Irak’a başarılı bir hava
operasyonu yaptık. Son model uçaklarımız nokta atışıyla terörist
yuvalarını dağıttı. Üstelik kış günü ve gece vakti. İki şey
söylenebilir:
1) “Terör sorunu K.
Irak’ı vurmadan bitmez” dediğimize göre bu iş herhalde artık
bitmektedir;
2) Uluslararası bir tepki
gelmemiştir.
Galiba, 1938
yılındayız. Çünkü bunlar o yıl da gerçekleşmişti.
İnsanüstü önlemler
Şeyh Sait isyanının hemen
ardından Takrir-i Sükun Kanunu ve askerî harekatla yetinmeyip bir de
gizli reform planı yaptık: Eylül 1925 Şark Islahat Planı.
Burada her şeyi inceden inceye hesapladık. Kimi önlemler şöyleydi:
- Ermenilerden kalan
arazinin Kürtlere kiraya dahi verilmemesi ve buraların evleri,
hayvanları, tarım araçları ve bir yıllık geçimleri hükümet tarafından
sağlanacak biçimde Balkan ve Kafkas göçmenleriyle iskan edilmesi. On yıl
içinde buraya 500.000 göçmen yerleştirilmesi (md. 5).
- İsyanı bastırma
masraflarının bölge halkına ödetilmesi (md. 8).
- Bölgedeki “tali
memuriyetlere dahi Kürt memur tayin” edilmemesi. Burada görev
yapacak jandarma dahil bilumum memurlara “tahsisat-ı
fevkaladelerinin” yüzde 75’i oranında zam verilmesi, ordu
mensuplarına “1 ilâ 5 nefer tayını” oranında zam yapılması (md. 10).
- “Aslen Türk olup,
Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan” il ve ilçelerdeki devlet
dairelerinde, okullarda, “çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan
kullananlar”ın hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmekten ve
mukavemetten cezalandırılması (md. 13). (Bu ceza Kürtçe ve Arapça kelime
başına 5 kuruş olarak gerçekleşecektir).
- “Aslen Türk olan
fakat Kürtlüğe” asimile olmak üzere bulunan veya Arapça konuşan
yerlerde acilen yatılı okullar ve “mükemmel kız mektepleri”
açılması (md. 14).
- Fırat’ın batısındaki
dağınık Kürt yerleşimlerinde Kürtçe konuşmanın “behemehal”
yasaklanması ve “kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların
Türkçe konuşmaları[nı] temin” (md. 16).
- Halktan para toplayarak
“hükümet binaları ve jandarma karakolları ve askeriye ve hudut
karakolları”nın inşası (md. 17). Bu binaların telefon ve telsiz gibi
modern araçlarla donatılması (md. 20). Kaçakçılığa karşı “zırhlı
otomobil” alınması (md. 22).
- Bölgeye “ecnebi bir
şahıs veya müessesenin” izinsiz girmesine engel olunması (md. 24).
İran’ı bile işgal ettik
Bunlara rağmen eşkıya
1930 Ağrı’da yeniden ayaklandı. Günün basını şöyle anlatıyor:
“Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı
Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir
kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltihak eden
köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı
on beş bin kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur. Bir
hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih
Paşa bizzat Ağrı’da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma
imkanı tasavvur edilemez.” (Cumhuriyet, 16.07.1930).
Yine de isyancılar
sıkıştıklarında İran’a ait K.Ağrı’ya geçip kurtuluyorlardı. O kadar
kararlı hareket ettik ki, İran’ı güzellikle ikna edemeyince girip orayı
işgal etmekten çekinmedik. K. Ağrı’yı topraklarımıza kattık. İsyan
bitti. Kimsenin de hiçbir sesi çıkmadı (Türk Dış Politikası-1, İstanbul,
İletişim Yay., s. 362).
Burada da askerî
harekatla yetinmedik, “gayet mahrem ve zata mahsus” bir
Türkleştirme genelgesi yayınladık (Mehmet Bayrak, Kürtler ve
Ulusal-Demokratik Mücadeleleri – gizli belgeler, araştırmalar, notlar,
Ankara, Öz-Ge Yay., s. 506-9):
- “Yabancı lehçelerle
görüşen köyler”den küçük dağınık olanları “civar Türk köylerine”
dağıtılacaktır (md. 3).
- “Bilhassa kadınlar
arasında” Türkçenin yaygınlaştırılmasına çalışılacak, “Türk
kızlarının Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesi teşvik”
edilecek, “Türkçe bilmeyen köylü kadınları şehirlere celbed[il]erek
Türk evlerine münasip hizmet ve suretlerle” yerleştirecektir (md.
10).
- “Dahiliye Vekili”
imzalı genelge şöyle bitiyordu: “… hülasa dillerini, âdetlerini ve
dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e
teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir”.
Meseleyi kesin
bitirmeye doğru: Dersim 1938
Ülke içinde fesat kaynağı
olarak bir tek Dersim kalmıştı. Dağlar yüzünden girmek zordu. “Dersim
temizlenmezse bu mesele bitmez” diyorduk. Çok planlı-programlı
hareket ederek onu da bitirdik:
- Lider düzeyi: Şeyh Sait
isyanından sonra 1927 ve 34’te iskan yasaları çıkartarak elebaşlarını
batıya sürdük;
- Altyapı düzeyi:
Dersim’e kolayca asker nakletmek için yöreyi kara ve demiryollarıyla
ördük. Ahşap köprü ve karakolları betondan yaptık;
- Yasa düzeyi: 1935’te
buranın adını değiştirecek “Tunceli Kanunu”nu çıkararak yörede farklı
bir hukuk uygulamaya başladık. Bir korgenerali “Korkomutan” adıyla vali
yaptık ve kendisinin “tecil” etmediği durumlarda idam cezalarının derhal
infaz edilmesini öngördük (kanun md. 33).
- Uluslararası hukuk
düzeyi: 1937’de Sadabad Paktı’nı imzalayarak, İran ve Irak’a kaçmak
isteyecek şakilerin (çoğulu: eşkıya; o zamanlar adları böyle idi) geri
verilmesini sağlama bağladık (Pakt md. 7).
C.Bayar’ın, 1 Kasım
1938’de, hasta olan Atatürk’ün şu sözlerini okuyarak Meclis’i açması
olayı bağlıyordu: “Tunceli’deki toplu şekavet
hadiseleri bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur”
(Der. Nimet Arsan, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I. Cilt, Ankara,
TİTE, 1961, s.406).
Bütün bunlar 3 noktada
özetlenebilir:
1) Çok kararlı
davrandık. Günün en son silah ve iletişim teknolojisini kullanarak
bütün gücümüzle vurduk;
2) Askerî harekatla
yetinmedik; komple reform planları yaparak herkesin Türkleşmesi için
düşünülebilecek bütün önlemleri aldık;
3) Uluslararası ortam
fevkalade müsaitti. 1929 Büyük Bunalımı’ndan ve özellikle de 1933’te
Hitler’in iktidara gelmesinden sonra, dünyanın ağzının içine baktığı
İngiltere ve Fransa, hızla savaşa giden ortamda Almanya’ya yanaşmasın
diye Türkiye’nin ağzının içine bakıyordu. Atatürk bundan ustaca
yararlanmasını bildi. Bu fevkalade uluslararası koşullarda ve Kürtlerin
intelligentsiasının bulunmadığı bir dönemde bu önlemler teker teker
gerçekleştirildi.
Ve böylece bütün isyan
odaklarını yok ettik. Mutlak bir iç barış sağladık. Hiçbir ülkeden de en
ufak itiraz gelmedi. Atatürk’ün önderliğinde herkes Türk oldu.
Anlamıyorum
Fakat hiç anlamıyorum.
Bütün bu insanüstü çabalarımıza rağmen bu “eşkıya” meselesi
hortladı da hortladı. Tek farkı, 1970 ve 80’lerde “bölücü ve
anarşist”, şimdi de “terörist” adını alması. Hiç kuşku yok,
bunun sebebi bizim büyük devlet olmamızı istemeyen dost ve
müttefiklerimizdir. Son biçimiyle de, misyoner faaliyetleri. Başka sebep
düşünemiyorum. Çünkü biz yapılabilecek her şeyi hiç eksiksiz yapmıştık.
Ve şimdi 1938’i
televizyondan izledikçe titriyorum. 1938’e dönmek ve orada kalmak
istiyorum. İstiyorum da, Atatürk devrinde en müsait iç ve dış durumlarda
olamayan şimdi nasıl olacak?
Biz acaba neyi eksik
bıraktık?