(Annesini, ona en çok ihtiyaç hissettiği zamanlarda kaybeden bütün
evlatlar adına)
Ellerimde yılgın rüzgârlardan biriktirdiğim yitik umutlar, gözlerimde
yağmurların tanelerine saklanıp kalmış tesellisiz aşklar, yüreğimde hasar
tespiti henüz yapılmamış derin, depderin yaralar, ayaklarımda taze baharlara
inat bol baharatlı yorgunluklar, başımda değirmen taşlarının gıcırdayan ağır
sesi, kulaklarımda yangın yerlerinden yükselen bol çığlıklı feryatlar…
İşte sen, beni böyle bir günde terk edip gittin Sabahın Rabbi’ne…
Sıcaklar henüz bastırmamıştı Maraş’ın tepelerine; esir almamıştı çocukların ince
ve narin bedenlerini…
Genç kızlar, orta yaşlı kadınlar henüz çıkarıyordu yazlıklarını…
Aşıkların bahardan kalma umutları sararmamıştı henüz…
Okul çocukları tatilin varlığını ancak ancak keşfediyor; gözleri ve bedenleri
tatil mahmurluğuna yeni alışıyordu…
Çiftçiler buğdaya tam da o günlerde başlayacaktı…
Pamukçular daha ekmemişti pamuk tohumlarını…
Tarhana mevsimi bir kaç gün önce gelmişti. Şehrimiz, tarhana katığının kokusuna
bürünmemişti henüz…
Bağlara göç için yeni yeni kıpırdanıyorlardı insanlar.
Yaza dair ümitler, beklentiler Maraş için henüz başlıyordu, sen Karanlıkların
Rabbi’ne doğru kanatlanıp uçtuğunda…
Bense büsbütün yıkılmış, ezilmiş, horlanmış, kaderime terkedilmiştim.
Başarısızlıklarım ayaklarımda onulmaz yaralar, gözlerimde katran karası
yıkıntılar oluşturmuştu. Yüreğim, öfke dolu yüreğim, vicdan hırsızlarına
sövmekle meşgûldü. Dertler, kederler ve yıkılmışlıklar içindeydim. Umudum
sendin, senin gece görmemiş umutlarında sakladığın sözlerindi. Sana gelecektim,
ince ellerimin tırnak uçlarına sakladığım masum yalanlarımı anlatacaktım.
Bahaneler uyduracaktım başarısızlıklarıma. Senden bol tevekküllü bahaneler
uydurmanı isteyecektim. Yıkılan gururumu onarmanı, kaybettiğim umutlarımı bahar
tazeliğinde yenilemeni isteyecektim. Kendimi kandırdığım düşüncelerimi,
öfkelerimi, yılgınlıklarımı, kaybettiklerimi paylaşacaktım seninle: en büyük
kaybımın sen olacağını bilmeden...
Seni babama karşı koz olarak kullanıp, masum yalanlarıma âlet edecektim.
Öfkeler, kızgınlıklar, kırgınlıklar hep sana dönecekti; başarısızlığımın
kalkanı, ümitsizliklerimin ümidi olacaktın. Yitip gitmekte olan zamanı
durduracaktın belki de. İçimde erimekte olan beni görüp, tevekkülle yoğrulmuş
bir savaş başlatacaktın, kimbilir… Dualar edecektin kör ve karanlık gecelerde
Rabbine. Ellerin karıncalanacak, ayakların uyuşacak, gözlerin bahar yağmurları
akıtacak, seccaden ter içinde kalacaktı; ne adaklar adayacaktın Rahmet-i
Rahman’a belki de. Yüreğinde biriktirdiğin dürdaneleri en temiz, en halis
duygularla Rahim’e gönderecektin. Ben gecenin kuytusunda uyurken, sen henüz
sabaha varmamış ellerini büyük bir azim ve kararlılıkla açacak ve yalvaracak,
yalvaracaktın benim için. Bana dair duaların bedeninde hasarlar oluştururken,
duası kabul edilmiş bir kul edâsıyla uyandıracaktın beni. Sonra bana dönüp
kederli gözlerime en karasından bir bakış fırlatıp, “Üzülme oğlum, her şey
düzelir, gün gelir, gün geçer. Allah en hayırlısını, en güzelini verir, bizim
işimiz ona tevekkül etmek, üzülmeden sabırla beklemek” diyecektin. Bense önce
biraz öfkeli, biraz mutedil, biraz ümit, biraz ümitsizlik, biraz karamsarlık
içinde, biraz da başımda dolaşan savruk rüzgârlar gibi dinleyecektim seni.
Sen, mutmain olmuş bir kalple devam edecektin anlatmaya... “Sabır” diyecektin,
“tevekkül” diyecektin, “Allah’ın şartları nasıl değiştireceğini” anlatacaktın.
Peygamberimiz’in, Sahabi’nin ve âlimlerin hayatlarından örneklerle süsleyecektin
anlatımlarını. Ben de içinde bulunduğum keşmekeşten kurtulmaya çalışıp daha bir
serinkanlı dinlemeye başlayacaktım seni. Sen anlattıkça, kendimden daha çok
utanacaktım. Utandıkça da daha çok sevecek, daha çok bağlanacaktım sana…
Senin, o tevekkülün, beni kopmayacak iplerle bağlayacaktı hayata, yüreğim açık
denizlere açılmış mutlu balıkçılara dönecekti o zaman. Gözlerim daha keskin,
umutlarım yeni doğan çocuğun azminden daha diri, dipdiri olacaktı. Gözlerime
astığım karanlıklar aydınlanıverecek, ellerimde biriktirdiğim yılgınlıklar uçup
gidecekti. Sendeki masumiyet kaynaklı riyasız, yalansız, umut dolu sözcükler,
tamahkâr umutsuzluklarımı, umuda çevirecekti, alabildiğince mavi-yeşil tonu
güzelliklerle dolacaktı bütün benliğim. Değirmen taşına dönen başım, öğütmekten
yorulmadığı karanlık düşüncelerini, yitik umutlarını gıcırdayan sesiyle
eritecekti. Bir başka adam oluverecektim; avurdu çökmüş yanaklarım, sert ve
keskin bakan gözlerim, karanlık çizgilere boyanmış haşin yüzüm, gülmeyi çoktan
unutmuş gözlerim, yılgınlıklar, hüzünler içindeki ruhum müjdelenmiş birer mü’min
edâsına bürüneceklerdi. Yaşama hırs ve arzusunu kaybetmiş bir adamken kıpır
kıpır olacaktım, hüzün çarşısından satın aldığım ustura ağızlı koyu karanlık
düşünceleri apansız fırlatıp atacaktım, yüreğimden ayak parmaklarıma kadar inen
umutsuzluklarımı gri kaplı ajandamda bırakacaktım. “Umutsuzluğa kapılmak yok,
umutsuzluğa kapılmak yok…” diye aynı cümleyi onlarca kez tekrar edecektim.
Sonra, kederli gözlerimle sana dönüp, gözlerinin gölgesinde saklanan gri
bulutları sarı nüktelerle dağıtacaktım. Sense, benim mutluluğumdan daha büyük
mutluluklar, benim umutlarımdan kocaman umutlar çıkaracaktın kendine. Alıp
gittiğin bunalımlarımın neler olduğunu bilmeden, “Senin mutluluğun, benim
mutluluğumdur” diyerek Karakız’ın sütünü sağmaya inecektin. Bense, korkularım,
endişelerim, umutsuzluklarımla baş başa kalmamak için senin Karakız’ı sağışını
seyredecektim.
Henüz buharı çıkmamış sorular soracaktın hayata, mutluluğa dair; cevaplarımı
beklemeden, sanki içimdeki korkuların yeniden geldiğini görür gibi
vazgeçecektin. Ağzından hiç eksilmeyen dualar edecektin bana ve kardeşlerime.
Öğütler verecektin hayata ve insana dair, “Herkesin canından, malından emin
olduğu insan ol. Güçsüzün, fakirin, yolda kalmışın yardımına koş. Vicdanını her
zaman yanında taşı. Kimseye minnet etme, ne isteyeceksen Allah’tan iste. Her
zaman ve daima iyi insan ol. İyilik malla, mevkii ile olmaz; yürekle, vicdanla
olur…” diyecektin. Cebimde beş kuruşum olmadığını bilecektin, hiç hissettirmeden
cebime biriktirdiğin paralardan koyacaktın. Her seferinde beni mahçup etmeye
devam edecektin. Başımın daha dik, gururumun daha sağlam olmasını sağlayacaktın.
Kışları İstanbul’un bunalımından kurtulup yanına geldiğimde, bana yazlardan
devşirdiğin Maraş işi patlıcan, biber, kabak çeşnilerinden, lezzeti damağımdan
hiç silinmeyecek yemekler yapacaktın. Bense, her seferinde kıtlıktan çıkmış
insanlar gibi saldıracaktım bu eşsiz lezzetlere…
Benim yanımda güzel günler görecektin; çalışmaktan törpülenmiş ellerin,
hastalıktan parçalanmış ayakların rahat edecekti.
Gemileri gören bir evim olacaktı; sen de pencereden o çeşit çeşit gemileri
izleyecektin, denizdeki hareketlerine bakıp yorumlar yapacaktın. Babam ise bu
yorumlarına sinsi sinsi gülecek ve seni tek başına bırakıp arkadaşlarının yanına
gidecekti. Ama babamı beni beklediğin gibi hasretle beklemeyecektin. Eve her geç
kalışımda pencere kenarında oturup beni bekleyecektin. Beni beklerken dualar
edecektin; ettiğin dualar kabul olacaktı ve hemen gelecektim. Yemekleri sen
yapacaktın, kimselere güvenmeyecektin. Eşkilaya sulusu, ekşili köfte, yoğurtlu
köfte, sömelek köfte, boranı hazırlayacaktın. Bol şalgamlı tarhana çorbası
pişirecektin, bol cevizli içli köfteler yapacaktın. Ben ne yemek istersem hazır
edecektin. Evimde her mevsim kabak olacaktı, sen bu kabaklardan bol kıymalı
dolmalar yapacaktın, ben de bu dolmaları, köfteleri huzurla yiyecektim.
Sen, bütün bu yaşanacakları, umutları unutmuşçasına, beni terk edip gittin.
Oysa gözlerime her değişinde gözlerin mevsimler açardı dudaklarımda, her
gelişimde huzur dolardı bedenimin en kuytularında dolaşan kanım. Maraş, bir
başka büyürdü gözlerimin karasında; ama sen gittiğinden beri ne gözümde Maraş
kaldı ne de Maraş’a dair umutlar. Ne Tekke’nin biçimsiz ve karanlık yolları, ne
kara bahtlı insanları, ne de Tekke…
Sen gittiğinden beri bir kalemde silindi yaşadıklarım. Sen gittiğinden beri
eşkilaya sulusu, sömelek köfte, boranı yemedim. Sen gittiğinden beri umutlarım
yıkık dökük, gözlerim kederli, dualarım daha sessiz, yalnızlıklarım daha koyu,
öfkelerim daha çabuk. Sen gittiğinden beri ne gemileri gören bir evim oldu, ne
de böyle bir evim olsun diye hayâlim. Sen gittiğinden beri daha duygulu, daha
tedirgin ve daha umutsuzum.
Oysa sen umuttun, hayattın, yüreğimdin…
Fakat artık gurbetsin, hüzünsün; en güzel ve en tatlı hatırasın.
Seni rahmetle anıyorum sevgili anacığım…
(*) Avukat-yazar / İstanbul Barosu