olduğumu söylerlerdi".
Andığım bu güçler, salt kapanma-şokundan ve sınıf-kompleksinden çok daha
ileridirler. Hepimizi ilgilendirecek kadar geneldirler. İddia ediyorum ki, son
yarım yüzyılda hepimiz, en nazik ve adalı olanlarımız bile hayatlarımızın,
nezaketle veya erdemle ilgisi olmayan güçlerin yoğun olarak etkisi altında
kaldığını aşama aşama anlamak zorunda bırakıldık. Dinbilimciler bu güçlere
şeytan der, psikologlar belki libido der. Her iki şekliyle de, bunlar uygarlığın
önceki standartlarını yokeden parçalayıcı güçleridir. Bilinen yüzleri iki dünya
savaşının, toplama kamplarının, soykırımın ve nükleer savaş tehlikesinin
yüzüdür.
Durumu aşırı mübalağa etmek istemiyorum. Savaş ve zulüm her zaman vardı, fakat
yirminci yüzyıldakiler iki açıdan farklıydı. Birincisi, kitlesel kötülük (daha
iyi bir kelime bulamadığım için bunu kullanıyorum), toplumsal yığının
sınırlarını eşitleyecek denli büyüdü. Artık yerel savaşlar değil, sivilleri de
en az askerler kadar işin içine sokan dünya savaşları yapıyoruz. Bir zamanlar en
kötüsünden profesyonel askeri bölüklerin silinip süpürüldüğü savaşlarda, şimdi
şehirler yokoluyor. Bireylerin ölümünün yerini toplu katliamlar aldı. Kişisel
işkence ve sadizmin yerini, bilimsel olarak işletilen ölüm fabrikaları olan
toplama kampları aldı. En hafif deyimle parçalanma, artık umursamazlıktan
gelinemeyecek oranlara geldi. Bir zamanlar İngilizler, Kötülük'ün sadece Kıtada,
hatta İmparatorluk'ta (3) olan bir şey olduğuna ve askerlerin bununla başa
çıkmak üzere para aldığına güven içinde inanırlardı. Buna hala inanmak en
hafifinden olağanüstü bir dar bakışlılık, en kötüsünden ahmaklıktır.
Davranış biçimimizdeki ikinci ve özellikle modern fark da şu: Dışımızdaki
kitlesel kötülüğün zorla kabulü psikoanalizle; yani aynı güçlerin kendi içimizde
de işbaşında olduğunu kabul etmemizle tam bir paralel çizdi. Bruna Betteheim'in
Dachau ve Buchenwald'da yaptığı gizli psikoanalitik gözlemlerin sağaltıcı
amaçlarından biri de, etrafında olan bitenlerin ne kadarının kendi içinde
olanları ifade ettiğini öğrenmekti. Başka bir analist, Almanya'dan kaçan
mültecilerin ısrarla peşinden gittiği suçluluk duygusunun, biraz da Nazilerin,
babaları, anneleri, kardeşleri ve çocukları öldürerek, mültecilerin en derin ve
en ilkel güdülerini doyurduğu olgusunda aranabileceğini iddia etmişti. Bu doğru
olmayabilir de, olabilir de, fakat hem psikoanaliz çağında yaşayıp, hem de
kendini toplumsal vahşetin tamamen dışında saymak da kolay olmasa gerek. Aynı
doğrultuda, korku filmi yapımcıların, çoğu İngiliz şairine göre, çağdaş
endişelerle en azından daha uyum içinde oldukları söylenebilir.
Fakat İngiltere, toplama kamplarından etkilenmediği için, genel olarak
psikolojiye saygı göstermez tepeden bakan bir konum alır. İlkelcilik
(primitivizm -ea) bu ülkede sadece genel olarak kabul görür, o da esasen
İngilizlere ait bir biçim aldığında: Ev-içi seks cinayeti. O zaman saldırgan
eğlence genel ve evrensel olur. Freud, Viyana yerine Londra'da doğmuş olsaydı,
kariyeri psikoanalizde değil büyük bir olasılıkla kriminolojide son bulurdu.
Modern İngiliz şiirinin gerçekten modern olmasının, yani psikoanalizle veya
toplama kamplarıyla veya hidrojen bombasıyla veya modern korku kaynaklarının
herhangi biriyle ilgilenmesinin zorunlu olduğunu ileri sürüyor değilim. Aslında
hiçbir şey olmasının zorunlu olduğunu iddia etmiyorum. Önceden belirlenmiş
konularla ilgilenmek zorunda olduğunu hisseden şiir, şiir olmaktan çıkar ve
propaganda haline gelir. Bununla birlikte İngiliz şiirinin, nezakete,
erdemliliğe ve bütün diğer toplumsal putlara kapıyı açan, hayatın ufak tefek
toplumsal ayrımlar dışında az-çok aynı kaldığı varsayımını bir tarafa
bırakmasını öneriyorum.
Özetle şiire gerekli olan şey yeni bir ciddiliktir. Bu ciddiliği basit olarak
şöyle ortaya koyabilirim: Şairin kendi deneyimlerinin tamamıyla, aklının
tamamını kullanarak, tutucu yanıtlar ve birbiriyle alakasız boğucu laflar etmek
gibi kolay çıkışlara sapmadan, başa çıkma yeteneği ve isteği. İster inanın ister
inanmayın, psikoloji şiirde izini bırakmıştır. Birincisi, şairin, yüz yüze
gelmek istemediği korkularını ve arzularını yadsımaya herhangi bir güvencesi
kalmadı; ne kadar kurnazca bu duyguların üzerini örtse bile, onların orada
olduğunu aşağı yukarı bilmektedir. İkincisi, bu duyguların orada olduğunu bir
kez onayladıktan sonra şair, bunlardan bir şiir çıkartmak için bütün zekasını ve
becerisini kullanmaktan kaçınamaz. Freud'dan sonra, duygu ve düşünce arasındaki
geç romantik ikilik tamamen anlamsızlaşmıştır.
Aldığım bu tutum, sanıyorum, Çorak Ülke'yi (The Waste Land) yazdığında
kısmen T. S. Eliot tarafından da paylaşılmıştı. Şiir, sadece bir toplumun değil,
aynı zamanda bir bireyin parçalanış sürecinde, ruh ve aklın hareketlerini büyük
bir hassaslıkla ve zevk verici biçimde takip ediyordu. Eliot'un klasikçilikten
sözedişi, edebiyatın ve dinin şiirinde de kullandığı gibi, kişisel olmamayı
derinlemesine kişisel ve acı verici bir konuya zorlayan, ayrıntılı ve başarılı
bir savunmaydı. Fakat yirmilerin sonlarında ve otuzlarda Amerika'da, Eliot'un
teknik olarak başardıkları ve bunlarla beraber giden edebi geleneğin radikal
yeniden değerlendirmesi, öylesine karışık ve etkileyici göründü ki, bu tekniğin
birinci derecede kişisel durumları anlatmak için kullanılışına tepeden bakıldı.
Sanat eseri ile bunun sanatçının hayatındaki kökleri arasında gerekli, hatta
kayda değer bir bağlantı olmadığını teknik açıdan ispatlamak için koca bir
eleştiri okulu geliştirildi. Bununla beraber, kırklarda, İngiliz şiiri yavaşlama
dönemindeyken, Amerika'da, içlerinde en önemlileri Robert Lowell ve John
Berryman olmak üzere yeni bir kuşak şair yetişti. Eliot'un verdiği dersi ve
eleştirel otuzları sindirmişlerdi: Bir şairin, ünvanını hakedebilmek için çok
becerikli, çok özgün ve çok akıllı olmasının gerekli olduğunu varsaydılar. Fakat
Eliot'un geç romantiklerin arkasını kollamasıyla artık daha fazla
ilgilenmediler; yani artık, katı kişisel olmama kültünün takipçileri değildiler.
Bu sayede çok büyük beceri ve akıl dolu şiirler yazabildiler. Böylelikle
kendilerini, bazen parçalanmanın ve çöküşün eşiğine getiren deneyimlerinin
acıtan yanlarıyla açıkça hesaplaşmayı hedefleyen devasa büyüklükte beceri ve
akıl dolu şiirler yazabildiler. Örneğin Robert Lowell'ın son kitabı, Hayat
Çalışmaları (Life Studies), bu yeni yönde atılmış büyük bir adım. "Nantucker'daki
Quaker Mezarlığı" (4) (Quaker Graveyard in Nantucker) gibi etkileyici bir
şiir içermeyebilir, fakat kitabın bütünsel etkisi çok daha güçlü. Lowell
rahatsızlıklarını bir zamanlar, dinde Katolikçilikle ve retorikte çeşitli dil
alışkanlıkları ve ritmlerle dışsallaştırmaya çalışırken, şimdi, bence bunlarla,
çıplak ve dürüst bir biçimde hesaplaşmaya çalışıyor.
Fakat çıplak yürüyüş yapmak, sanatta başarı elde etmenin tabii ki garantisi
değildir - genellikle tersi olur. Hayat Çalışmaları'ndaki bir kaç parça, şiirden
çok psikolanaliz süreciyle ilgilendiği için başarılı olamıyor. Bunun tersine,
Hareket'in şairleri, bilinçli sağduyuları ve bazı şeyleri söylemeden
bırakmalarıyla ellerinden gelen tüm çabayı harcayarak, kendinden menkul bir
kuvvet ile -şiir herkese mal olacaksa hayati önemde olan- bir şiir disiplini
üzerinde yoğunlaşıyorlar. Sorun bir tarzın ne tür bir başarıya izin verdiğidir.
Örneğin, aşağıdaki Philip Larkin'in "Çimlikte"si (At Grass) ile Ted Hughes'un
"Bir At Rüyası"nı (A Dream of Horses) karşılaştıralım:
Çimlikte
Göz onları zorlukla seçebilir
Gizlendikleri soğuk gölgelikte,
Rüzgar kuyruk ve yelenin rahatını kaçırana dek;
Sonra biri biçer gider çimleri
-Diğeri bakmaya devam etmektedir-
Ve yeniden bilinmezliğe karışır.
Yine de on beş yıl önce, belki de
İki düzine mesafe yeterdi
Onları masallarla kandırmaya: Dalgın öğle sonraları
Fincanların ve Bifteklerin ve Sakatlıkların
İsimlerinin yapaylaştırıldığı yerde
Solmuş, eski Haziranları süslemek -
Başlangıç yerindeki ipekler: Gökyüzüne karşı
Numaralar ve güneş şemsiyeleri: Dışarıda,
Koca alanlar dolusu boş araba ve sıcak,
Ve üstüne çöp atılmış otlar, sonra uzun çığlık
Alçalana kadar sessizliği bozarak süren
Sokaktaki son-baskı gazete sütunları için.
Anılar da sinekler gibi rahatsız mı ediyor kulaklarını?
Başlarını sallıyorlar. Akşam gölgelerin kenarlarını çiziyor.
Yaz, yaz üstüne çaldı götürdü,
Başlangıç kapılarını, kalabalıkları ve çığrışmaları -
Rahatsızlık vermeyen çayır dışında.
Almanaklara dizildi, taze isimleri; onlar
Sıyrıldılar isimlerinden ve rahatta beklediler,
Veya herhalde neşe veren birşey için dörtnala koştular,
Ve tek bir dürbün bile çevrilmez onlara evde,
Ne de meraklı yoldan geçerken durup bakanların falcılıkları:
Yalnızca seyis, ve seyisin oğlu,
Ve gemlerin içinde akşam gelir.
Larkin'in şiiri, şairane olmayan, seçkin ve kendi nazik biçimi içinde oldukça
güzel bir şiir, Platonik (veya New Yorklu) İngiliz sahnesi fikrinin bir yeniden
yaratımı, yer yer kıra, yer yer spora ilişkin. Onun atları havalı yarış
buluşmalarının ve zenginliğin toplumsal yaratıklarıdır; duygusal açıdan
Hayvanları Koruma Derneği'nin dünyasına aittirler. "Bir At Rüyası"ndan daha
akıllıdır, fakat daha az aciliyet bildirir.
Bir At Rüyası
Anamızdan seyis doğmuştuk, harada samanların üstünde hareketsiz uyurduk
Bütün zenginliğimiz at boku ve atları tımarlamaktı,
Ve bütün konuşabildiğimiz atların hastalıkları.
Saray kapısının kanalından giren geceden dışarıda
Orada sarsar atların toynakları, toynakları, toynakları:
Atlarımız ahırlarını döver; Gözlerinde atılgan bir beyaz.
Ve cebimizde bir fare, saçımızda saman, biz dışarı koşardık,
Karanlığa doğru, o atlara çığ gibi yağan
Ve bir titreyiş dolusu toynaklar. Fenerimizin küçük kavuniçi alevi.
Uykulu yüzlerimize yuvarlak birer maske yaptık,
Bedensiz, ya da bedeni atlardan
Neşeyle kişneyen ve ısıran ve göğsüyle dünyayı yerinden oynatan.
Uzun saray öyle beyazdı, ay öyle yuvarlaktı,
Bu çıkarttıkları seslerin biçimi için büyük çabalar harcayan atların
Gözlerimizin kenarlarına asılmasından başka herşey.
Fenerimize eğildik, bedenlerimiz gürültüyü emdi,
Böyle atlar tarafından çiğnenerek ölmeyi arzuladık
Dünyanın bütün küçük taş parçalarında toynak ve yele vardı.
Ayyaşlar gibi dalmış olmalıyız bir rüyaya
Dinlemekten, atların uyutucu gökgürültüsünü.
Her yanımız tutulmuş uyandık; geniş gün gelmişti.
Kapıdan dışarıda ayak değmemiş çöl, bir çarşaf gibi gerilirdi
Taşlara ve akreplere; ahır-atlarımız
Samanlarının içinde yatardık, leş gibi terli, dik ve mutsuz.
Şimdi bırakın bizi, bağlı, bu zavallı atlar tarafından dörde bölünelim,
Sırf kıyamet gününün ateşleri büyük atlar olsun yeterdi,
Sonsuzluğun kendisi atların toynaklarının daireler çizişiydi.
Hughes'un en iyi şiirlerine göre bu o kadar da iyi bir şiir degil; Larkin'in
şiirinden daha az kontrollu ve şairanelik tuzağına düşen, bir kaç ortaçağımsı
romantik unsur içeriyor. Fakat birşey hakkında olduğu sorgulamaya yer
bırakmayacak bir gerçek; güçlü bir duygu ve duyuş bütününü, hakikiliğini
yitirmemiş ve mümkün olan en yaratıcı terimlerle yeniden yaratmak ve böylelikle
tekrar gün yüzüne çıkarmak için girişilmiş ciddi bir yaratıcılık denemesidir.
Larkin'inkilerden farklı olarak, Hughes'un atlarının vahşi, sanki birazdan
burada olacaklarmış gibi bir sahicilikleri vardır. Bu atları adeta kişiyi tehdit
edercesine hayata getiren böylesine keskin ayrıntılar ve rüyalardaki korku ve
duyuşlar anılara doğru uzanırlar. Acımasız dünyaları kısmen fiziksel, kısmen
hayal ürünüdür.
Tabii ki iki şiir de bir edebi öncele sahiptir; Gökkuşağı'nın (The Rainbow)
sonunda Ursula Brangwen'i korkutan garip, vahşi atlar. Fakat bu sadece daha
büyük bir önemin parçası. Dr. Leavis'in , D. H. Lawrence ve T. S. Eliot'un
modern edebiyatın iki savaşan ve uzlaşmaz kutbunu temsil ettiğine inandığı,
açıkça belli oluyor. Bununla beraber, çagdaş İngiliz şiirinin en iyi önekleri,
Eliot ve Lawrence etkisinin yaratıcı bir biçimde bir araya getirilmesinin mümkün
olduğunu gösteriyor. Yeni derinlik şiiri olarak adlandırdığım oluşumun ciddiyeti
içinde, D. H. Lawrence'ın deneyimlere açık olma, psikolojik içgörü ve
bütünsellik özellikleri, ideal olarak, T. S. Eliot'un teknik yeteneği ve
biçimsel aklı uyumla birleştirilebilir. Eğer bu olursa, Cloeridge'in Hayal Gücü
(Cloeridge's Imagination) gibi, 'ortalamadan daha derin ve daha derli
toplu bir duygu durumunu' aynı çanakta eritebilen, çağdaş çalışmalar
görebiliriz.
Benim kendi kanım, şu anda İngiltere'deki şiirsel yeteneğin hiç de az olmadığı
yönünde. Fakat bundan birşey çıkıp çıkmayacağı, geniş ölçüde, herhangi bir edebi
uzmanın ayak oyunlarına değil, şairlerin İngiliz kültüründe sıkça görülen
nezaket hastalığına karşı bağışıklıklarını koruyup koruyamayacaklarına bağlıdır.
Enis Akın / Yasakmeyve Sayı: 3
--------------------
Dip Notlar
(1) Bu yazı 1962'de Penguen yayınlarının Yeni Şiir isimli şiir antolojisinin
önsözüdür. Antolojide toplanan şairlerin içinde yazdıkları bağlamı, otuzlardan
ellilere kadar İngiliz şiirinin macerasını ortaya koymak amacıyla yazılmıştır.
Yazar Al Alvarez, 1929 Londra doğumlu şiir editörü ve eleştirmen, oldukça geniş
bir etki alanına sahip ve Sylvia Plath'ın da yayıncısı. Yayınlandığında,
antolojiye alınmamış olmasına rağmen Plath'ı çok etkisinde bırakmış olan bu
yazı, Ariel şiirlerini ilk kez yayınlanması için Alvarez'e götürmesine neden
olmuş.
Al Alvarez bu yazıyla ilgili olarak başka bir yerde şöyle yazdı: "(Bu makalede)
İngiliz şairlerinin nezaketi, korkakça herşeyin üstünde görme tercihlerine ve
hem iç dünyanın hem de günün rahatsızlık verici ve yıkıcılıklarından
kaçınmalarına saldırmıştım. Bu makale, ona (Sylvia Plath'a) duymak istediği
birşey söyledi ki daha sonra bu yazıdan onaylayarak bahsetti, bu kitapta
derlenen şairler arasına alınmamaktan dolayı üzülmüştü. (Onun çalışması, ileri
sürdüklerimi herkesinkinden daha fazla akladığı için, daha sonra derlemeye
alındı. Fakat ilk baskıda, Lowell ve Berryman gibi savaş-ve-Eliot- sonrası
dönemin sesini belirlediğini düşündüğüm iki yaşlı Amerikan şairi dışında,
İngilizlere bağlı kalmıştım. Belki onun (Sylvia Plath'ın) yapmaya çalıştığı şeyi
bir başkasının eleştirel tartışma konusu haline getirmesi, onun için bazı
şeyleri daha kolaylaştırmıştır. Ve belki kendini daha az yalnız hissetmesine
neden olmuştur." (Al Alvarez, The Savage God, s:21-22) -EA.
(2) Hindistan doğumlu Orwell 1922 - 1927 arasında Burma'daki Hindistan Emperyal
Polisinde çalıştı. 1934'de, otobiyografik nitelikli bir emperyalizm suçlaması
olan, Burma Günleri adlı eserini yayınladı. -EA.
(3) Kıta: İngiliz adaları dışındaki Avrupa. İmparatorluk: Sömürgeler, anlamında.
-EA.
(4) Quaker: Dostlar Derneği Üyesi. -EA.