Dilbilimcilerden birine "Bize suyu tanımla!" dediklerinde birkaç gün mühlet
istemiş. Kitaplar karıştırmış, araştırmalar okumuş, geceler boyunca bin bir
türlü tanım yapmış, sonra bozup yeniden tanımlamış ve bir sabah, küçük bir deri
parçasının üzerine şunu yazdıktan sonra kimseciklere görünmeden o şehri terk
edip gitmiş:
- Su, sudur kardeşim!
Su? Ancak kendisiyle açıklanabilen madde. Rus onu "matratnaya (su anamdır)" diye
tanımlar. Latin "Meditatio in aqua (Su meditasyondur)" der. Hind'e göre "Osmanha
ganjola (Yaratıcıya sudan gelinir, suda gidilir)"
Dikeni de, gülü de besleyen su. Gülsuyunda ıtır, yemekte lezzet olan. İnen
yağmurda ve çıkan buharda... Yürüyen kara bulutta ve dağları bekleyen beyaz
örtüde. Balıklara yemeğini sudur pişiren, ağaçlara sudur gıdalarını götüren.
Su, bir yanış ile gözümüzden akıyor, buharlaşıyor, buharlaştıkça arıtıyor,
temizliyor ruhumuzu. Tabibin acı suyu şifa oluyor bedene, ama düşmanın verdiği
su dert katıyor derde. Nerde bir su varsa denize işaret, nerde bir damla varsa
ummana koşar. Küçüklüğünü büyükte tamamlamaya, kesretinden kurtulup vahdete
ermeye. Çünkü Allah'ın ilk yarattığı şeylerdendir su; O'nun Cemal ve Celal
sıfatlarını temsil eder, Hayy (diri) ismine işarette bulunur. Her şeyi zapt eden
Allah, suyu serbest bırakmıştır. Bu yüzden azizdir su. Uysal, mülayim, mütevazı
ve sükun içindedir; bazen bunların tam tersi olabilir, kudreti buradan gelir.
İlmin hemen her dalında su için söylenen ve yazılanların haddi hesabı yoktur.
Kimyacılar, fizikçiler, müzikçiler, botanikçiler, mühendisler, filozoflar,
biyologlar, teologlar, antropologlar, edibler, şairler... Hepsi de suyu
anlamakta zorlandılar. Kimisi suyun görünmediği zaman hava olduğunu; kimisi
havanın göründüğü vakit su olduğunu söylediler. Kimisi bunu toprakla kaim
zannettiler suya bâtın, havaya zâhir dediler. Hakikati bulanlar ve bilenler o
zahir ile batın arasında; o hava ve su arasında insanı gördüler. Bu yüzden insan
kadar izahtan uzaktır su. İfadeye kalkıştığınızda bozulur ahenk. Çünkü
yaratılışın sırrını taşıyan varlıktır, "Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık."
tebliği haktır.
Her şeyin sudan yaratıldığı bildirilmiştir ama suyun neden yaratıldığı
bildirilmemiştir. Tıpkı ruh gibi...
* * *
SU ÖZLEMİ; EVLAT ÖZLEMİ
Çölde yaşlı bir kadın yol almadaydı. Medine'den yola çıkalı üç gün olmuştu.
Devesi yorgun, kendisi yorgun... Azığı bitmek üzere, su kırbasında bir menzil
yetecek kadar su. Mekke uzak, Mekke serapların arkasında... Güneş kumları,
kumlar ayakları yakmakta. Kadın bütün gücünü toplamış, gözünü yakan alev alev
dalgalara aldırış etmeden ufuklara bakıyor: "Acaba şehrime varamayacak mıyım,
kızımı son bir kez görmeye vadem yetecek mi?" Kızını çok özlemişti, evlat
hasreti yakıyordu yüreğini ve onu son bir kez görmekti niyeti.
O da ne? Eğer serap değilse gördüğü, Mekke istikametinden atlılar geliyordu,
umut geliyordu.
Vurdukça vurdu zalimler... Bacağında, kolunda çürükler birbiri ardına belirdi.
Karşı koymaya dermanı yoktu... Vuranlar vuruyorlardı. Külçe gibi yığıldı sonunda
kumların üstüne. Devesini, azığını ve birkaç yudumluk suyunu aldılar elinden ve
küfürler ederek bağırdılar:
- Defol git geldiğin yere!... Mekke'ye sokmayacağız seni eğer Muhammed'in
dininden dönmezsen.
Medine'ye geri dönmek mi?!.. Mekke yolunda ölmek daha kolaydı. Saatlerdir baygın
yattığı yerden doğrulurken hatırlamıştı Elçi'nin "Sonra geri gel!" dediğini.
Devesi de yoktu, azığı da. Dahası bir damla suyu bulunmuyordu artık. İki gün
yürüdü çöllerde. Aç, susuz; dermansız, takatsız... Dudakları çatlamıştı. Öğle
güneşi başının üstünde gibiydi. Neredeydi gölgelenecek bir kuru dal, bir kum
tepesi, bir kaya yükseltisi?!.. Derken yığılıp kaldı kumların arasına ve içinden
şöyle yalvardı Rabb'ine:
"İlahî! Bu dudaklar Senin Habibinin elinden su içmişti. İsm-i Celilini
haykırabilmem için kurutma bunları; Habibine salavat getirebilmem için kurutma
İlahî!"
Olan işte o sırada oldu. Dudakları kapanır kapanmaz iki el uzandı kumların
arasından. Ellerin arasında billur bir kase; kasenin içinde buz gibi berrak bir
su. Allah elçisinin "ikinci anamdır" dediği Ümmü Eymen o sudan kana kana bir
defa içti; ayağa kalktı, yürüdü, durmadan dinlenmeden yürüdü, dinlenmeden
durmadan yürüdü, Medine'ye gitti.
* * *
BERCESTE
Sudan söze tutmaz kulağın merd-i sühandân
Deryâya dalan nehirden eyler mi mübâhâ
Sözün değerini anlayanlar sudan söze kulak asmazlar. Denizde ıslananı yağmurdan
korkar mı sanırsınız!?..
Lebîb
* * *
NÜKTE
Evliya Çelebi, seyahati esnasında rastladığı bir kaynağın sularının
soğukluğundan bahsediyor (kısmen yalınlaştırılarak): "Bu ab-ı leziz öyle berd ü
soğukdur ki kimesne elini uzadıp beş taş bile alamaz. Hele soyunup üryan içine
girmek, değme babayiğidin kârı olmayıp derhal donar. Meğer ki insana sevgilisi,
"Benim hatırıma haydi gir bakalım şu kuyuya" desin. Ol vakit iş değişir."
Zaman
22/01/2008