Allahım ne kadar mutlular nihayet savaş yaptıkları için! Uzaktan uzağa
Amerikan filmlerinde ya da Amerika'nın Irak'a saldırıları sırasında gördükleri
savaş sahnelerinin, bilgisayar oyunlarında gördükleri savaş oyunlarının aynısını
becerebildikleri için...
Füzelerle, savaş uçaklarıyla BBG evi gibi gördükleri mağaralarda terörist
avladıkları için, çok mutlular. Televizyon ekranlarında gene uzmanlar, haber
sunucuları heyecan içinde gördükleri sahneleri, savaşın tam göbeğinden,
kalbinden “gerçek” görüntüleri yorumluyorlar. Huşû içinde... Zevk alarak...
Büyük bir özgüven içindeler... Dünya kadar para sayıp, İsrail'den satın
aldıkları, havada aralıksız 24 saat, 36 saat kalabilen, pilotsuz casus
uçaklarıyla gurur duyuyorlar.
BBG evi gibi her yeri görüyorlar ama bir üsteğmeni bulamıyorlar... Bulamadıkları
için “firar etmiştir” kolaylığına sarılarak, gururlarına, kibirlerine halel
gelmesine asla razı olmuyorlar. Çünkü mühim olan o kibri korumak... Çünkü o
kibir korunabildiği ölçüde içeride de yüksek perdeden konuşmaya devam
edebilecekler. İnsanlarda adalet duygusunu dibinden sarsarak, gerçek ve sözde
vatandaşlığın nasıl bir şey olduğu, başörtüsünün kamusal alanda işi olmadığı
hakkında; dükkan bombayanların nasıl “iyi çocuk” rütbesine lâyık oldukları
hakkında “ders vermeye” devam edecekler. Her şeyi, vatanın gerçek çıkarlarını en
iyi kendilerinin bildiklerini, kibir içinde anlatmaya devam edecekler. Savaş
sayesinde tazeledikleri kibir ve gururla yerlerinde daha da rahatlayarak
oturacaklar.
Onlar için her şey kazanmak ve kaybetmek üzere kuruludur... Ya onlar yeniyordur
ya da biz... Her şey stratejik bir hesaptır onlar için; her şey mübahtır. İnsan
hakları bile ya “kullanılan” ya da başkalarına “kaptırılan” bir maldır. Düşmanın
elindeki şu stratejik tepeyi ya da bu köprüyü ele geçirmek, onun hareket
kabiliyetini sınırlandırmak gibidir. Bombaları, füzeleri, savaş uçaklarını, gece
görüş dürbünlerini, medyayı sermayenize katabilirseniz, düşmana karşı verilen
savaştan bir “rütbe” daha atlayarak çıkabilirsiniz...
Haber spikerleri zevk içinde anlatıyorlar, Scorskyler, Cobralar, Efonaltılar,
Efaltılarla yapılan savaşı... İsmi yabancı, görüntüleri insanla alakası olmayan
canavar makinalar ekranlardan evlerimizin içine dalıyorlar... Öbür tarafta
düşmanın elindeki sermayeyi de öğreniyoruz. Rus yapımı Katyuşa roketleri, ısıya
duyarlı roketler... Ne kadar çok öğreniyoruz bu kelimeleri! Savaşın kelimeleri
nasıl da gündelik hayatımızın kelimeleri haline geliyorlar...
Amerikan istihbaratından faydalandıklarını nasıl da gururla anlatıyorlar! En
ufak bir gurur kırılması yaşamadan, “Amerika'nın hava sahasını açtığından”,
“Amerika'nın izin verdiğinden” bahsediyorlar. Daha düne kadar, PKK'yı koruyan
bir düşman statüsündeki ABD'den bahsederken, bugün hiçbir şey olmamış gibi,
Irak'a sürpriz bir ziyaret yapan Condolezza Rice'ın “bizi” nasıl haklı
gördüğünü, Barzani'ye yüz vermediğini sevine sevine anlatıyorlar. Nihayet büyük
ağabeyin gözüne girmenin sevincini yaşayarak...
Ekranlardan düşmanın terkettiği sermaye gösteriliyor. Katyuşa roketleri, bir
çuval küp şeker, bir çuval tuz, bir çuval un, bir çuval bulgur... PKK'lıların
saklandıkları mağaralarda bulunan erzak, bıçakla delinip etrafa saçılıyor.
Bunları fakir fukaraya vermek caiz değil midir? Atmak, dökmek günah değil midir?
Yoksa savaşın kalbinde, bu çuvallar yüzünden hareket kabiliyetini kaybetmek mi
günahtır? Sahiden, hangi durumda gerçekten kazanılır bir savaş?
Amerikan istihbaratı, Amerikan kelimeli alet edavat, makinalar; İsrail yapımı
casus uçaklar... Sahiden, bizim ulusalcılarımızın anti-amerikan tepkileri ne
oldu acaba? Abdullah Gül'e, Recep Tayyip Erdoğan'a Yahudilik atfedenler, sabah
akşam “Büyük İsrail Projesi” komplosundan dem vuranlar, içeride hainler
arayanlar ne düşünüyorlar bu savaş hakkında?
Arkasına Amerikan-İsrail desteğini alan dev gibi bir orduyla, bir avuç teröriste
açılan savaşın temaşası bu kadar gururla verilebilir mi? Nasıl bir gururdur bu?
Güvenlik kuvvetlerinin, her türlü tehlikeye, teröre karşı vatandaşı korumak için
vermesi gereken mücadele böyle mi olmalı? “Savaş ruhunu”, zevk alınacak gündelik
bir hale getirerek mi, toplumu “savaş” diline, savaş tapınmasına sokarak mı
verilmeli bu mücadele? Bu savaş diline hayranlıkla kapılanlar farkında değiller
mi ki, bu dil düşmanlarında da aşkla sahipleniliyor? Yoksa bizzat bu mu
istenilen? Yani yeter ki savaşacak birileri mi olsun?
Bu toplum savaş diline çok maruz kaldı... Karabasan gibi günlerin
yıldönümlerindeyiz... Daha 30 yıl bile olmadı; 19 Aralık 1978'de Maraş'ta, bu
ülkenin yüzlerce vatandaşı savaş nidalarıyla katledildi. Daha sadece 7 yıl
geçti; 19 Aralık 2000'de, hayatları devletin koruması ve güvencesi altında olan
30 mahkum, 20 cezaevinde düzenlenen “Hayata dönüş” (!) operasyonu sonucu
öldürüldü, yüzlercesi yaralandı... Öldürenler, bütün güçleriyle, devletten
devşirdikleri her türlü sermayeyi acımasızca kullanarak öldürdüler. Öldürenler
“savaş” gibi gördüler yaptıkları saldırıları... Zaferle, gururla ayrıldılar
oradan; arkalarında kan içinde cansız bedenler bırakarak...
Artık yeter... Silahı çok olanlar, silahı az olanlar, kibir yarışına girenler...
Artık savaşın dilini dayatmayın, savaşa tapınmayı öğretmeyin bu memleketin
insanlarına... Savaşın dilini bırakın, insanca konuşun...
Bakın bugün bayram... Bir araya toplanma günü... Zenginin, fakirin, güçlünün,
güçsüzün eşitlendiğini, eşitlenmesi gerektiğini hatırlatan bayram... “Yeter
artık! Savaşla bayram yapmayın, savaşla büyümeyin, kibrinizi bir kenara bırakın!
Kendini tanrı yerine koyanlara özenmeyin! Tanrı olmak için kurban istemeyin,
kendinizi tanrı yerine koymayın! Allah'ın halklarıyla konuşun, barışın!” diyen
ve tüm zamanları aşıp gelen bir mesajı hatırlatan bayram...
Bayramınız kutlu olsun... Cejna we piroz be...
Gazetem.net
20/12/2007