Hayatı, devamlı olarak çeşitli araçlarla denetleniyor, negatiflere kaydediliyor,
çizelgeler haline getiriliyor ve bir sürü doktorla hemşire tarafından didik
didik ediliyor, göğse ve damarlara yapılan iğnelerle gayrete getiriliyor,
oksijen tüpleriyle içine dolup küçük cam tüplere boşaltılıyordu. Kısacık
ziyaretlerim, oksijen tüplerini değiştirmek ya da ona yeni ilaçlar vermek üzere
içeri dalan doktorlar, hemşireler ve diğer hastane görevlilerince gitgide daha
sık kesilmekteydi.
Savaş sırasında güçlükle iş bulunabiliyordu; tarlalarda çalışamayacak kadar
çelimsizdim, köylüler çiftlikte çocuklarını yada yakınlarını çalıştırmayı yeğ
tutuyorlardı. Yersiz yurtsuz biri olarak herkesin şamar oğlanıydım. Sonunda
yanında iş bulduğum çiftçi, eğlenmek için gömleğime yapışarak beni çekiyor ve
dövüyordu. Ara sıra kardeşleriyle dostlarını çağırıyor, birlikte oyun
oynuyorlardı: Onlardan birkaç adım ötede durup gözlerimi açarak ileri bakarken
yüzüme tükürüyorlar, gözüme kaydedecekleri isabet sayısı üzerine bahse
tutuşuyorlardı.
Bu tükürük oyunu köyde çok yaygınlaşmaya başlıyordu. Kızların, oğlanların,
çiftçilerin, karılarının, sarhoşların ya da içmeyenlerin, herkesin hedefiydim.
Günün birinde mantardan zehirlenen bir çocuğun, köyün en zengin çiftçilerinden
birinin çocuğunun cenazesinde bulundum. Herkes bayramlıklarını giymişti, iyi ve
alçakgönüllü görünüşleri vardı.
Çukurun başında dikilen yıkılmış babaya bakıyordum. Yeni sürülmüş toprak gibi
sapsarıydı yüzü, gözleri şiş ve kırmızıydı. Karısına yaslanıyor, bacakları
bükülüyor, adamı güçlükle taşıyabiliyordu. Tabutu çukurun kıyısına
bıraktıklarında, cilalı kapağın üstüne kendisini attı, çocuğun kendisiymiş gibi
tabutu öpmeye ve onunla konuşmaya koyuldu. Çiftçinin ve karısının yakarmaları
sessizliği yırtıyordu, sanki boş sahnede bir trajedi korosu hiç durmaksızın
haykırıyordu.
Köylülerin çocuklarına duyduğu sevginin, hayvanlar arasında yayılan ateş gibi
denetlenemeyen bir güç olduğunu anladım. Sık sık çocuklarının ipeksi saçlarını
okşayan anneleri, çocuklarını havaya atıp tutarak eğlenen babaları görüyordum.
Tombul bacakları üzerinde sendeleyen, rüzgarın tokatladığı ayçiçeklerini dik
tutan güçten destek alır gibi yuvarlanıp yeniden doğrulan çocukları görüyordum.
Sonra bir gün, umutsuz memeleriyle koca sürüyü birbirine katan, debelene
debelene, ağır ağır can veren bir koyun gördüm. Köylüler, hayvanın otlarken bir
olta iğnesi ya da cam parçası yutmuş olabileceğini söylüyorlardı.
Aylar geçti. Bir sabah, sığırtmaçlığını yaptığım sürüden bir inek, komşulardan
birinin çiftliğine daldı ve ürüne zarar verdi. Durum patronuma bildirildi.
Tarlalardan döndüğümde beni bekliyordu. Beni ambara sürükledi, bacaklarım kan
içinde kalana dek kırbaçladı. Sonunda, hırsından böğürerek deri kayışı suratıma
fırlattı.
Atılan olta iğnelerini toplamaya ve ambarın arkasına gömmeye koyuldum. Çiftçiyle
karısı kiliseye gittiğinde gizli yerime süzülüyordum. Taze somunlardan aldığım
ekmek içiyle topaklar yapıyordum; her birine de iki olta iğnesiyle cam tozu
koyuyordum.
Çiftçinin üç çocuğundan en küçüğüyle oynamayı severdim. Onu sık sık avluda
bulur, kurbağa ya da leylek taklidi yaparak kahkahalarla güldürürdüm.
Bir akşam küçük kız göğsüme sokuldu. Ekmek içinden yaptığım topaklardan birini
aldım, tükürüğümle ıslattım ve ağzına attığı gibi yutmasını istedim.
Durakladığını görünce, bir elma dilimi alıp ağzımın içine koydum, işaret
parmağımla ittim ve yuttum. Küçük kız da benden gördüğünü yaparak ekmek
topaklarını birbiri ardına yuttu. Yüzüne bakmamak için başımı çevirdim ve
babasının kırbacının yakıcılığından başka şey düşünmemeye kendimi zorladım.
O andan sonra, zalim patronlarıma korkmadan bakmaya, sille tokat girişip kötü
davranmalarına yol açmaya başladım. En ufak bir acı duymuyordum. Yediğim her
kırbaç darbesini, benimkinden yüz kat beter bir acıyla ödeyeceklerdi. Artık
kurbanları değildim: Onların hem yargıcı, hem de celladı oluvermiştim.
Bölgede ne doktor vardı, ne de hastane. En yakın demiryolundan da, kırk yılda
bir yük treni geçerdi. Gün doğarken gözyaşları içindeki ana baba, soluyup duran
çocuklarını kiliseye, kutsaması için papaza götürdüler. Alacakaranlık çökerken,
daha da umutsuz, ölüm halindeki çocukları büyü yapan sihirbazların uzaklardaki
kulübelerine taşıdılar.
(Adımlar’dan alıntı)
Çev: Hasan Aslan