O taklit edilemez. Geçmişte hiçbir zaman bir Edith Piaf olmadı, gelecekte de
olmayacak. O göklerin akşam yalnızlığında için için yanan bir yıldızdır.
Birbirlerine sarılmış çiftler eğer hala sevmeyi, acı çekmeyi ve ölmeyi
biliyorlarsa, bu biraz da onun yüzündendir. Şu küçük insana bakın; elleri,
yıkıntılar arasından fırlamış bir kertenkeleninki gibi. Bonapartvari bir alın
ve henüz görmeye başlamış bir kör gibi bakan gözler. Böyle biri nasıl şarkı
söyler? Kendini nasıl ifade eder? Gecenin büyük iniltilerini o daracık
göğüslerinden nasıl çıkartabilir?
Bakın işte söylüyor; daha doğrusu, nisan
bülbülünün yaptığı gibi, aşk şarkısını deniyor. Bülbülün şarkısını hiç
duydunuz mu? Zorlanır. Tereddüt eder. Davranır. Soluksuz kalır. Sonra yükselir
ve tekrar düşer. Ve birdenbire "bulur". Bir nağme tutturur ve altüst olur.
Kendini ve dinleyicisini yoklayan Edith Piaf, çok kısa zamanda buldu
şarkısını. İşte tepeden tırnağa bedeninin her yerinden çıkan sesi,siyah
kadifeden büyük bir dalga gibi seriliyor. Bu sıcak dalga, bizi sarıyor,
üstümüzden geçiyor ve bizi içine alıyor. Artık olan olmuştur. Edith Piaf,
dalın üstüne konan görünmez bir bülbül gibi, ortadan kaybolacaktır. Geride
yalnızca bakışını, soluk ellerini, ışık saçan mum alnını ve büyüyen, yükselen,
daha da yükselen, sonra yavaş yavaş kendini tamamlayan ve giderek, kendisi
olan sesini bırakacaktır. İşte tam o anda, Edith Piaf'ın dehası ortaya çıkar
ve her birimiz bunu farkederiz. Kendini, şarkılarını, müziği ve sözlerini
geride bırakmıştır artık. Bizi aşmıştır. Sokağın ruhu, onu çevreleyen binalara
geçer ve şehirdeki bütün odalara yayılır. Edith Piaf değildir şarkı söyleyen:
Yağan yağmur, esen rüzgar, serpilen ay ışığıdır.