Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda biz koca bir imparatorluğu kaybettik.
Elimizde, Urfa, Antep civarında Fransızların, İstanbul’da İngilizlerin, Ege
bölgesinde de Yunanlıların bulunduğu bir Anadolu kaldı.
İstiklal Savaşı’nda bu güçleri püskürtüp Anadolu’yu bir bütün olarak geri aldık.
Anadolu’yu almak çok önemliydi elbette ama önemli ölçüde toprak kaybettiğimiz de
bir gerçekti.
Bugünkü durumla kıyaslayarak anlatırsak sanırım durum daha berrak anlaşılır.
Bir savaşta bütün Türkiye’yi kaybettikten sonra Marmara Bölgesi’nin bazı
kısımlarında bulunan düşmanı püskürterek Marmara’yı kurtardığımızı düşünün.
Marmara’yı kurtarmak hiçbir şeyi kurtarmamaktan daha iyidir elbette.
Ama bu, bütün Türkiye’yi kaybettiğiniz gerçeğini değiştirmez.
Koskoca Osmanlı’yı kaybedip Anadolu’yu kurtarmak da, Türkiye’yi, kaybedip
Marmara’yı kurtarmak gibiydi.
Mustafa Kemal yönetimi, halkın moralini ayakta tutabilmek için iki şeyi birden
yapmak zorundaydı.
Birincisi, kaybettiklerimizi unutturup, kazandıklarımızı abartmak…
İkincisi, bizi yenip neredeyse bütün topraklarımızı alan “düşmanları” aslında
bizim yendiğimize ve herkesin bize “düşman” olduğu bir dönemde bu “başarıyı”
elde ettiğimize insanları inandırmak.
Bunu yaptılar.
Ama bu o kadar kolay yapılabilecek bir şey değildi.
Halkın bütün hafızasını boşaltıp o hafızayı yeniden oluşturmak gerekiyordu.
Bunun için de “eğitimi” kullandılar.
Tarih kitapları, bu amaca uygun biçimde yazıldı.
Kahramanlığımız, cesaretimiz, zaferimiz vurgulandı, “düşmanlar”ın kötülüğünün
altı fazla abartılı çizildi.
Neticede, yeryüzünün “en kahraman ırkı” olduğuna inanan ve neredeyse bütün
dünyayı, özellikle de Rumlarla Ermenileri kendisine düşman gören kuşaklar
yetiştirildi.
Bu, öylesine koyu ve kaba bir şekilde yapıldı, çocukların beyni öylesine yıkandı
ki, bu ülkenin “hukukçu” bir cumhurbaşkanı, “gayrimüslim vatandaşlarımıza”
açıkça “yabancı” diyen yasalar imzaladı.
Yıllar boyu süren bu “propagandist” tarih eğitimi sonucunda Türk ve Müslüman
olmayan herkesi düşman sanan insan kalabalıkları türedi ülkede.
Şimdi bunlar rahatça kışkırtılabiliyorlar ve gidip gidip “yabancıları”
öldürüyorlar.
Cumhuriyetin ilk yıllarında böyle bir eğitim belki anlaşılabilir bir şeydi.
Yenilginin kalıntıları temizlenmeye çalışılıyor, güvenini kaybeden bir topluma
güven verilmeye uğraşılıyordu.
Ama artık çok zaman geçti.
Dünya değişti, biz değiştik.
Arada bir dünya savaşı daha yaşandı.
O savaşta dövüşenler bile birbiriyle barıştı, birbirlerinden kuşkulanmaktan
vazgeçti, sınırlarını birbirine açtı.
Biz hâlâ ilk savaşın etkisi altındayız.
Hala bütün dünyaya, hatta kendi vatandaşlarımıza şüpheyle bakıyoruz.
Bu, bizi “hastalıklı” bir toplum yapıyor.
Herkesin bize düşman olduğuna inanmak, hep yenilmekten, hep parçalanmaktan, hep
toprak kaybetmekten korkmak, rahatça çözebileceğimiz sorunlar karşısında bile
bize soğukkanlılığımızı kaybettiriyor, sağlıklı kararlar vermemizi
zorlaştırıyor.
Gençlerimizin dengesini bozuyor.
Mahalleler dolusu “katil adaylarımız” oluyor.
“Yabancılara” rahatça saldırıyorlar.
Bunu değiştirmenin zamanı geldi sanırım.
Tarihi, propaganda amacıyla kullanmak yerine, gerçekleri anlamamıza yardım eden
bir bilime dönüştürmeliyiz yeniden.
Çocukları bu korkunç “beyin yıkama” ve “düşmanlaştırma” seanslarından
kurtarmalıyız.
Düşünsenize, bugünkü eğitimden geçmiş olan “hukukçular” bile devleti adaletten
daha önemli zannediyorlar.
En parlak kadrolarımızın çoğunluğu ya başka bir ülkede ya da “yabancı dilde
eğitim yapan” bir okulda okumuş oluyorlar.
Tabulardan kurtulabilmek, daha esnek ve yaratıcı olabilmek, daha derinliğine
düşünebilmek için mutlaka “yabancıların” bir yerinden değdiği eğitimlerden
geçmemiz gerekiyor.
Sadece bu gerçek bile, durumu bir daha değerlendirmemiz için yeterli değil mi?
Ben, son zamanlarda pıtrak gibi çoğalan “katil genç” tipini yeniden normale
çevirebilmenin en önemli yollarından birinin eğitimdeki tuhaflığı düzeltmek
olduğuna inanıyorum doğrusu.
Bugünkü tarih eğitimi “katil ve manyak” yetiştirmeye çok müsait çünkü.
Bütün dünyanın “kendisine düşman olduğuna” inanan birinden sağlıklı bir insan
çıkartamazsınız öyle kolayca.
Savaş şartlarında düzenlenmiş bir eğitimle yoluna devam eden bir ulus kendini
hep savaşta zanneder.
Birinin, bu çocuklara “savaş bitti” demesi gerekiyor.
Yoksa, savaşın bittiğini bilmediği için ormanlarda saklanmayı sürdüren Japon
askerleri gibi olacağız.
Ormandan çıktığımızda da gördüğümüz ilk “yabancıyı” öldüreceğiz.
Taraf
22/12/2007