Eluard'ı tuttuğumu söyleyecekler, biliyorum. Elbette tutuyorum.
Üstelik bu konuda yalnız da değilim.
Herkes birini tutmakta özgürdür, bütün mesele bu yeğleme nedenlerinin aynı
zamanda Eluard'nkilere uyup uymadığını bilmektedir. Bazı kimseler, kendi
sanılarına göre, Eluard'ın da gerçekte savunduğu şeyleri savunuyor. Bir başka
grup da Eluard'dan, kendisinin görünce şaşıracağı bir yardım sağlıyor.
Böylece, Eluard'ın şiiri içerik (muhteva) yönünden onların dilediği yere çekilip
götürülemediği için, bazı kimseler, biçim üzerinde durarak, hiç değilse biçim
yönünden, Eluard'ı seçmiş olduğu kamptan ayırmaya uğraşıyor. Bu çaba imge (image)
konusunda, ritim ve uyak (kafiye) konusunda oluyor.
Bu yüzden, bizim toplumcu gerçekçilikten yana olanların bile büyük bir iyi
niyetle cevap vermeye, ön almaya, belki kendilerinin de karşılaştığı güçlükleri
aydınlatmaya çalıştıkları, kendi deyimleriyle, Eluard'ın şiirinden «işçilerin»
çıkarılıp atıldığını görmekten korktukları farkediliyor. Ben bu konuda
beceriksiz metin yorumlamasından olduğu kadar, ilk bakışta düşülen yanlış
anlamalardan da korktuğumu itiraf ederim.
Eluard'ın şiiri açık mı, değil mi? Eluard'da açık şiir de var, açık olmayan şiir
de. Eluard'ın şiiri bölünmez bir bütün, ya da koşulsuz bir veri değil ki.
Eluard'ın şu şiiri ile bu şiiri arasındaki bağ ve tarihsel koşullar aynı değil,
ve şu şiirin tarihsel hal ve şartları öteki şiirinkine benzemez. Paul, ölümünden
yedi sekiz gün önce bana Poémes pour tous (Herkesin Beğendiği Şiirler) haline
gelmiş olan şiirlerini yeniden bastırmamı söylediği zaman kafasında şiir
lerindeki bu açıklık ayrımından başka bir şey yoktu. Bana, insanların, kendi
kitaplarından birini, şiirlerinden bazılarında buldukları, öteki şiirlerde
yitirdikleri şey için satın aldıklarını görmekten üzüntü duyduğunu söylemiştir.
Öyle ki, Eluard'ın herhangi bir başlık adı vermeden ölüp gidişinden sonra ben,
Dominique Herkesin Beğendiği Şiirler adını teklif etmezden önce, kitaba Açık
Şiirler (Poémes dairs) demeyi düşünmüştüm.
Şiirde kapalılık konusunda pek çok şey söylenebilir. Ama burada, işi
kolaylaştırmak üzere, içindeki suya susamamış okuyucunun bir su küpünü güzel
bulamayışı gibi, şiiri anlayamamasından ileri gelen kapalılığı bir yana
bırakalım. Europe dergisinde Pierre Albouy'un yaptığı gibi, imgeden, imgenin
zorluğundan gelen kapalılığı ele alalım.
Pierre Albouy, büyük bir iyi niyetle, şiiri, ve özellikle Eluard'ın şiirini
yarım yamalak anlayanlara, ya da hiç anlamayanlara anlatmanın düşünü
görenlerdendir. Poémes pour tous için şunları yazıyor:
... halk için hazırlanmış bu güldestede Eluard hemen bütün kitaplarından
alınmış, hatta bazı «zor» şiirlerine yer vermiş .
Demek ki Eluard'ın eserinin kapalı yanı hâlâ değerini muhafaza etmekte ...
Doğrusu, bu bir beğeni işi. Şairin duygusunu paylaşan kimselere «kolay» gelen
şiirler, şairi modası geçmiş biri gibi gören başka insanlara «zor» gelebilir.
Şiir, yalnız kelime kelime anlaşılmaz. Bunu Pierre Albouy da çok iyi bilir.
Zaten Eluard da bu Poémes pour tous'ı, duygulu bir dille hitap etmek istediği
kişileri, eserindeki kapalı yanın yaratacağı gereksiz engelden kurtarmak
istiyordu. Burada, bütün kitaplarından (ya da hemen hemen bütün kitaplarından)
alınma şiirlere yer vermiş olması hiç bir şeyi kanıtlamaz. Açıklık, 1942' de ...
sağlanmadı ki: Bu tarihten önce yazılmış şiirler içinde oldukça kapalı şiirler,
daha sonra yazılmışlar içinde de bütünüyle açık olan şiirler vardır. Açık, ama
ille de «kolay» değil. Albouy şöyle devam ediyor: Eluard'ın açık şiiri sanki
bu zengin karanlıktan doğmuş olduğu için daha bir aydınlanıyordu ...
Paul bu cümleyi okusa ne düşünürdü acaba? Bu zengin karanlık sözü için ne
düşünürdü? Ben eminim ki, başkasına kapalı gelen şeyin kendisi için öyle
olmadığını, şiir yazdığı zaman, kapalılıkta bir zenginlik değil, bir
yetersizlik gördüğünü söylerdi. Açık olanı kapalıya üstün tuttuğunu, ve
Poémese pour tous'un da bu yüzden yayımlandığını söylerdi. Ama nihayet Eluard'la
benim, bize açık gelen şeyler yüzünden başkalarına kapalı gelen şeyi pek iyi
ölçemememiz mümkündür.
Öyleyse, Pierre Albouy'un sözünü ettiği kapalılığın ne olduğuna bir bakalım. Bu,
özellikle imgeden (image'dan) gelen bir kapalılık. Eleştirmen Ames amis
exigeants (Titiz Dostlarıma) adlı şiiri yorumluyor. Ben onu bu metin
açıklamasında izleyecek değilim (bütün bunlar, şiirle dostluğa yeni başlayanlar,
lise öğrencileri göz önünde tutularak yazılmış). Ama üzerinde tartışılabilecek
nokta, tartışılması gereken nokta, bence, benim gibi Eluard'ın da katılmayacağı
bir imge sımflandırması'dır. Nitekim Albouy şöyle bit ayrım yapıyor:
Chanson Compléte adlı kitaptan alınmış bir şiirin şu imgesi:
Sous la peau du miroir bat le coeur de la lampe*
(Aynanın teni altında lâmbanın yüreği çarpar.)
-çok güzel bir kapalı imge, yani açıklanması gereken bir imgedir.
Daha sonra, diyor yaklaşık olarak, «kolay» imge, yani herkesin hemen
anlayabileceği imge vardır. Örnek:
Paris ma belle ville
Fine comme ıme aigu,ille forte comme ıme épée*
(Paris, bir iğne kadar ince, bir kılıç kadar güçlü, güzel kentim.)
Bu «kolaylığı», "iyi duyguların», örneğin ana sevgisinin simgesi diye gösteriyor
(konuşan bir anadır):
«J'avais dans la douceur tissé trois munteaux
«Un pour nous deux pour notre enfant*
(Gecenin tatlılığı içinde üç manto dokumuştum, biri ikimiz için, ikisi de
yavrumuz için)
Açık şiir, diyor, ... geceye ilişkin şiirler içinde bundan daha iyi
söylenmişini, daha şiirsel alanını göstersinler bana, bekliyorum!
Sonra «gerçeküstücü» imgeyi gösteriyor, bu imge için şöyle buyuruyor: Bu tür
imgenin açıklanacak hiç bir anlamı yoktur.
Ve sonra şu mısrayı yorumluyor:
La terre est blue comme une orange
(Dünya bir portakal maviliğinde)
Şöyle diyor:
Şu ünlü «La terre est bleue comme une orange» dizesi için geçerli bir
açıklama yapılabileceğini sanmıyorum (ve) aslında, hiç de aldırmıyorum.
Bu dizeyi, seversiniz, ya da sevmezsiniz, bunun dışında hiç kimsenin başka bir
diyeceği olamaz...
(Burada söze ara vermekten kendimi alamıyorum: Hayır, sevgili dostum, benim
bir diyeceğim var, dize konusunda değil, ama sizin şu yargı niteliğindeki
olumlamanız üzerine bir diyeceğim var. Bir kez imge, sözün önü ve arkası içinde
değil, ama kendi başına ele alınınca hiç de açıklanmaz değil. Dünya portakal
gibi yuvarlaktır ve çok olgunlaşan portakal mavi bir renk alır. Öte yandan,
sizin şu ve, aslında, hiç de aldırmıyorum lafınız bana hiç de bilimsel
gelmiyor. Bir sözün bir anlamının olması, ya da olmaması aynı şey değildir.
Eluard, bütün gerçeküstücüler gibi, ki bu mısra da 1929 yılında yazılmıştır,
açıklanamayacak hiç bir şey bulunmadığını, her şeyin bir anlam taşıdığını
söylerdi. Kapalılık (anlaşılmazlık) iki kaynaktan gelir: Ya okumasını bilmeyen
okuyucudan, ya da derdini anlatmayı bilmeyen yazardan. Ya da her ikisinin
karışımından.)
Demek ki Pietre Albouy, Eluard'ın şiirinde kolay (açık), zor (ama
açıklanabilen), gerçeküstü (hiç mi hiç açıklanamayan, ve kendisine göre bunun
hiç de önemi yoktur) imgeler bulduktan sonra, bunların karşısına apaçık şiiri
koyuyor, örneğin, daha önce adını andığımız, bir ananın ağzından yazılmış
şiirin son dizesi:
Je suis seule pour aimer
(Bir ben varım sevilebilecek)
burada, diyor, şiirsel apaçıklık en son sınırına erişmektedir. Yanılmayalım diye
bir örnek daha ekliyor:
Ben, kendi payıma*(Sözlerin altını Albouy çizmiş), bu dizeyi pek çok seviyorum:
Ma douleur comme un peu de soleil dans l'eau froide*
(Soğuk suya vurmuş azıcık güneşe benzeyen acım.)
Ama, Gabriel Péri için yazılmış olan şiirin şu dizesinin çok daha yüce, evrensel
bir açıklıkta olduğunu yadsımak mümkün mü:
Tutoyons-le sa poitrine est trouée
(Sen diyelim ona, bağrı delik deşik)
Gerek burada, gerekse bir önceki örnekte, heyecanımızın konunun büyüklüğünden,
içeriğin yüce değerinden geldiğini ekliyor sözlerine. Doğru bir söz, ama imge
davasıyla en ufak bir ilgisi yok. Çünkü imge yüce bir konuyu, değeri yüksek bir
içeriği dile getirdiği zaman, (başarısı, anlatım gücü ölçüsünde) bu konunun, bu
içeriğin değerini eksiltmeyecek, artıracaktır. Lise öğrencileriyle işçilerin bu
işde hiç rolü yoktur.
Bu iyi niyetli yorumda beni şaşırtan şey, yazarın imgeleri sınıflandırmakla
yetinmeyip, sözün en gerçek anlamıyla okurları da sınıflandırması'dır. Örneğin
kendisi, ne bir lise öğrencisi, ne de bir işçidir, imgeleri anlamasa da (vız
gelir bana) yoğaltabilir (istihlâk edebilir), güç bile olsa, bir imgeyi çok
güzel bulabilir, kendi payına, bazı kapalı imgeleri pek sevmektedir. Ama, genel
kavramlar yüzünden, işçilerin ve lise öğrencilerinin hazmedebileceği,
anlayabileceği, sevebileceği imgeleri yeğlemekte, yeğlemek zorunda olduğunu
sanmaktadır. (Bu saptamaların altını da Albouy çizmektedir.)
Demek ki ona göre iki tür şiir vardır. Eluard'ın, şiir meraklısının zevkini
büyük halk çoğunluğunun anlayışının dışında, ayrı bir yere koyan bu görüş
açısını kabul edebileceğini sanmıyorum. Gerçekten de, eseri böyle bir görüşü
yalanlamaktadır.
Pierre Albouy'un sözü nereye getirmek istediğini çok iyi görüyorum, o burada
gerçekçi şiiri savunmak istiyor, Eluard onun gözünde büyük bir kozdur, öyleyse
Eluard'ın gerçekçi bir şair olması gerekmektedir, ama bu, es geçmek istemediği
birtakım güçlükler ortaya çıkarmaktadır. Eluard'ın şu ya da bu şiirindeki
gerçeklik payı değişmektedir, ama doğrusu aranırsa, Eluard'ın şiirinde bizi
duygulandıran şeyleri gerçekçiliğe yüklemek ancak dili kötüye kullanmakla mümkün
olabilir.
Hele, hokkabazlığa başvurmadan, Eluard'ın değişik çağlardaki şiirsel anlatımını
bu tür bir kavram içine oturtmak mümkün değildir. Eluard'ın şiirindeki imgeler
onlara mesleki bir tutumla (zorlukları kabul edilen, sınıflandırılmış) imgeler
gözüyle bakarak değil, onları dile getirdikleri içerikten tarak incelenebilir.
Şunu kabul etmek gerekir ki, Eluard'ın eski imgelerinin birçoğu ne lise
öğrencilerini, ne işçiyi, ne de beni etkiler, çünkü bu imgelerin nesneleştirdiği
içerik işçiye de, öğrenciye de, bana da yabancıdır. Tıpkı sonradan Eluard'a
yabancılaşmış oldukları gibi, çünkü Eluard artık şu sözleri söyleyen, düşünen
adam değildi:
Le seul espace libre est au fond mon coeur
Est-ce l' espace intime de la mort
Ou celui de la fuite*
(*Biricik boş alan yüreğimin derinliklerindedir; bu, ölümün öz alanı mı, yoksa
kaçışın alanı mı acaba?)
O, şunları yazabilen bir şair olmuştu:
Les hammes ont besoin d' être unis d' espérer de lutter
Pour expliquer le monde et pour le tranformer*
*(İnsanların, dünyayı açıklamak ve değiştirmek için birleşmeye, umud etmeye,
savaşmaya gereksinimleri var.)
İlk örnekteki, derdini imgeyle ya da imgesiz anlatan Eluard, Pouvoir tout dire
(Her Şeyi Söyleyebilmek) adlı kitabın şairinden fersah fersah uzaktadır. İkinci
Eluard'ın imgeleri insanın yüreğine işlemektedir, hem de ister kolay, ister zor
ya da açıklanmaz olsunlar. Bu bir biçim işi değil, bir öz meselesidir.
Yine Europe'un bu sayısında, Georges Ribemont-Dessaignes, biçim konusunda, ve
bütün öteki sorunları bir yana bırakarak, Eluard'ın Şiir Sanatı başlığını
taşıyan bir yazı yazmış. Dessaignes, Eluard, onun o bir marangozunkini, bir,
hasat işçisininkini andıran ya da sadece rüzgârın kumlar üzerindeki, suların
tepeler üzerindeki, ya da buzulun kayalar üzerindeki işleyişine benzeyen
işçiliğinden söz ettiğiniz zaman, fikir alanına girdiğiniz zamankinden daha az
ihanete uğrayacaktır, ki bu ihanete en iyi niyetli dostluklar bile engel
olamaz, diye düşünüyor ..
İşte uyarıldık: Buzulun kayalar üzerindeki işleyişine benzeyen işçiliğinden söz
açtığımız zaman, Eluard'a, fikirler alanına atıldığımız zamankinden daha sadık
kalacağız, çünkü fikir alanında ona ihanet etmekten başka bir şey yapamayız.
Bununla birlikte, Eluard'ın da mutlaka onaylayacağı genel bir şiir anlayışı
ortaya çıkıyor. Genel olanı geçelim, bu Ribemont-Dessaignes'in işi. Ama kuramın
Paul Eluard cümlesini ele aldığı noktada, Eluard'ın, bu buzul alanında fikir
alanından daha az mı, yoksa daha çok mu ihanete uğradığını araştırma hakkına
sahibiz.
Bu cümlenin özelliği şu ki, sesten meydana gelmiş olup akıcıdır, ama tükenmez
değildir. Cümle oldukça kısa parçacıklar halinde söylenmiştir, mantıklı bir
düzen içinde değildir, ve bu parçacıkların süresini belirleyen şey kesinlikle
gizlidir, şairin sırrıdır bu, mizacının değişimlerine, yüreğinin çarpışına,
kişisel zamanına bağlıdır. Bilimin araçlarını ve görüşlerini temelinden sarsmış
olan quanta (nicelikler) kuramına dayanarak, burada karşımıza çıkan şeyin,
şiirin niceliklerinin birbiri ardından söylenişi olduğunu düşünebiliriz ...
Burada da bilinemezcilik (agnosticisme) ağır basıyor: Cümle parçacıklarının
süresini belirleyen şey, (yani, şiiri izleyen kişi yararına iyi anlıyorsam,
Eluard'ı önemli kılan şey) son derece gizli kalmaktadır. Bu şiir sanatının
özelliği, aslâ bir formül içine oturtulamamasıdır. Burada, bilimin araçlarını
ve görüşlerini temelinden sarsmış olan nicelikler kuramı, bence, Ribemont-Dessaignes'e
göre, Eluard'ın şiir sanatındaki araç yokluğunu ve körlüğü temelinden sarsan bir
şey olmuştur. İyi ama, nicelikleri yardıma çağırmanın ne gereği var? Onlar
burada ne işe yarayacaklar?
Az sonra, Eluard'ın Şiir Sanatı adlı makalenin şu bölümleriyle bunu da
anlıyoruz:
Tabiî, Eluard'ın eserinde, ilk bakışta şiirsel dökümevinin eski kalıplarına
dökülmüşe benzeyen şiirler de var. Örneğin, Mourir de ne pas mourir (Ölmemekten
Ölmek/1924) adlı kitaptan alınan şu L'égalite des sexes (Kadın Erkek Eşitliği)
şiirinin tümü böyle: On iki heceli, uyaklı ve normal duraklı (yani on iki
üzerinden sekiz duraktı) dört mısradan kurulu üç kıta. Ama burada bile oyuna
gelmiyoruz. "Sesli madde dudaklarımızdan akmış, önümüzde bir kalıp varmış, bu
madde o kalıba dökülüvermiş: Ama onun kesin biçimini bambaşka bir kalıpta elde
edebileceğini hemen görüyoruz ..
(Bir başka deyişle: Evet, Eluard bu on iki heceli şiiri yazdı, ama bunu bambaşka
bir biçimde de yazabilirdi, onun için aldanmış değiliz... herhangi bir kimse
için, herhangi bir konuda, herhangi bir şeyi kanıtlamak üzere kullanılabilecek
bir akıl-yürütme bu) .
... Ve bu durum, ŞÖYLE GEÇERKEN, (bu kez büyük harf yapan benim) geleneksel
Fransız şiirinin ölçülerinin şiire düşman olduğunu saptamamıza izin veriyor. Bu
ölçüler, sesin, içlerinde özgürlüğünü, rahatlığını, zenginliği1iğini ve
inceliğini yitirdiği demir ve alçıdan yapılma korkunç kalıplardır, şiirin
boynuna geçirilen iğrenç lâlelerdir. Ve genel sanının tersine (on iki hecenin,
durağın, tam uyağın kaçınılmaz oluşu, yani zaman ve tınıyla
ilgili her şey), bu ölçüler yazının cansızlığını; gözle görülür ölçünün,
mısraların sonundaki, yazıyla gösterilen, ama okunmayan işaretlerin birbirini
tutuşunu doğurmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Eluard'ın bu kalıplar içinde katkısız şiiri sürdürebilmesi bir mucizedir.
Eğer nicelikler kuramının neden yardıma çağrıldığını anlıyorsak, Eluard hakkında
bütün bunların yazılabilmiş olması da bir mucizedir. Georges Ribemont-Dessaignes'in
geleneksel Fransız şiirinin ölçüleri adını verdiği şeyden nefret etmesi
kendisinin bileceği bir iştir ve bu ceza kanununda yer alan bir suç değildir.
Ama bu konuda Eluard'ın kendisine kanıt sağlaması, işte bu gülünçtür. Çünkü
yalnız 1924'de yazılmış (dört mısralı üç kıtadan kurulu) bir şiirde raslamayız
on iki heceli dizeye ve geleneksel Fransız şiirinin öbür ölçülerine, ki bu
ölçüler, nicelikler kuramının yardımı olmaksızın, cümle parçacıklarını, şairin
dizeyi kesip satır başı yapmasının nedenlerini açıklamaktadır. Örneğin, Pouvoir
tout dire'deki (1951),
«Le tout est de tout dire et je manque de mats» *
(Bütün her şeyi söylemekte sözcüklerim yetersiz)
dizesiyle başlayan ilk şiirde on iki heceli mısralardan kurulu yirmi dört kıta,
yani doksan altı tane on iki heceli dize vardır. Ama (Devoir et
l'Inquietude'deki ilk şiirleri saymazsak:
Les soldats s'en vont les avoines hautes
En chantant un refrain en l'air ...
Le soleil entier sur leurs capotes
Les soldats s'en vont par les avoines hautes
Légers de la bonne maniére.*
(Askerler bir marşın nakaratını söyleyerek uzun saplı yulaf tarlasında
ilerliyorlar, olanca güneş kaputlarında; hareketleri gayet hafif olan askerler,
uzun saplı bir yulaf tarlasında ilerliyorlar.)
ki nicelikler bu şiiri açıklamaya yetmeyecektir ... ) ister uyaklı olsun, ister
olmasın, gerek on ikili, gerek sekizli, gerekse onlu dizeler, bütün ömrü boyunca
Eluard'ın kafasını kurcalamıştır. Ribemont-Dessaignes, Eluard'ın on iki heceli
mısraya düşkünlüğünün bizim gerçeküstücü çevrede alay konusu olduğu gençlik
yıllarımızı unuttu her halde. Ama şimdi, on iki heceli mısrada sesin özgürlüğünü
yitirdiğini söylerneğe kalkarsa, kendisine hatırlatmak isterim ki, o sıralar,
Eluard için özgürlük on iki heceli mısradaydı, ve onu bundan alıkoyan şey
gerçeküstücü terör havasıydı.
Eluard'ın burada katkısız şiiri sürdürebilmiş olması bir mucizedir lafına
gelince, bu sözü yorumlayacak durumda olduğumu sanıyorum. İnanın, bu mucize pek
sık tekrarlanmıştır, ve herkesin bildiği gibi, bu işin adından da, kendisinden
de nefret eden Paul Eluard'ın ihanet olarak niteleyeceği bir şey varsa, o da
işte böyle katkısız şiiri sürdürebilmiş olmaktan dolayı kutlandığını görmektir.
ÇAĞIMIZIN SANATI /ARAGON
Çev: Bertan Onaran
Gerçek Yayınevi / Nisan 1966
Sayın gunfrfd'ye teşekkürlerimizle