Üniversitelerde kılık kıyafet özgürlüğüne ilişkin olarak Anayasa'da yapılmaya
çalışılan değişikliklerle bağlantılı olarak, son günlerde akademik dünyadan
çıkan dört tane bildiri saydım. Bunlardan birincisi benim de 'tereddüt' etmeden
imzaladığım oldukça basit bir bildiriydi.
Bildirinin talebi esas itibariyle “hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve
cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, kılık-kıyafet serbestliğinin bütün öğrencilere
tanınması”ydı. Ve imzacılar “üniversitelerin düşünce, ifade, din ve inanç
özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında
yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması” ve “özgürlüklerle ve bilim üretimiyle
anılan” kurumlar olması gerektiğini dile getiriyorlardı...
İkinci bildiri, “Üniversite Konseyleri Derneği”nin öncülüğünde başlatılan ve
“Gericiliğe İzin Vermeyelim!” başlığıyla tavrını oldukça 'net' koyan bir
bildiriydi. Savaşkan ve öfke dolu kelimelerini esirgemeyen bu bildiride “gerici
ve liberallerin 'türbana özgürlük' ittifakının Türkiye üniversitelerinin yüz
karası” olduğu; “türbanın, AKP gericiliği ve piyasacılığının ABD emperyalizmiyle
ortaklaşa Türkiye’yi İslam cumhuriyetine dönüştürme” niyetini örttüğü ileri
sürülüyor ve imzacılar “türbanın aklın ve kadının esareti olduğunu, gericiliğin
hakim kılındığı yerde bilim yapılamayacağını”, dolayısıyla “üniversitede türbana
izin vermeyeceklerini” ve “ülkemizi ve üniversitemizi gericiliğe teslim
etmeyeceklerini” ilan ediyorlardı. Bu ifadeler bende en ufak bir 'tereddüt'
uyandırmadı, imzalamadım...
Analiz gibi görünen fakat daha çok 'hezeyan' halindeki retoriği, özgürlükler
konusundaki faşizan tavrı karşısında en basit ifadesiyle 'insaf' dedirten,
insanda tartışma arzusu bırakmayan, yıllardır bu memleketin duyduğu ezber
türüyle akrabalığı nedeniyle sıkıntı ve bıkkınlık uyandıran bu bildiriyi ciddiye
almamak mümkün... Ama bu bildiriye sinmiş olan zihniyet bir 'savaş' istiyor...
Bu zihniyet altındakilerin, herşeyi kendilerinin bildiklerini düşündükleri için,
'türban' diye adlandırmaya devam ettikleri başörtüsüne karşı neden savaş
açtıklarını, toplumda neden kutuplaşmadan beslendiklerini -sabırla- tartışmak
gerekiyor. Bu bildiri anlaşılacağı üzere, şimdiye kadar pek bir kutsal kabul
edilen Türk usülü kamusal alanımızın ideolojik kurgusuyla gayet uyumlu bir ruha
sahip. “Özgürlük mözgürlük dinlemem, türbanı da almam içeri” diyen, 'kozmik
ilişkileri' ve 'herkesin göremediği felaketleri önceden görebilen' bu zihniyetin
giderek belirginleşen bir 'dinsel' özelliği var. Bu dinselliğin taşıyıcı
havarilerden biri de, hatırlanacağı üzere, YÖK bağlamında adı sıkça söz konusu
edilen Profesör Celal Şengör... Uluslararası arenada başarıdan başarıya koşan bu
profesör, jeoloji vasıtasıyla bilime duyduğu katışıksız 'inancı' toplumsal
meselelere de taşımak konusunda oldukça başarılı bir zat. Örneğin, bir mühendis
olarak depremler konusunda donanmış olduğu 'erken uyarı' sistemleri ve öngörme
kabiliyeti sayesinde, yeni YÖK başkanının atanmasından sonra, “YÖK tarihinde
üçüncü ve ulusumuz için ölümcül derecede tehlikeli olabilecek bir dönemin
başladığını” ilan ediyordu.
O, “yüce varlık” olan bilimin havarisi yani bir üniversite hocası olarak
cüppesiyle çok önemli birisi... Şu satırları okuyun ve ibret alın:
“Cübbelerimize leke sürdürtmeyelim, çünkü bizim cübbelerimiz insanın aczini
haykıran ruhban cübbelerine asla benzemez! Bizim cübbelerimiz insanın
yüceliğini, insan aklının büyüklüğünü ve insan onurunu temsil eden haysiyet
bayraklarıdır. Onları aman kimseye kirlettirmeyelim. Bilim insanlık tarihinin
sürekli gelişen ve gerçekten uluslararası olan tek varlığıdır. Bizler o en yüce
varlığı yaratan ve taşıyanlarız. Tüm insanlık hemen her olumlu varlığını bizlere
borçludur. Bunun bilincinde olalım ve akla karşı suç işlememizi
isteyebileceklere, konum ve güçleri ne olursa olsun, asla boyun eğmeyelim.
Unutmayınız ki, hiçbir mevki ve hiçbir iktidar üniversite kadar haklı ve güçlü
olamaz.” (Bilim Teknik, 21.12.2007)
Yani generallerle telefonda konuşurken bile “hazırol”a ve “rahat”a kolaylıkla
geçen, “Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi
memleketi korumaktır...” diyen ve 'akıl-bilim' derken, üzerine 'cüppe örtülmüş
akıl'dan bahsettiğini gayet güzel anlatan bu zat, Türk modernleşmesinin nasıl
kendisini kutsallaştırdığının ve dinselleştirdiğinin 'bilimsel' cephedeki güzel
bir nümunesi olarak karşımıza çıkıyor. Üniversiteleri sadece belirli
kıyafetlerin giyilebileceği, başka kıyafetlerin giyilemeyeceği, 'akla karşı
günahların işlenemeyeceği tapınaklar' olarak kabul eden bu zihniyetin
türevlerini başka yerlerde de görmek mümkün. Örneğin başörtüsünü protesto etmek
üzere, Anıt Kabir'e şikayete giden, mekanı tavaf eden gruplar arasında
-televizyonlarda gördüğümüz üzere- kimi insanlar Atatürk'ün kabrine ellerini
sürüp, dudaklarına götürerek dinsel ritüelleri de tamamlıyorlar.... Havariler ve
müminler 'bütün' oluyorlar.
Kısaca ikinci bildiri çok sıkıcı ama bilim, çağdaşlık ve akıl adına konuşmasına
rağmen, taşıdığı zihniyetin bir 'din' olarak açığa çıkmasını kolaylaştırıyor.
Yani toplumun şeffaflaşması, herşeyin yerli yerine oturması için, bu dinselliğin
arkasında bir sınıfsal iktidarın saklandığının anlaşılması için oldukça faydalı
işaretlerden biri olarak belirginleşiyor... Köylü ya da işçi olarak kaldığı
sürece sorun olmayan başörtülü insanların modern hayata dahil olarak,
kentlileşerek, burjuvalaşarak, modernliğin tapınaklarına girerek sergiledikleri
yükseliş karşısında, şimdilerde sol jargondan beslenerek mangalda kül bırakmayan
seçkinlerin, sınıfsal tepkilerini ve tahammülsüzlüklerini 'kitlelerin afyonu
haline getirdikleri bir çağdaşlık dini' içinde sakladıkları açığa çıkıyor.
Ancak öte yandan birbirleriyle benzer içeriklere sahip olan ve izleyebildiğim
kadarıyla benzer kişiler tarafından imzalanan diğer iki bildiri oldukça sorunlu
bir 'üçüncü yol'a referans veriyor. Bunlardan birincisi daha yumuşak bir üsluba
sahip; AKP'nin yöntemini sorgulayıp, “toplumsal bir uzlaşma ve diyalog yaratacak
üçüncü bir yaklaşım” taşıdığını savunuyor. Diğeri ise “Özgürlüklerimizden de
laiklikten de taviz vermeyeceğiz!” başlığını taşıyor. Başlangıçta
“Üniversitelerde öğrencilerin kılık kıyafetlerinden dolayı ayrımcılığa ve
baskıya maruz kalmadan eğitimlerini sürdürme hakkını savunduklarını”
belirttikten sonra, “Bununla beraber...” diye devam ediyor ve “bu sorunun tek
başına ve hukuku zorlayan yöntemlerle gündeme getirilmesinin, ülkemizde giderek
yükselmekte olan muhafazakarlaşma eğilimini ve kutuplaşmayı pekiştirmesinden
kaygı duyulduğu” ifade ediliyor. Daha sonra ise, kılık kıyafet özgürlüğünün
“toplumun farklı kesimlerinin özgürlük taleplerini kapsayan bir genel
demokratikleşme programı içinde ele alınması” gerektiği vurgulanıyor.
“Ötekilerin” talepleri yani “301. maddenin derhal kaldırılması, din derslerinin
zorunlu olmaktan çıkarılması, akademik özgürlüklerin güvence altına alınması,
Kürt, Alevi ve gayrimüslim yurttaşların eşit hak istemlerinin karşılanması,
emekçilerin sendikal ve sosyal haklarının genişletilmesi...” gibi talepler
sıralanıyor.
Ben bu bildiriyi bir-iki günlük bir “tereddütten” sonra imzaladım. Bir yandan,
öncelikle “ötekilerin özgürlüklerini” sürekli savunan birisi için asla
vazgeçilemeyecek ve katılmamanın mümkün olmadığı talepler içeriyordu. Ancak öte
yandan, “üniversitelerde” özgürlük isteyen ilk bildirinin karşısına, bu
bildirinin “tüm toplumu” kapsayan bir özgürlükler talebiyle çıkmasında bir sorun
yatıyordu. Birinci bildiri çok basitti; hiçbir koşul koymuyordu ve öğretim
üyeleri, kendileri için belki de en önemli yaşam alanı olan üniversitelerde
sadece özgürlük ve sadece bilimsellik kıstası istiyorlardı. İmza metninin sadece
üniversite içinde sınırlı kalmasının anlamı da buradaydı. Yani bu insanlar,
“işyerlerinde” yani “üniversite”de bilim yapmak için asgari koşullardan birinin
yerine getirilmesini istiyorlardı. Oysa “hem özgürlük hem laiklik” talebinde
bulunan bildiri için üniversiteye sıkışmanın da anlamı yoktu.
Bu bildirideki diğer bir sorun ise “bir” özgürlüğün (başörtü) başka
özgürlüklerin (ötekilerin talepleri) karşısında engel ya da başka özgürlüklerin
(ötekilerin talepleri) “bir” özgürlük (başörtü) için koşul olarak görülmesinde
yatıyordu. Bu konuyu Etyen Mahçupyan son günlerde Taraf gazetesindeki
yazılarında mükemmel bir netlikte dile getirdi: “... (herhangi bir özgürlüğü
ancak tüm özgürlükler verildiğinde onaylayan liberaller ve sosyalistlerin)
hiçbiri 'çağdaş' bir özgürlük söz konusu edilseydi “Başörtü serbest bırakılmadan
asla” demeyecekti ve nitekim geçmişte de demediler. Dolayısıyla insan onların
kafasında ve belki de ruhlarında bir özgürlükler hiyerarşisinin var olduğunu
düşünüyor.”
İşte bu sorunlarına rağmen, ben bu bildiriyi imzaladım ama imzaları toplayanlara
şu notları da ilettim: “ 'kılık kıyafet sorununun tek başına' gündeme
getirilmesinin sorun olmadığını, yani kılık kıyafet sorununun çözülmesinin diğer
sorunların çözülmesinin önünde engel olmadığını ve tabii ki diğer sorunların da
acilen çözüme kavuşturulması gerektiğini; 'yükselmekte olan muhafazakarlaşma
eğiliminin ve kutuplaşmanın' özellikle giderek itibar kaybeden otoriter
modernleşmeci zihniyet için söz konusu olduğunu; 'din derslerinin zorunlu'
olmaktan çıkarılmaması, ancak 'tarihi ve felsefesiyle çoğul bir din dersi'ne
dönüştürülmesi gerektiğini düşünüyorum.”
Kendi kendime karşı bile savunmakta zorlanacağımı bildiğim bu bildiriyi
imzaladım çünkü o bildiride savunmadığım bir yaklaşımdan belki de daha önemlisi,
bu bildiri enflasyonunda demokrasi ve özgürlükler konusunda adım atmaya çalışan
insanların birbirleriyle 'konuşmalarının' ve otoriter zihniyet altında,
darbelerle mağdur olmuş bu toplumun bütün bireylerinin, farklı seslerinin 'yanyana'
gelmelerinin şart olduğunu düşünüyorum.
Ben kendi çapımda bir 'diyalog girişimi' olarak görerek 'başka' bir bildiriye
adım attım, ancak bir çok insan benimkilerine benzer sorunlar nedeniyle -haklı
olarak- bu adımı atamadı; 'üçüncü yol' bulmaya çalışan bir bildiri sadece
'üçüncü bir kamp' olarak kaldı ve başörtü yasakçılığı konusunda hamasetçi ikinci
bildirinin değirmenine su taşıdı. Halbuki çok basit bir şey vardı yapılacak;
AKP'nin yöntemini beğenmedikleri için yeni bir bildiriyi kaleme alanlar,
(üniversitede başörtülülere karşı olmadıklarını belirttiklerine göre)
başörtüsüne özgürlük sağlayacak bir yasal değişiklikten sonra, hatta sonrasını
da beklemeden, “Başörtüsüne özgürlük sağlandı. Çok memnun olduk. Şimdi de hemen
diğer konulara geçelim ve demokrasimizin sınırlarını, özgürlüklerimizi
genişletelim” çağrısı yapan bir bildiriyi pekala hazırayabilirlerdi.
Uzun lafın kısası, başörtü bütün bu bildirilere yansıdığı gibi, toplumu baştan
aşağıya ciddi bir sınavdan geçiriyor; adeta bir turnsol kağıdı gibi... Başörtü
herkesi sarsıyor; herkesin demokratlığının sınırları ortaya çıkıyor... Ve
herkesi demokratlık konusunda daha ileri adım atmaya zorluyor.
Son olarak şu söylenebilir: üniversitelerin başörtülü öğrencilere ihtiyacı var.
Modernleşme ve çağdaşlaşma teorisyenlerinin ya da cumhuriyet seçkinlerinin
yaptığı gibi, (her ne kadar bugün kopya çektikleri modernite modelini taklit
etmeye devam etseler ve ondan nefret etseler de, sadece dışarıdan teorik destek
almak için değil, evrensel sitenin inşasına yerel katkıda bulunmak için
başörtünün altındaki 'farklı' çoğulluğa bilimin ihtiyacı var... Hadi daha da
iddialı konuşayım: Başörtü Türkiye'de özgürleştiği zaman, bu toplumun kendini
anlama kapasitesi yükselecek.... O zaman Türkiye'nin aydınları 'tercüme' aydını
olmaktan da kurtulacaklar....
Mesela geçen haftaki yazıma yankı veren “örtülü” bir okurun aşağıda
anlattıklarını, çoğulluğunu, nasıl tek bir kalıba sokulamayacağını bir parça
olsun anlayabilmek, toplumun kendisine farklı bir gözle bakma ve özgürleşme
yolunda çok büyük bir adım olabilir... Tabii bunun için üniversitelerin
koşulsuz, 'ama'sız özgür olması gerekir herşeyden önce...
Zelda'nın mektubu…
“Son yazınızda (“Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi...”) aslında ülkedeki hani
birçok noktayı yıllarca kendi malları gibi kullanıp ve bu sayede ve bunun gibi
birçok nokta sayesinde herşeye karar veren, uygulamaya koyan bir topluluk vardı;
onlar şimdi işte sokaklara döküldüler, 'örtü' karşıtı eylemler ya da örtünün
kamusal alandaki yasak olmasının devamı gibi düşünceleri üzerine seslerini
duyurmaya çalışıyorlar. Tamam buraya kadar bence normal. Neden derseniz, tamam
bir şeyleri savunabilirler ve benim için burası sorun değil; onlar faşizanca
yaklaşabilirler onlar yasakçı olabilirler açıkçası bu insan için zarar olsa da
ben onlara onların silahıyla vuruş yapmayacağım için (maalesef) normal diyorum.
Peki ben böyle düşünürken kimse bana ne istediğimi neden varolduğumu bu ülkede
onlar ne tür haklara sahipse ya da kökleri neleri paylaşmışsa aynı noktadan
geldiğimizi kabul ederler mi? Bakın özgürlük falan değil sadece ve sadece bu
ülkede benim de bir birey olduğumu kabul ediyorlar mı? Hayır! Neden? Tahammül
sınırlarını zorluyorum; mesela benim köklerim Zaza, ailem Zazaca konuşuyor (Türkçeyle
beraber)... Bu zaten genel bir rahatsızlık... Daha da fenası geliyor, ben bir de
örtülüyüm; alın bir sorun daha... İki nokta yüzünden benim başım en başında
ezilmeliydi ki bu çatlak sesleri çıkarmıyayım. Ama olmadı ve ben gün geçtikçe
rahatsız ettim. İşin en komik yanı ise rahatsız ettiğim noktalar da komik.
Üniversite noktası en en (a)normalidir belki ama...
Mesela Nişantaşı'nda ünlü ayakkabıcılardan birinde çizme denerken, aşağılayıcı
bir tavır takınmak, “o zaten sizin ayağınıza olmaz” gibi konuşmak, sonra
İstanbul Modern'de gezerken “çağdaş Türk kadını” imajını gururla taşıdığını
sananlar tarafından aşağılanıp ağlatılmak (kardeşim yaşadı bu durumu), sonra
yemek yediğimiz bir mekanda tuhaf bakışlara maruz kalmak, sonra bazı ortamlarda
“siz örtülüler” diyenler yanında “siz Kürtler” gibi cümlelere maruz kalmak,
sonra otobüste yaşlı bir bayana yer verdiğinizde sizin verdiğiniz yere
oturmaması, sırf ben örtülüyüm diye (bu teyze şık bir bayandı)... Ve tabi (afedersiniz
ama) şu an zurnanın zırt dediği yer olan üniversite meselesinde de “okuyan aydın
kızlarımız olsun” diye çabalayıp, kapının önüne gelince “olmaz sen aydın
değilsin bu halle, aç başını” deyip beni sınırlara hapsetmek... Aydın olmanın
fikirlere dayalı olduğunu sanırdım, herhalde ben yanılıyormuşum... Ya da onlar
mı acaba? Bu uzayıp gider hem de çok... Hele Nişantaşı'nda bir Pazar sabahı
Saray muhallebicisinde otururken etrafın bakışlarını unutamam... Açıkçası
yıllardır bıraktım bunu, umurumda değil; ben de hallerine gülüyorum ama bu
hareketler yeni gelen nesilde acıtıcı oluyor... Kardeşim zorlandı, bir müddet
dışlanma psikolojisi yaşadı... Ve size soruyorum bu kadar yaptıkları
karşılığında ben mi bir gün birilerinin özgürlüğünü kısıtlamaya yelteneceğim
yoksa onlar mı yıllardır yelteniyorlar ve uyguluyorlar?
Yıllarca kimi zaman üstünkörü kimi zaman hasıraltı edilen birçok konu gibi bu
mevzu da hayatımızda yer etti ve ilginçtir ki genel olan sosyal çevrede değil
de, belli bir zümre tarafından sorun oldu, bu noktada zihnim hep tıkandı ve
tıkanıyor. Umarım bütün tıkanıklıklar, cevaplanmakta zorlanan sorular açılır ve
cevaplanır ve yürekler ferahlar. Ütopik dursa bile ummak da güzel, ne yapalım
züğürt tesellisi olsun:)
Zelda”
Gazetem.net
14/02/2008