- "Hepimiz BBC'den bir gazetecinin Carl Jung'la görüştüğü eski siyah-beyaz
filmi görmüşüzdür. O görüşmede
Jung'a Tanrı'ya inanıp inanmadığı sorulduğunda,
"İnanmıyorum, biliyorum" diye cevap verir.
Aynı filmin sonuna doğru Carl Jung, "Anlam'a güven ve anlam'ı amaç haline
getir!" der. Sanırım insanlığın yüzyıllardır beklediği
mesaj bu. Başarılı biri
olmanın ya da Hakikat'i düşünmenin anlamı arasında bir fark yoktur. Yaşamı
değerli kılan anlam'dır. Evet, ancak anlam'a güvenilirse ve anlam amaç
edinilirse dünya değiştirilebilir." (Irina Tweedie, "Jung Psikolojisi
ve
Tasavvuf" içerisinde, s. 108-109, İstanbul, 1994)
Bir bütün olarak dünya olmamalı elbette yazarın kastettiği... Öncelikle kişinin
kendi dünyası değişmeli. Kişi öncelikle kendi dünyasını değiştirebilmeli.
Anlam'a güvenmek, anlam'ı amaç hâline getirmek demek, görünenin ötesinde hep bir
şeylerin varolabileceğini bilmek, hiç değilse sezmek demek biraz da...
Modernlerin elinde anlamı kalmadı dünyamızın... Onların ellerinde
hiçbir 'anlam'
yoktu. Olanlarınkini de ellerinden aldılar ve acımasızca yok ettiler.
Dilerseniz, beyaz adamın vicdanı olan bir sese, yine Jung'a kulak verelim:
- "Pueblo Kızılderililerinin dinleriyle ilgili konulara
girmemelerine karşın
Amerikalılarla ilişkilerini anlatmaya can attıklarını gözlemledim. Ochwiay Biano
bana dedi ki:
- Amerikalılar bizi neden rahat bırakmıyorlar? Neden danslarımızı yasaklıyorlar?
Çocuklarımızı okuldan alıp
'kiwa'ya (ayinlerin yapıldığı yere) götürüp dinimizi
öğretmek istediğimizde neden zorluk çıkarıyorlar? Amerikalılara zarar verecek
bir şey yapmıyoruz ki!
Uzun bir süre sustuktan sonra, ekledi:
- Amerikalılar
dinimizi yok etmek istiyorlar. Bizi neden rahat bırakmıyorlar?
Yaptıklarımızı yalnız kendimiz için yapmıyoruz ki, Amerikalılar için de
yapıyoruz. Evet, tüm dünya için yapıyoruz. Herkesin yararına bu!
Heyecanından dinlerinin
çok önemli bir öğesine değindiğini anladım ve bu nedenle
ona, "Dinsel açıdan yaptıklarınızın tüm dünyaya yararı olduğunu mu
düşünüyorsun?" diye sordum. Büyük bir coşkuyla "Kuşkusuz öyle! Biz bunları
yapmasak dünyanın hâli ne
olur?" diye yanıtladı ve güneşi gösterdi.
Çok duyarlı bir konuya, kabilelerinin gizemleri konusuna girmek üzere
olduğumuzun bilincindeydim. Şöyle dedi:
- Biz dünyanın çatısında yaşayan insanlarız ve Baba
Güneş'in oğullarıyız.
Dinimizle, babamızın her gün gökyüzünde hareket etmesine yardım ediyoruz. Bunu
yalnızca kendimiz için değil, bütün dünya için yapıyoruz. Ayinlerimizden
vazgeçsek, on yıl içinde güneş doğmamaya başlar ve
sonsuza dek gece olur.
Jung, Dağ Gölü'nün (Ochwiay Biano) bu sözlerini aktardıktan sonra tüm
açıksözlülüğüyle şu yorumu yapar:
- "Bu sözlerinden bir Kızılderili'nin huzurunun ve onurunun neye bağlı
olduğunu
anladım. Güneşin oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına
yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu. Bu düşünceyle, bizim
mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı
çıkarmalarımızı karşılaştırırsak,
yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. Sırf kıskançlığımız yüzünden
Kızılderili'nin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. Zaten böyle
yapmasak, ne denli ruh zenginliğinden uzak
olduğumuzu anlar ve bunu
kaldıramayız. Bilgi bizi zenginleştirmiyor, tersine, doğduğumuzda kendimizi
içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor." (C.G. Jung,
Anılar, Düşler, Düşünceler, çev. İris Kantemir, s.
258-259, İstanbul, 2002)
Jung'un İslâm dünyasıyla ilişkileri nedense pek sınırlı ve tutuk görünür. Bu
bakımdan kitabiyat itibariyle değilse bile, yüzyüze yaptığı görüşmeler
bakımından ender sayılabilecek kayıtlardan birini yine
kendisinden dinleyelim:
- "Bana 'kitap adamı' demelerinin nedeni Kur'an'ı bilmemdi. Onlara göre ben,
belli etmesem de müslümandım. Bir sabah laibon'la, yani yaşlı hekimle konuştuk.
Geldiğinde üzerinde değerli bir
gösteriş aracı olan mavi maymun kürkünden bir
pelerin vardı. Ona düşlerini sorduğumda, gözleri yaşararak "Eskiden laibonlar
düş görürmüş ve böylece, ne zaman savaş ve hastalık olacağını, yağmurun ne zaman
yağacağını ve sürülerin
nerede güdülmesi gerektiğini bilirlermiş" dedi.
Büyükbabası bile düş görürmüş. Ama beyazlar Afrika'ya geldiğinden beri kimse düş
görmez olmuş. Aslında düşlere de gerek kalmamış, çünkü İngilizler herşeyi
biliyorlarmış. Verdiği
yanıttan, sihirbaz hekimin varolma nedenini yitirdiğini
anladım. "İngilizler her şeyi çok bildikleri" için kabilenin danıştığı ilahî ses
yok olmuştu." (s. 271)
Bir zamanlar bu topraklarda insanlar düş görürlerdi, görebilirlerdi.
Düşlerini
yoracak, hatta düşlerini yorumlayabilmek için yorulacak adamlar vardı da ondan
gönüllerince düş görebilirlerdi. Şimdiyse gördüğümüz artık düş filan değil,
düpedüz kâbus!
Öyle değil mi ya, "Bir gözümü
kaparsam bütün âlem helâk olur" diyecek kaç
hurafeci (!) kaldı ki şunun şurasında?!?
Yenişafak
13/03/2005