Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı yazar Alev Alatlı'nın
"türban" konusunu işleyen "İçerden mırıldanmalar" başlıklı yazısını yayımlamadı.
Alatlı, 15 Şubat 2008 Cuma günü yayınlanması gereken yazısını her zaman olduğu
gibi perşembe günü gazeteye gönderdiğini, bir süre sonra kendisini arayan sayfa
editörünün yazıyı yayınlamayacaklarını söylediğini belirtti.
Alatlı gelişmeyi şöyle anlattı:
"Sayfa editörü 'bizim okurumuz buna hazır değildir' gibi bir gerekçe gösterdi.
Benim, yazar çizerle sürekli kavgam 'okurlarınızı küçümsüyorsunuz' konusunda
olmuştur. 'Okuru küçümsemeyin, oto sansüre girmeyin' deyip, okur anlamaz türü
laflara hep karşı çıkmışımdır. Kendi kitaplarımda da çıtayı yükseltirim. Hiç de
zararını görmedim."
Zaman'da yaklaşık dört yıldır yazdığını ve ilk kez böyle bir durumla
karşılaştığını anlatan Alatlı, "Ben muhalif bir yazarım, hep de muhalif oldum.
Türban konusu 'yumuşak karın' olduğu için yazımın yayınlanmadığını düşünüyorum.
O korkutucu. Yaşanan durumu, ülkenin bütününde olup bitenin tezahürü olarak
gördüm. Bu kadar hadise oluyor, bu da bu hadiselerin içinde bir tanesi. Yazıda
bütün yapmaya çalıştığım 'Allah aşkına bırakın kadınlar konuşsun' demekti.
Yazının yayımlanmayacağını duyunca sadece 'fesuphanallah' dedim" diye konuştu.
İşte o yazı:
İçerden mırıldanmalar
Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin
belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık
kol bağlar, döner sancılı başı sıkar... hastanın terini siler, yavukluya armağan
olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır...Türban öyle
değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi)
yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm
diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında
kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn
(eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz
şeklinde...haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların
zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.
Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir...Hiç bir ideolojinin yada toplumsal
kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken,
kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak
tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek,
oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya
çalışacaktır. "Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar" olgusu, kadın unsurunun
beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde
gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya
kurulalı beri.
Hint'in kutsal metinlerinde, "doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır" kadın... Buda,
öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks
Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, "Beni bir kadın olarak yaratmayan
Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun."... Hıristiyan geleneğinin başat
bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir... Hayrın ve
şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne
kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını
affettirmeleri talep edilir... İslam'da, "Ümmetim için kadın fitnesinden daha
büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum" mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed'e ait
olduğu bildirilir. "Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla
imtihan olup kaybetmekten koru" mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin
ortak tutumlarının yansıması olarak belirir...Öte yandan, 1900'lü yılların
başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi,
uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. "Yeni
kadın" erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu
rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven
sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır.
Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en
duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar,
ne de ayırt ederler... Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken
kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz,
sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür...Yaşı ne olursa olsun, erkeğin
kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup
olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya
devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi...
Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta
kaldığı şeklindedir, yasalarla değil... Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde
yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür.
Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle,
kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.
Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini
dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin
şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle
reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı
aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine
cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri
korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş
dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak
durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye
devam edeceklerdir.
Bana sorarsanız, türban sorunu işbu "kadının kadına ihaneti" olarak ifade
ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle
kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir
kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül
yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her
halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme
ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif
ya da muvafık erkekler değil.
Milliyet