Aşk işinde hem sevgililerin hem de âşıkların dereceleri birbirlerinden
farklıdır. Sevgilinin mayası ne kadar yüksek ve değerli ise âşıkın
himmet ve
gayretinin mayası da o derece asil bir hamurdan olur.
Böylece muhabbet kendi dengi ile ölçülecektir. Sevenler arasındaki ruhanî
münasebetler, ikisi arasında bir âşinalık doğurur. Böylece mizaçları bir
derecede eşit olanlar, ruhlarının şeref ve yüksekliği açısından da birbirlerini
kabule hazırlanırlar, arada bir feyiz ve uzlaşma kendini gösterir, Rahmanî sevgi
başlar.
Nitekim âşıkın bu mertebelere yükselen meyil, alaka ve
cezbesi, içinden dışarıya
vurunca, âşıkın kendini fazla göstermez olur, bir sarmaşık gibi varlığını kaplar
ve hatta ihtiyarını şaşırtır. Artık onda olan varlık, yalnızca sevgiliye ait
olan varlıktır ve âşık bunun sınırının nereden nereye olduğunu
bile unutur. Bu
durumda sevgilinin va’detmesi, sitem veya azletmesi, yaklaştırma veya dostluk
vermesi gibi haller âşık için birdir. Yani sevgilinin lutfu veya kahrı, cemali
ve celali âşık için müsavidir.
Sevgi, eserden
müessire doğru derecelenerek yaşanır. Suret, müessirden varlık
alemine yansıyan bir eserdir ve insanlar suretlere bakarak güzelliği görür. Bu
görüşün en yüksek derecesi ruhlarında aydınlık olanların bakışlarına yansır.
Onlar, hiç ayırım
yapmaksızın her tür surete bakınca Hakk’ın tecellisinden
gayrısını görmezler. Bu yol velilerin aşkına çıkar ve sonunda vahdete (Bir ile
birlik olma) varır. Artık âşık mutlak güzelliğin içinde yaşamaktadır.
İkinci yüksek
derecede ruhlarını mücahede ile aydınlatmaya çalışanlar bulunur.
Bunlar aşkın mücerret mânâsına yaklaşmış, insan suretlerinin güzelliğinde gerçek
Sevgili’nin tecellisini ve güzelliğini görür olmuşlardır. Aşk ateşi bu
kimselerin
içini öyle aydınlatır ve yakar ki, artık orada sevgiliden başkasına
ait ilgiler görünmez olmaya, sevgi dışındaki şeyler aşk ateşinde kül olmaya
başlar. Böylece mutlak güzellik mukayyet güzelliğin içinden süzülür; mecazî aşk,
hakiki aşkın
rengine bürünür.
Üçüncü derecede aşkı tanıdığı halde ilerleme gösteremeyenler durur. Burada
sevgi, suretlerin görünen biçimlerine takılıp kalır ve perdenin arkasını
görmekte zorlanır. Dünya ilgileri ve sevgiliye
yoğunlaşamama dolayısıyla yolda
ilerlemeler aksar; maddi olan suretlere takılıp kalındığı için de daima keşmekeş
içinde çırpınılır, fitne ve nefsin arzuları aşkın ışığını söndürür, âşıkın
gözüne hakikati göstermez olur.
Şekle ve surete bağlanma, gerçek güzelliği görmeye bir engel teşkil edince de
aşk yolunda ulaştıkları dereceden geriye döndürülürler. O yüzden büyükler,
“Tanıdıktan sonra inkar etmekten ve tecelliyi gördükten
sonra örtülü kalmaktan
Hakk’a sığınırız!” derlermiş. Bu tür âşıklar, geceleyin önlerine su dolu bir
leğen koyup leğende mehtap seyrine yeltenenler gibidir ki başlarını kaldırıp
bakabilseler, mehtabın yukarılarda olduğunu
göreceklerdir. Ancak dünya ilgisi
olan leğen onların başlarını kaldırmalarına hep bir engel olarak sürüp
gidecektir.
Dördüncü derece aşkın dışında kalma halidir. Suretlere bakarak güzelliği
görmekle birlikte aşkın en alt
derecesinde nefislerine uyarak dünyalık güzelin
seyrine takılıp kalan bu tipler, şehvet ve behimilik vadisinde kendilerince bir
yol tutturmuşlardır ki ne mutlak güzellikten, ne de aşkın gerçeğinden haberleri
vardır. Sevginin sırrı üzerlerinden
alınmıştır, letafet ve incelik vasıfları
körlenmiştir. Bunlar yaratılışlarındaki “aşağılardan da aşağı”lık vasfına uyarak
sevgili sandıkları birtakım kalıpları kucaklarlar ve nefislerinin arzularına
“aşk” adını verirler.
İmdi, bu anlattığımız yüksek âşıklar bu çağda da var mıdır denilirse; hiç
şüphesiz Allah’ın sevgili kulları her devirde yaşar, deriz. Hatta onları
kimsecikler bilmese de!...
Sözü Molla Camî’nin bir
rubaisi ile noktalayalım: “Ne zamana kadar hevâ ve
hevesinin peşinde dolaşacak, gerçek aşk yerine nefsinin arzusuna meyledeceksin?
Servinin gölgesine örtünü sermişsin de servinin varlığından haberin yok; gölgede
oyalanıyorsun.”
Zaman
24.02.2005