Derler ki, denizin mavisi içinde, berrak havası, yeşil vadileri, mor dağları
olan büyükçe bir adada bir karı koca yaşardı. Yuşiva ile Fumi. Birlikte mutlu
yıllar geçirirken bir oğulları olmuştu.
Herkes imrenirmiş bu aileye, sonsuz mutluluk dağıtırlarmış çevrelerine.
İyilikte, fazilette parmakla gösterilirlermiş.
Oğulları delikanlılık çağında iken bir gün denize açılmışlar birlikte. Sonra
bir fırtına, sonra bir dalga, derken delikanlı düşmüş denize, kaybolmuş. Yuşiva,
kadın kalbini iyi bilirmiş, Fumi'yi teselli ederek geçirmiş geri kalan yılları.
Yaşlandıkça birbirlerine daha çok bağlanmışlar, yıllar geçtikçe oğullarını
karşılıklı kendilerinde görür ve hisseder olmuşlar. Evlerinden çıkmayan sakin
ihtiyarlar imişler. Çook uzun yıllar geçip de ölümün yaklaştığını
anladıklarında, bir gün, Yuşiva, karısından izin alıp gençliğinde gidip odunlar
topladığı ormana bir kez daha gitmeyi ve dünyayı o haliyle yeniden görmeyi
istemiş. Fumi izin vermiş elbette. Yuşiva çok dolaşmış, gezinmiş, yorulmuş ve
nihayet bir pınar görüp oturmuş başına. Karnı acıkmışmış, sudan birazcık içmiş.
Eve dönerken ne görsün, saçları simsiyah olmada, dizlerine taze bir kuvvet
geliyor, yüzündeki buruşuklar gidiyor, bedeni tazeleniyor.
Yuşiva, anlamıştı gençlik pınarından su içtiğini. Derhal eve koştu. Fumi eve
gelen bu genç adama ne istediğini sordu. Yuşiva'nın anlattıklarına bir yandan
gülüyor, bir yandan onun gençliği karşısında kendi yaşlılığına ağlıyordu. Ertesi
gün Fumi, erkenden, daha Yuşiva uyurken onun anlattığı pınara doğru yola
koyuldu. Yuşiva uyandığında onu, pınara götürmek için evin her yerinde aradı,
ama bulamadı. Aradan saatler geçti. Akşam olurken Yuşiva onun pınara gittiğini
anlayıp endişe ile doğru ormana koştu. Bir de ne görsün; pınarın başında
neredeyse bebek denecek yaşta, ağlayan, bulunduğu yerde debelenip duran bir kız
çocuğu. Bu, gözlerinden uzun bir ömrün tecrübelerinin okunduğu bir bebekti...
Yuşiva onu kucağına aldı ve eve götürdü. Bir vakitler hayat yoldaşı olan sevgili
eşini bir baba gibi büyütmek zorundaydı artık.
Suyu israf eden kişi ab-ı hayata kavuşsa ne!?..
[SUYA ECEL GELMEZ]
Dünya dillerinin hepsi ele alınıp su üzerine deyimler, mecazlar ve anlam
aktarımları incelense, suyun hayattan ibaret olduğu, hayatın da suya vabeste
olduğu derhal anlaşılır. Her şeyden evvel su, bilge tabiatlıları temsil eder.
Hiçbir şeyle yarışmaz ama her şeyi geçer. Tıpkı kendi yolunda azimle giden kemal
ehli gibi.
Türk kültüründe "Su küçüğün, söz büyüğün"dür. Su ile ekmek (ab u nân) cömertlik
sembolüdür. Toprak ile su, faniliğin işaretidir. Bunun için başını yere koyarak
akar. Büyüklenmez. Kendisine itibar edene de etmeyene de ortak bir nimet sunar.
Tıpkı Allah'ın Rahmeti gibi. Zaten gökten yağarken adı rahmet oluverir. Kendisi
cansız olsa da can verir. Su içene yılan bile dokunmaz. Suyun azizliğinden ve
suya hürmetten dolayı.
Korkut Ata "Suya ecel gelmez." buyurur. Çünkü Türk mitolojisi suyu ölümsüz kabul
etmekle kalmaz, onu yaratıcı erkin başat aktörü sayar. Pek çok kültürün
mitolojik bilgilerinde Allah'ın önce suyu yarattığı bilgisi mevcuttur. Belki bu
yüzden Türk efsanelerinde ilk önce Dirilik Suyu vardı ve bu su, deniz misali
varlığı kuşatıyordu. Tıpkı ana rahminde bebeğin su içinde gelişip hayat bulması
gibi.
Suyun gizlenen, utangaç haline bizim dilimizde pınar derler. Pınar sanki on
dördünde bir Karacaoğlan güzelidir de peçesini açmaya erinir. Ama açınca da
çevresinde susuzlar kanar. Belki de bu yüzden pınar kelimesi sudan gayrı her
güzel şey hakkında bir ilk çıkış noktası olarak kullanılır. Aşk pınarı, sevgi
pınarı, güzellik pınarı... Yani pınar bir baştan binlerce başa ayrılıp yeryüzüne
yayılır.
Divanu Lugati't-Türk'te kayıtlı en eski ata sözlerinden biridir: Ağılda oglak
togsa arıkta otu öner. Yani ağılda oğlak doğsa ırmakta otu biter, demeye gelir.
Irmak, suyun hareketli adıdır. Çeşitli coğrafyalarda çeşitli boyutlarla bütün
dünyanın çevresini dolaşır. Dur durağı yoktur; koşar, yürür, düşer, atılır,
varır, yetişir... İyi bir şeyler yapmak için durmadan çalışan ehl-i diller
gibidir; enerji üretmek ister, rızık yetiştirmek ister, hayat sunmak ister.
İçinden sunar, kıyısından sunar. Hayatı devşirmek üzere kol kol ayrılıp toprağa
uzanır, kavrar, kucaklar. Orada kendini yitirir, yeniden doğmak için ölür. Hayat
için fena bulur. Üstad "İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su" der.
Su ki yeryüzünde hayatı harmanlayan nimettir, kıymetini hayatla ölçmek gerekir.
Suyu yeryüzünden alınız geriye yalnızca ölüm kalır.
İnsan düşünmez mi ki kirli su yoktur da, kirletilmiş su vardır.
Hamiş: Suların en güzeli için sözlerin en güzelini Sevgili söylemiştir: "Hiçbir
damla yoktur ki o, Allah katında O'nun korkusuyla dökülen gözyaşı damlasından
veya Allah yolunda akıtılan kan damlasından daha makbul olsun."
BERCESTE
Bir bahr-i gamda urmadayız dest ü pây kim
Keştîsi yok, kenâresi yok, nâhudâsı yok
Öyle bir gam denizinde yüzüyoruz ki, gemi parçalanmış, sahil görünmüyor, kaptan
boğulmuş...
Nabî
Zaman
29/01/2008