Musevilik ateşinin yandığı Sina, Hıristiyanlığın kutsal temaşası Zeytindağı,
İslamiyet'in ilk tecelligahı Hira, Türklüğün derin anlamı Tanrıdağı, Anadolu'nun
efsanesi Ağrı ve dünyanın zirvesi Everest...
Hepsi birer dağın adı. Onları yerkürenin her yerindeki benzerlerinden ayıran şey
ne taşının, ne de toprağının ayrıcalığı. Hayır, onlar birer mânâsı olan,
insanları çevrelerinde biriktirecek anlamlarla yüklü özel mekanlar. Zirveleri
birbiriyle ölçmek elbette zordur, ama bütün dağlar içinde bunlar ruhu olan
dağlardır. Onlar orada oldukları için o bölgede olumlu bir enerji birikir; onlar
orada oldukları için o civarda insanlar daha masum, daha dürüst, daha duyarlı ve
daha dindar, daha kimliklidir. Bir an için de olsa bunların orada olmadıklarını
düşünmek çıldırtır bizi, onlara zarar verecek olanlar, oradan bir taş koparacak
olanlar bizim kutsal alanımıza hücum etmiş olurlar ve biz onların orada, her
zaman durdukları yerde durmalarıyla kendimizi güvende hisseder, kimliğimize
bütünlük atfederiz.
Bir dağ her ne kadar yerkabuğunun üstünde görünürse de aslında o yaşadığımız
dünyanın altyapısını oluşturan bir simetrinin yalnızca yarım yüzüdür. Ülkelerin
sınırlarını çok zaman onlara bakarak çizeriz. Pastoral veya epik şiirler
yazacağımız zaman onlardan ilham alırız. Rüzgarları (hava) ve pınarları (su)
onlar yönlendirir. İlk çağlarda onları İlahi öfkenin yeryüzüne fırlattığı
ucubeler veya toprak ananın dışladığı hayırsız çocuklar olarak algılayan
atalardan bu yana dağlar her daim bir ihtişamın temsilcisi ola gelmişlerdir.
Zaten birçok ilkel toplumda tanrıların, dağların tepelerinde yaşadığı
vehmedilmiştir. Zeus'un yıldırımlarının Olimpos'un tepesinden yeryüzüne
yayıldığını söyleyen Yunanlar da, Şiva'nın altın sarısı ve eflatun bulutlar
arasında Himalayalar'ın zirvesinde bir yerde uyuduğunu söyleyen Hindular da
bunun bilinen örneklerindendir.
Budistler Nirvana için hâlâ dağlara tırmanırlar. Japonya'da her yıl yarım milyon
insan Fuji dağının zirvesine tırmanarak hacı olduğuna inanır. Çin'de Taishan
Dağı hâlâ hac mekanıdır. Bütün bunlarda insanı etkileyen, ona uhrevi ve dini
hissiyatı sindiren taraf elbette dağın zirvesidir. Zirve demek, tırmanma
demektir. Tırmanma aslında bir tür aşkınlık metaforu, bir tür arınma sürecinin
de adıdır. Fiziksel olanın dışında ruhların da yükseğe tırmanmasına ihtiyaç
vardır. Belki de bu yüzden İlahi vahiy elçilerin yükseğe tırmanmaları sürecine
vabestedir. Hz. Musa Sina Dağı'nda, Hz. Muhammed Hira'da vahye ermişlerdi. Hz.
İsa'nın en büyük vaazı bir dağın zirvesinden yamaçlardaki insanlara yönelik
olmuştu.
Bir dağa göre tepe, bir kabadayıya nazaran muhallebi çocuğu gibi görülebilir.
Düz araziye sahip bir coğrafyada tepeler azametli dağlarmış gibi
algılanabileceği gibi sıra dağ silsilelerindeki cesametli ve heybetli dabbeler
de tepe adıyla anılabilir. Ben hâlâ dağ ile tepe arasındaki ayrımın kaç metrelik
yüksekliği taban ölçü kabul ettiğini tam kavrayabilmiş değilim. Söz gelimi
Mekke'yi görmeyen birisi için Safa ile Merve isimleri Hacer anamızın yavrucak
İsmail'e su bulmak için çırpına çırpına koşturup durduğu iki tepenin adıdır.
Öylesine mübarektir ki bu tepeler, bizim yurtlarda anne babalar, çocukları erkek
olunca Safa, kız olunca Merve adını bile koyarlar. Zihinlerinde Safa ile Merve
çöl kumlarıyla savrulan iki çıplak tepedir ve eğer bir gün nasip olur da umre
veya hacca gidecek olurlarsa o iki tepe arasında Hacer'in gözyaşları içindeki
merhamet feryatlarını hissedeceklerini zannederler. Söz gelimi Safa ile Merve'yi
en azından şöyle yüzer, iki yüzer metre yükseklikleri olan birer tepe olarak
görmek isterler, belki tırmanmak, kumundan, toprağından ayaklarının yanmasını,
koşuşturmaca ile terlemeyi vs. hayal ederler. Elbette hoş ama boş hayallerdir
bunlar. Çünkü Safa ile Merve artık ziftle kaplanmış birer kaya parçası halini
almıştır ve Anadolu ölçülerine göre hiç de öyle "tepe" falan sayılamaz.
AZRAİL'İN CENNETE GÖTÜRDÜĞÜ BİR AVUÇ TOPRAK
Din kitaplarında İsrailiyyat kabilinden olmak üzere şöyle bir rivayet yer alır.
Allah cennette Adem'i yaratacağı vakit onun topraktan olmasını irade buyurup
Cebrail'i çağırmış ve "Haydi git," demiş, "dünyadan bir avuç toprak getir!"
Cebrail dünyaya gelmiş ama geriye eli boş dönmüş. Allah bu itaatsizliğinin
sebebini sorunca da "Rabbim!" demiş, "Dünya, kendisinden bir parçayı koparıp
götüreceğim için öyle ağladı, öyle yalvardı ki ona acıdım ve eli boş döndüm!"
Allah bunun üzerine İsrafil'i göndermiş. Ardından da Mikail'i. Ve tabii elleri
boş dönmüşler. Sıra Azrail'e gelince o gitmiş ve avucunda bir parça toprak ile
gelmiş. Allah sormuş:
- Dünya sana da yalvarıp yakarmadı mı, ağlayıp sızlamadı mı?
- Elbette yalvarıp ağladı. Amma değil mi ki Sen benim Rabbimsin, ben de senin
kulunum, elbette Senin emrini yerine getirmek, dünyaya merhamet göstermekten
bana daha yakışır.
- Madem ki merhameti tanımadın, bundan böyle ölüm meleği ol ve aldığın parçayı
dünyaya geri vermek üzere toprak bedenlilerin canlarını kabzet.
BERCESTE
Orda bir dağ var uzakta
O dağ bizim dağımızdır
İnmesek de, çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır
Ahmet Kutsi Tecer
Zaman
12/02/2008